27 Mart 2020 Cuma

İTALYA DENEYİMİ: SAĞLIK ÇALIŞANLARININ KORUNMASI İÇİN SON UYARILAR

Çizme’de kıyım: Ölen Hekim sayısı 45

İtalya’da Covid-19 salgınında yaşamını yitiren doktorların sayısı 45’e tırmandı. Meslektaşlarının “cephe hastanelerinde yaşamını yitirmesine artık yeter!” diyen doktorlar, eksikliği gündemde olan profesyonel maskelerin bütün sağlık ekiplerine dağıtılması çağrısında bulundu.

Aile Hekimleri Federasyonu’nun 23 mart tarihli raporunda görev başındaki doktorların 5.200’ünün Covid-19’a pozitif, yaş ortalamasının 49, yüzde 65’inin kadın doktorlar ve hemşireler olduğu vurgulandı. Yaşamını yitiren doktorların yarısının ise genelde cephe hastanelerinde çalışan aile hekimleri olduğu belirtildi.

Covid-19’un çok sayıda ölümlere neden olduğu Bergamo ve Brescia şehirlerinde görev yapan bir grup aile hekimi, Radio Sole 24’e verdikleri bilgide, “İtalyan hükümeti adı geçen her iki şehirde 1.000 kişinin yaşamını yitirdiğini duyurdu. Bu rakamlar, gerçeği yansıtmıyor. Ne yazık ki, her iki şehir ve çevre belediyelerde gerçek ölüm rakamları resmi rakamın yedi katı” diye duyurdu.

İtalya’nın farklı şehirlerinde Covid-19 salgını ile mücadele eden doktorlar, artık “kahraman” diye anılmak istemediklerine vurgu yaparak, riskle yüz yüze gelmemek için temel malzemelerin acilen sağlanmasını istedi. Doktorlar, geçtiğimiz günlerde dağıtılan maskelerin güvenilir olmadığını duyurdu.

İtalya’da Covid-19 krizi nedeniyle çeşitli hastanelerde hastalara yakın çalışan hemşirelerin yüzde 65’inin hastalandığı, bunların yerine alınan yeni mezun hemşirelerin ise hastalanmak ve ölüm korkusuyla çalışmak istemedikleri belirtildi. Deneyimli hekimlere yardımcı olmak için gönderilen yeni mezun doktorların da çalışmaktan çekindiği bildirildi. 

İtalyan hastanelerinde doktor ve hemşirelerin yanı sıra, yemek servisi yapan ve temizlik işleriyle uğraşan personelin de maske, eldiven ve el hijyeni yetersizliğiyle risk grubu içinde yer aldığına dikkat çekildi.

İtalyan doktorlar ve diğer sağlık personelinin yoğun çalışma temposu nedeniyle psikolojik desteğe gerek duyduğu, Milano Cattolica üniversitesinin aşırı yorgunluğa bağlı stres nedeniyle sağlık personelini psikolojik yönden desteklemek için bir projeyi hayata geçirdiği duyuruldu. Bu gergin ortamda geçtiğimiz günlerde iki hemşirenin yaşamına son verdiği de bildirildi.

Almanya’da Covid-19’a bağlı ölümlerin sayıca daha az seyretmesi konusunda Radio Sole 24’ün Almanya muhabiri şu bilgiyi paylaştı: “Almanya, Korona virüsle mücadelede farklı bir yöntem izliyor. Şu ana kadar Covid-19’a pozitif olan ya da olmayan herkese haftada 500 bin adet tanı testi uygulandı.

GHA İtalya/ Aslı Kayabal

23 Mart 2020 Pazartesi

İTALYA'DA SALGINDA ÖLEN HEKİM SAYISI 23'E YÜKSELDİ

İtalya hekim ölümleri 23’e tırmandı

İtalya’da Covid-19 salgınıyla mücadelede yaşamını yitiren doktorların sayısı 23’e tırmandı. Ulusal Doktorlar Federasyonu’ından yapılan açıklamada, Covid-19’a yenik düşen doktorların 11’i aile hekimi. Yaşamını yitiren hekimler listesinde en son Bergamo’da adli tabip olarak görev yapan Rosario Lupi’nin bugün vefat ettiği belirtildi.

Sardunya adasında Covid-19 salgınıyla mücadele eden doktorların yüzde 50’sinin virüs enfeksiyonu nedeniyle tedavi gördüğü, adada hastanelerin çökme noktasında olduğu,  Sassari ve Olbia şehirlerinde 120 doktorun Korona virüs enfeksiyonuna yakalandığı belirtildi.

İtalya’da hekimler, uygulanan burun boğaz testleri konusunda futbolculara öncelik tanındığını, doktorların futbolculardan sonra geldiğini, 23 meslektaşlarını görevleri başında kaybettiklerini vurguluyor. Hekimler ayrımcılığa son verilmesi çağrısında bulundu.

Öte yandan bazı süpermarketlerde, doktorlar, hemşireler ve sağlık sektöründe görevli teknik ekip için öncelikli kulvar sistemi devreye sokularak alışverişte öncelik ve kolaylık sağlama kararı alındı. 

GHA Milano/ Deniz Ateş
gercekhaberajans.blogspot.com

İTALYA: GENEL GREV ÇAĞRISI

İtalya'da fabrika işçileri 25 mart günü genel greve gidiyor Covid-19 salgınıyla mücadelede fabrikaların kapatılmasını savunan hükümet genelgesine karşı çıkan İtalya Sanayiciler Derneği üretime devam edilmesini savunuyor. Bunun üzerine metal, tekstil, enerji ve imalat işkollarındaki işçiler “can güvenlikleri” için 25 martta genel greve gitme kararı aldı. İtalya’da Giuseppe Conte başkanlığındaki hükümet, Covid-19 salgınıyla mücadelede “temel gereksinim malzemesi ” üretenler dışındaki bütün fabrikalarda üretime ara verilmesini öngören bir genelge yayımladı. Önceki gün kamuoyuna duyurulan genelgenin sınırları İtalyan Sanayiciler Derneği ile işçi sendikaları arasında tartışma konusu oldu. Genelgeye karşı çıkan Sanayiciler Derneği hükümetçe alınan “fabrika kapatma” kararını "abartılı" bulurken, işçi sendikaları hükümet kararına rağmen üretime devam etmeye zorlanan fabrikalarda 25 Martta 8 saatlik genel greve gideceklerini duyurdu. Cgil, Cisl, Uil gibi sendikaların öncülüğünde planlanan greve metal, tekstil, kimya, enerji ve imalat işkollarında çalışan işçilerin katılması bekleniyor. İşçiler hükümet genelgesine karşın çalışmaya zorlandıklarını belirtiyor. Covid-19’a bağlı ölümlerin 5500’ü aştığına dikkat çeken işçi sendikaları, sağlık ve yaşam güvenceleri için iş bırakacaklarını duyurdu. Brembo (otomotiv), Pirelli, Fincantieri ve FİAT genelgeye uyarak üretimi durdurmasına karşın Nutella’nın üreticisi Ferrero, çokuluslu makarna üreticisi Barilla, ve silah üreticisi bazı fabrikaların üretime devam ettiği bildirildi. Banka memurları da greve gidecek Fabrika işçilerinin yanısıra banka işkolunda çalışan emekçiler de greve gideceklerini duyurdu. Maske, el deterjanı ve eldiven gibi temel malzemeden yoksun çalıştıklarını söyleyen banka emekçileri, birçok meslektaşlarına uygulanan Covid-19 testinin pozitif çıktığına dikkat çekti. İtalya’da hükümetin temel gereksinim malzemesi üretmeyen bütün fabrikalarda üretimin durdurulmasına yönelik imzaladığı genelgeye karşın, İtalyan anayasasına karşı gelerek işçilerin can güvenliğini ve sağlığını çiğneyen Sanayiciler Derneği, ülkede tırmanan ölümler karşısında üç maymunları oynayarak, birçok fabrikada üretimin durmasına karşı çıkıyor. Sanayiciler, hangi fabrikanın yaşamsal açıdan gerekli maddeleri üretip üretmediği konusundaki kararın Valiler tarafından alınmasını savunuyor. GHA Milano/ Deniz Ateş 

16 Mart 2020 Pazartesi

Filonun hızı filodaki en yavaş geminin hızıdır (Martin Eden-Jack London)

Aşağıdaki önemli yazı, toplum ile birey arasındaki ilişkinin niteliğine ve kriz ortamında krizi yaratan etkenle yüzleşme zorunluluğuna işaret ediyor. 

Olağandışı koşullarda eşitlik arayışı
Koronavirüsün etkisiyle yaşananları ve kaçacak bir yerin kalmadığını Ekin Sönmez yazdı.

soL - Ekin Sönmez
Pazar, 15 Mart 2020 22:56

Koronavirüs sağolsun, bütün ayıplarımızı yüzümüze vurdu.

Kaçacak yer kalmadı.

Eğitimi beğenmeyip özel okula kaçmak, sağlığı beğenmeyip özel hastaneye kaçmak, sokakları beğenmeyip AVM’lere kaçmak, İstanbul’u beğenmeyip Datça’ya kaçmak, hatta ülkeyi beğenmeyip Avrupa’ya kaçmak… Hepsinin boşa düştüğü bir yüzleşme sağladı. İrili ufaklı tüm bu ayrıcalıkların kerameti söndü. Şimdi tüm beğenmediklerimiz için, olduğumuz yerde kalıp mücadele vermek zorundayız. Üstelik bunu, kaçabilenler ve kaçamayanlar, birlikte yapmak zorundayız.

Öfkemizi, korkumuzu ırkçı saldırılara dökmek de geçirmeyecek; virüsü kapacaksak muhtemelen en yakınımızdakinden, bize en çok benzeyenden kapacağız. Mecburen korkunun, çaresizliğin üstesinden gelmenin yolu neymiş onu öğreneceğiz.

Zenginlerimiz silahlanıp adalara yerleşedursun, koronavirüs salgını, takım oyununun bildik kuralını hatırlatıyor. Toplumumuzun en cahilimiz kadar bilinçli, en umursamazımız kadar sorumlu, en gevşeğimiz kadar disiplinli olduğunu gösteriyor. Beyaz yakalılar mavi yakalılar kadar güvende, her yere şahsi arabasıyla gidenlerin hayatı toplu taşıma araçlarının içi kadar temiz…

Sigara konusunda benzer uyarılar yapılır. Pasif içiciliğin kanıtlanmış zararları olmasına rağmen, “açık alanda bir şey olmaz”, “benim babam doksan yıl yaşadı bir şey olmadı” lafları uçuşur havada. Evet, toplum olarak meseleye tepkimizin zayıf olmasında, sigaraya ilişkin zararların bir virüs enfeksiyonu kadar hızlı ilerlememesi en önemli sebep. Ama diğer yandan sorumluluk duygusunu hissettiren kurallar, normlar yaygın değil. Aldırış edilmiyor.

Kaynakların çoğu koronavirüsün tüm dünyaya, hava soğudukça güneye, sonra tekrar kuzeye yayılarak devam edeceğine işaret ediyor. Belki bu süre içinde (ayları ve yılları kast ediyorum) ilaç, aşı vb. geliştirme çalışmalarının da sonuç vermesi ile birlikte, örneğin tüberküloz gibi, belli bir düzeye kadar kontrol edilebilen bir enfeksiyon olarak insan hayatında yerini alır. Yani koronavirüs enfeksiyonu insidansının (yeni vaka ortaya çıkma oranının) sıfırlanmasını beklememek gerek. Elimizdeki örnekler yeterince kanıt sunuyor. Kapitalist düzenin tüberküloz karşısında verdiği sınav da 2020 itibariyle oldukça başarısız. Ve böyle olmasının nedeni basilin “başarı”sından çok, toplumsal olarak mücadeleye yatkın olmayışımız. İşsizliğin, olumsuz barınma ve beslenme koşullarının, kötü havanın yaygın olması, basilin evrimleşme hızından ağır basıyor. Kimlerin tüberküloz hastalığını geçirdiğine bakacak olursak, sınıfsal eşitsizliklerin fotoğrafını görüyoruz. Eğer bir şekilde sınırlanması ve bir dengeye gelmesi mümkün olursa, korona için de muhtemelen bir benzeri söz konusu olacak.

Virüs sağolsun, şöyle bir tablo yarattı aslında: Hepimiz birbirimizi düşünmediğimiz sürece, hangimizin başına neyin geleceği belli değil. Ya da tersinden, kendimiz için istediğimizi herkes için istemediğimiz sürece o isteğin bir anlamı yok. Gerekçesi de vicdan ya da özgecilik gibi gelişkin duygular değil, bizzat sağkalım. Yine de bu tabloyu aşacaksak, pusulamız bugüne kadar geliştirdiğimiz kolektif vicdan olacak. Tarihte kolektif vicdanımızın gelişmesine en çok katkıda bulunmuş olanlara bakacağız. Örnek almak için, ve ayakta kalmak için.

Uygarlık eşitlikle gelişecek. Ya da doğa karşısındaki çaresizliğimiz galip gelecek.

Koronavirüs tezleri: Kriz koşullarında politika üzerine

Salgın ve karantina koşulları altındaki İtalya'dan gelen bu haber, sendikaların veya onları beklemesi gerekmeyen sınıf bilinçli işçilerin acil harekete geçmesi gerektiğini gösteriyor.

Toplu çalışma yürütülen bütün işyerlerinde derhal iş durdurulmalı! Bütün çalışanlara 14 gün ücretli izin verilmeli.

Başta büyük şehirlerin kalabalık semtlerinde olmak üzere olası ağır koronavirüs olgularıyla karşılaşma tehlikesi düşünülerek yoğun bakım ve solunum desteği olanaklarına sahip salgın tedavi merkezleri kurulmalı! (İstanbul dahil büyük illerin hemen bütün ilçelerinde)

Bu merkezlerin kurulması için dağınık verimsiz ve plansız hizmet veren bütün özel sağlık kuruluşları derhal kamulaştırılmalı! Buralardaki hizmet olanakları ve kaynaklar toplumun hizmetine sunulmalı!
Savaşta cephede kurulan sahra hastaneleri gibi hizmet verecek bu merkezlerde virüs taşıyan, ağır hastalanan veya virüsü topluma bulaştırma riski olan herkes karantina altına alınmalı!

Salgın dışında nedenlerle sağlık hizmetine ihtiyacı olacak diğer nüfusa hizmet için, arta kalan özel sağlık kuruluşları kamulaştırılmalı ve bir plan dahilinde buralardan nasıl hizmet alınacağı halka duyurulmalı!

Salgının yaklaşan patlamasına karşı alınacak önlemlere bir savaş tatbikatı, bir sivil savunma harekatı gibi bakılmalı. Karantina, tedavi ve diğer olağanüstü durum sağlık hizmeti işlemleri gönüllü sağlık çalışanlarının katkısıyla, eğitilmiş halk gönüllüleri eliyle yürütülmeli!

Sağlık meslek örgütleri, sendikalar, halktan temsilciler, uygulamadan planlamaya her aşamada sürece dahil edilmeli!

Salgına hızlı ve etkili bir müdahale için birinci koşul, yapılacak uygulamanın kamu için ve kamu eliyle, ihtiyacı olan herkese bedel karşılığı gözetilmeden, eşit ve nitelikli yürütülmesidir. Bunun birinci koşulu ise özel hastane patronu Sağlık Bakanı'nın derhal istifa etmesidir.

Görev ve yetki sahibi olup da gerekli liyakat, eğitim, deneyim, bilgiden yoksun görevliler, cehalet ideolojileriyle şartlanmış makam sahipleri, gözleri özel çıkarlarının hırsıyla körolmuşlar derhal işbaşından uzaklaştırılmalı, çekilmeli, istifa etmelidir.

Hepimizi 1999 Depremi benzeri felaket görüntüleriyle toplum olarak karşı karşıya bırakmamak için, bu uyarıların dikkate alınacağını umuyoruz. Aksi halde toplum ile yönetici sınıf arasındaki bu frekans ayrışması, topluma çok acılı sonuçlarıyla zarar  verir, ama 1300-1900 arasındaki 600 yıllık dünya tarihini inceleyenler yönetici sınıfın ve zihniyetin de bu sonuçlardan muaf tutulamayacağını görecektir. Hadi hayırlısı!

GHA Yayın Kurulu


15 Mart 2020 Pazar

İtalya'da karantina altında işçi eylemleri

İtalya'da karantina altında işçi eylemleri:
İşçiler fabrikalarda iş bıraktı, protesto gösterileri yapılıyor

Cenazelerin iptal edildiği İtalya’da işçiler iş güvenliği olmadan çalıştırılmaya zorlanıyor. Ülke çapındaki işçi protestosunda işçilerin ortak seslendirdiği istem: “Herkes gibi güvence istiyoruz!”

İtalya, koronavirüs ya da yeni Covid 19 salgını nedeniyle ülke çapında karantinada. Kuzeyde Lombardiya bölgesinde koronavirüsüne bağlı ölümler 1016’yı aştı. Son rakamlara göre, 2214 yeni olgu, 1153 yoğun bakımda yatan hasta, 6650 tedavisi devam eden hasta ve 1258 iyileşen hastadan söz ediliyor.

Milano’nun başkenti olduğu Lombardiya bölgesi ciddi bir salgınla yüz yüze. Milano’da merkezdeki hastaneler, “Cephe Hastanesi” düzeyinde örgütlenerek bir tek korona virüslü hastaları kabul ediyor. Sacco, San Raffaele, Policlinicio di Milano, San Carlo, Niguarda gibi hastanelerin yoğun bakım üniteleri sınıra dayandı. Çevre belediyelerdeki hastaneler ise, korona virüsüne yakalanmayan ama başka hastalıklar nedeniyle tedaviye gerek duyanları kabul ediyor.

Cephe Hastaneleri’nde salgınlar konusunda deneyimli, yoğun bakımda temel hizmetleri verebilecek donanıma sahip doktor ve sağlık personeli görev alıyor. Ancak gece gündüz özverili biçimde çalışan hekimler, hasta sayısının birkaç gün içinde korkulduğu gibi tırmanması durumunda, yoğun bakım biimlerinin yeterli gelmeyeceğini duyurdu. Bu nedenle Wuhan örneğini model alan İtalya, Milano fuarının eski pavyonlarını 600 yatak kapasiteli, yoğun bakım  hizmeti verecek bir hastaneye çevirdi.

Karantina yaşamı İtalyanları eve hapsetti. Sağlık ve pazar alışverişi haricinde dışarıya çıkmak yasak. Giuseppe Conte başkanlığındaki hükümetin bilim insanları ile eşgüdümlü aldığı karantina kararları, virüsün yayılmasını önlemeyi hedefliyor. Ancak karantina paketinde İtalyan hükümeti, fabrikaların ve şirketlerin "güvenlik kurallarını dikkate alarak" çalışabileceklerini duyurdu.

İtalyan moda devi Cuccinelli, Armani, Milano’daki Rinascente mağazası, FİAT üretime ara vermesine karşın, kuzeyden güneye İtalya’da yüzlerce fabrikada işçiler çalıştıırılmaya devam ediliyor. Salgına bağlı tablo gitgide ağırlaşırken 13 Mart gününden beri ülkede birçok fabrikada çalışan işçiler, gerekli güvenlik önlemlerinin alınmadığı gerekçesiyle çalışmak istemediklerini dile getirdiler. Fabrikaların bahçelerinde düzenlenen kitlesel protestolarda işçiler, maskesiz ve el dezenfektanı olmadan çalışmaya zorlandıklarını, önerildiği üzere bir metre mesafe kuralına uyulmadığını duyurdular. İşçilerin toplu protestosunun ardından başbakan Giuseppe Conte, bugün üretime devam eden bütün fabrikalara virüse karşı hijyenik kit dağıtılacağı sözü verdi.

İtalya genelinde gerçekleşen protestolar, Conte hükümetinin fabrikalarda üretime sınır getirmemesinin ardından alevlendi. Yaşamın bütünüyle durduğu, cenazelerin ve evlilik törenlerinin bile iptal edildiği Milano’da fabrikaların ve bazı şirketlerin çalışanları çalışmaya zorlaması eleştirildi.

Milano yerel yönetimi, hükümete yaptığı çağrıda, virüsün yayılmasını durdurmak için, bütün işyerlerinin ve toplu taşıma araçlarının durdurulması gerektiğini açıkladı. Bilim insanları ve yerel yönetim işbirliğiyle getirilen bu öneriye Conte hükümeti kısmen onay verdi; hükümetin bu kararında, ekonominin duracağı kaygısını dile getiren işveren örgütlerinin baskısının etkili olduğu düşünülüyor.

Birçok fabrikada işçiler, hiçbir koruyucu önlem alınmadan nöbete zorlandıklarını dile getirdi. Kendiliğinden gelişen protestolarda, hem çalışma koşulları eleştiriliyor, hem de hükümetin her alanda yaşamı durdurmasına karşın fabrikalarda ve şirketlerde buna yanaşmamasına tepki gösteriliyor.

Fabrika işçilerinin ortak tepkisi şu: “Herkes gibi biz de güvence istiyoruz!”.

Milano, Mantova, Brescia gibi kuzey İtalya'nın büyük üretim merkezlerinin yanı sıra Umbria’da Terni, Sicilya’da Marghera ve Cenova’da da işçiler çalışmayı reddediyor. Protesto dalgasında işi bırakan ilk grup Milano Cormano’da Maden-İş sendikasına bağlı Bitron işçileri oldu. Radio Popolare’ye konuşan Bitron iş güvenliği sorumlusu Domenico Marra, “Bu ortamda çalışmak çok güç. Herkes birbirinin yüzüne dünya dışı bir yaratık gibi bakıyor” dedi. Otomotiv işkolu için malzeme üreten Bitron, 80 çalışanı olan bir fabrika. Marra korona virüsün başladığı şubat ayından bu yana işçiler için maske, el dezenfektanı ve eldiven istediklerini ama bir sonuç elde edemediklerini söyledi.

Karantina uygulamasında vatandaşlar arasında en az 1 metre mesafe gözetilmesine dikkat çekilmesine karşın, Bitron işçileri iş gereği yakın mesafede ve grup halinde çalıştırılıyor. Marra, “Hijyen kiti gelene kadar mücadelemiz sürecek. Salgının boyutu bizi ürkütüyor” diyor.

Yine Lombardiya’da bir başka önemli üretim merkezi olan Brescia şehrinde de fabrika işçileri iş güvenliği olmadan çalıştırılmaya zorlanıyor. Milano dışındaki birçok hastane gibi Brescia hastanesinde de yoğun bakım biriminde oksijen sağlayan cihazlar ve ventilatör noksanlığı yaşanıyor. Tırmanan salgın nedeniyle bu işçilerin hastalanması durumunda, hastaneler gerekli sağlık hizmetini vermeyi bu aşamada güvence altına alamayacak.

GHA Milano/ Deniz Ateş

11 Ocak 2018 Perşembe

TEKTAŞ AĞAOĞLU’NUN ARDINDAN

Yitirdiklerimizin ardından veda yazıları yazmak güç iştir. Bunun bir çok nedenleri var. Gidenleri tanıyan ve vedalaşmayı kağıda döken bir sonraki kuşak, “devraldığı sorumluluğu ve mirası ne kadar kavrıyor sorusu” bu nedenlerden birisidir. “Kuşaklararası süreklilik ne kadar yaşatılabiliyor sorusu” bir başkasıdır. “Gidenlerin ve kalanların tarihsel pratiği bu vedalaşmaları ne kadar haklı kılıyor sorusu” ve başka sorular bunlara eklenebilir. Yine de vedalaşmaları ihmal etmemek gerekiyor. Geleceğe nelerin devredildiği, hangi değerlerin korunduğu ve taşındığı, bu gerekliliğin tarihsel anlamına işaret ediyor. 


Tektaş Ağaoğlu’nun ardından yazanlar, onu bir biçimde tanıyanlar, onun tarihsel serüveninin seyrine “değmiş olanlar”, bulundukları yerden hareketle değerlendirmelerini, tanıklıklarını, yargılarını, anılarını paylaşacaklardır. Bu paylaşım havuzuna biz de kendi katkımızı yapmayı deneyelim ve tarihe kaydımızı düşelim.

Tektaş Ağaoğlu işçi sınıfı sosyalizminin örgütlü bir siyasal hareket biçimindeki çıkışının öncüsü aydınlardan biriydi. Döneminin komünist aydın profilinin müstesna bir temsilcisiydi. Hem bilimsel sosyalizmin bayrağını 1970’lerin başında sahiplenmiş, hem sonraki kuşakların yetişmesinde rol üstlenmiş, hem aydın kimliğini örgütlü siyasal hareket içinde var etmiş, hem de aydın niteliğini çok yönlü duruşuyla (siyasal pratiğin içinde taraf olmasıyla, kültür ve sanat insanı özellikleriyle, yani gazeteciliğiyle, yazarlığıyla, çevirmenliğiyle, ressamlığıyla, heykeltıraşlığıyla) göstermişti.

Onun bilgi ve deneyiminden “el almış” sonraki kuşaktan birisi olarak bazı anılarımızı paylaşmak ve bazı değerlendirmelerimizi dile getirmek yararlı olacaktır.

Gerçek gazetesinin 1970’lerde o günün çok kısıtlı olanaklarıyla ve çok kısa bir süre için de olsa, günlük gazete olarak yayınlanması deneyiminde beraber çalışmak, o dönemin en değerli anılarından biridir bizim için. Sosyalist hareketin sahici ve somut çabalarından biriydi günlük Gerçek yayını… Siyasal gericiliğin yoğunlaştığı, faşizmin aşağıdan silahlı terör hareketi olarak tırmandığı, yaklaşan faşist askeri darbenin koşullarını kan dökerek hazırladığı koşullarda, Gerçek gazetesinin günlük yayınlanması cüretkar ve somut bir siyasal faaliyet örneğiydi. Gazete mutfağında bir iki ay paylaştığımız mesaide ondan komünist gazeteciliğin alfabesini öğrendik: Gerçeğe militanca bağlılık, titiz ve doğrucu bir yazma ve haberleştirme pratiği, gazetenin mutfağına gelen haberler konusunda komünist uyanıklık ve dikkat, dili doğru kullanmada rehberliği biz o zamanın genç sosyalistleri için yoldaşça bir öğretmenliği temsil ediyordu.

1990’larda hareketimizin bazı yol ayrımlarına rağmen, ÖDP’deki ayrışma sürecinde yine yan yana gelebildik. ÖDP’deki sosyalist birikimin heder olmaması ve işçi sınıfı sosyalizminin Türkiye’de tarihsel geleneğinin toparlanabilmesi için bir odak oluşturma çabamızda bizlere destek oldu, omuz verdi. Kızılcık dergisini yayına başlatma, politik çizgisini ve kimliğini inşa etme çabamızda, yanı başımızda durdu. ÖDP sonrasında sosyalist hareketin izlemesi gereken yol konusunda bir süre beraber devam ettik. Sonrasında biz örgütlü siyasal hareketin o zamanki ana doğrultusunu temsil ettiğini düşündüğümüz pratiğine katılmayı seçtik ama onunla beraber kalan arkadaşlarıyla Tektaş Ağaoğlu Kızılcık dergisini nitelikli bir sosyalist siyasal kültür dergisi kimliğiyle devam ettirdi, pratik politik eylemden biraz uzak ama saygın bir marksist dergi olarak bu yayını sürdürdü.

10 Ocak 2018 sonrasında artık önümüzde Tektaş Ağaoğlu’nun omuz başımızda olmadığı bir yol uzanıyor. Ondan geriye, bizim kuşağımıza, eylemde titizlik, sahici ve somut sosyalist pratiğe gösterilecek ilgi, çok yönlü ve aydın bir işçi kuşağı yetiştirme çabası, sosyalist düşünce ile işçi hareketini aynı nehir yatağında birleştirme zorunluluğuna yönelme, sosyalist aydının örgütlü olması gereğine bağlılık ve siyasal taraf olmayı seçmesi yatıyor. Bundan sonrası bizim ve bizden sonra gelecek olanların sorumluluğu olacaktır.

1 Mayıs 2016 Pazar

GHA BİLDİRİSİ: 1 MAYIS 2016

1 MAYIS’IN BUGÜNKÜ ANLAMI VE KAPSAMI ÜZERİNE                   
1 Mayıs işçi sınıfının uluslararası birlik mücadele ve dayanışma günüdür. Dünya çapında ve Türkiye ölçeğinde işçi haklarına yönelik büyük saldırılar gündemdedir. Saldırılara karşı dünyada (son örnek Fransa) kitlesel protesto dalgası devam ediyor. Türkiye’de ise kıdem tazminatı hakkının gaspedilmesi, esnek çalışma ve kiralık işçi uygulaması dayatmaları, iş güvencesinin son kırıntılarının yok edilmesi yakın tehlikedir. Ücretlerin düşürülmesi ve sendikal hakların kullanılamaz hale getirilmesi yönündeki baskı, hükümet ve burjuvazi işbirliğiyle yürütülüyor. Türkiye işçi sınıfının tek tek işyerlerinde devam eden sendikal örgütlenme hakkı temelindeki eylemleri ise (son örnek Yeni Çeltek madencileri) bölünmüş ve birbirinden yalıtılmış bir zeminde cereyan ediyor. Halkı terörize eden savaş koşulları, polis şiddeti ve sağda solda patlatılan bombaların yarattığı iklim, 1 Mayıs’a giden süreçte işçi haklarının meydanlarda birleşik ve güçlü kitlesel gösterilerle seslendirilmesini zorlaştırıyor. 
İşçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütleri, 1 Mayıs sürecini dağınık ve bölünmüş bir ortamda karşılıyor. İşçi sınıfını bugün felceden etkenler sadece hükümetin baskı ve şiddet politikasından, savaş koşullarından ve burjuvazinin topyekün saldırı tehdidinden ibaret değildir. İşçi sınıfının iradesinin kırılması ve bölünmesi, işçi sınıfına egemen olan burjuva ideolojisinin ve siyasetinin etkinliği ile doğrudan bağlantılıdır. İşçi ve emekçilerin kitlesel sendikal ve mesleki örgütlenmelerinin çoğunluğu işçi düşmanı gerici ideolojik ve siyasal zihniyetin denetimi altındadır, direnç gösterenleri ise aynı gerici zihniyetin tehdidi veya tesiri altındadır. Bütün iktidarı ele geçirme peşindeki saray otokrasisi, son direnç mevzilerini de teslim alma amacıyla hareket ediyor. Siyasal cephedeki dağınıklık ve bölünmüşlük, sendikal ve mesleki örgütlerde hüküm süren irade kırılmasını tamamlıyor.
Taksim tartışması ve 1 Mayıs’ın nerede nasıl gerçekleşeceği konusundaki kafa karışıklığı, tasvir edilen bu koşullarda gerçekleşiyor. İşte böyle bir ortamda, 3 yıl önce yani 2013'te 1 Mayıs için yapılmış ve bugün doğruluğu ve haklılığı çok daha geniş bir zeminde paylaşılmış ancak gerekleri henüz yeterince hayata geçirilmemiş değerlendirmemizi aşağıda bir defa daha değiştirmeden aynen yayınlıyoruz.
1 Mayıs’lar Türkiye’de sosyalist hareketin ve işçi sınıfının gündeminde her zaman toplumsal ve politik açıdan önemli günler oldu. Uluslararası hareketle birleşerek oradan güç devşirme, politik ve ideolojik kimlik beyanı üzerinden sosyalist kadroların ve etkiledikleri kitlelerin örgütlü irade etrafında konsolidasyonu, burjuva hükümetlerle ve devletle siyasal hesaplaşma, sınıf mücadelesinin gündemini kitlelere taşıma, sınıf mücadelesine sosyalist siyaseti aşılama, propaganda, devrim provası gibi nitelikler 1 Mayıs’lara yakıştırıldı.
Dünya çapında en büyük 1 Mayıs gösterilerinin yapıldığı merkezlerin başında İstanbul Taksim 1 Mayıs alanının gelmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Sosyalist ve devrimci hareketimizin görünür politik ve toplumsal etkinlik düzeyini kat kat aşan, belki de gizilgücünü (potansiyel kapsamını) gösteren bu durum, Türkiye’nin emperyalist zincirin zayıf halkalarından biri olduğu ve devrimci durumun baş gösterebileceği ülkeler arasında ön sıralarda yer aldığı tezlerini doğrular gibidir.
Türkiye 1 Mayıs’larının gelenekselleşmiş özelliklerinden biri, İstanbul Taksim alanına egemen olma çabalarının her 1 Mayıs günü zirveye çıkmasıdır. Bu boşuna değildir, zira Taksim İstanbul’un hatta Türkiye’nin siyasal akropol (siyasal iktidarın simgesel zirvesi) haline dönüşmüş meydanıdır ve tarihte binlerce kez tanık olunmuş akropolü ele geçirme kavgası burjuvazinin devlet güçleriyle girişilen şiddetli bir mücadeleye sahne olan bu meydan çevresinde de 37 yıldır devam edegelmiştir. Taksim alanına egemen olma kavgası, alanın isminin 1 Mayıs Alanı olarak konulması dahil ideolojik ve siyasal bütün cephelerde sürmüştür.
Burjuvazinin farklı hükümetlerinin on yıllardır 1 Mayıs gösterileri karşısında kapıldığı telaş, yasaklamalar, baskı ve tutuklama kampanyaları, toplu katliam, polis şiddeti ve provokasyon denemeleri işe yaramamış, tersine her engelleme girişimi bir sonraki 1 Mayıs’ın daha büyük bir meydan okumaya dönüşmesini engelleyememiştir.
2010’lu yıllar itibarıyla varılan bugünkü aşamada, Taksim Meydanı “1 Mayıs Alanı” olarak işçi sınıfı hareketinin ve solun kazanımları hanesine yazılmış bulunuyor. Bu kazanımın 37 yıllık zorlu bir mücadele ve onlarca can fedası pahasına gerçekleştiği unutulmamalıdır.
Öte yandan, burjuvazinin siyasal egemenliği süregitmektedir. Bu tarihsel koşullardan hareketle yaklaşıldığında, 1 Mayıs’a ilişkin kazanımlarımızın gözleri karartmaması, bugünkü görevlerimize ilişkin tutarlı bir bakışa engel olmaması beklenir. Nitekim burjuvazinin siyasal egemenliğinin devam ettiği koşullarda ülkenin siyasal akropol simgesi meydanını bir günlüğüne ele geçirmiş olmamızın önemi olsa da, bu önem esasen akropolü fethetmenin kapsamı, kalıcılığı ve ülke çapındaki sınıf mücadelesinin nihai zaferine kadar yaygınlaştırılabilme niteliği tarafından belirlenecektir. Aksi takdirde burjuvazinin karşı saldırıya geçmek için duraksamayacağı, bütün fırsatları kullanacağı, her türlü yönteme başvuracağı bellidir.
Bırakalım bir günlüğüne Taksim Alanı’nı ele geçirmeyi, dünyanın üçte birinde sosyalizmin bayrağının muzaffer yükselişinin üzerinden daha 40 yıl geçmeden, sosyalist sistemin bile burjuvazinin uluslararası saldırısı karşısında nasıl tutunamayıp yıkıldığını ve ele geçirilen iktidar mevzilerini yitirdiğini unutmuş olamayız.
İşçi sınıfı hareketi ve örgütlü sosyalist siyasal güçler hem dünyada hem ülkemizde 37 yıl öncesine göre daha geriye düşmüş bulunmaktadır. Şu halde, bugünkü tarihsel koşullarda, 1 Mayıs’a ilişkin görevlerimizin anlamı ve kapsamı üzerine yeniden düşünmeye başlamamızın zamanıdır.
1 Mayıs 2013’de işçi sınıfı hareketinin ve devrimci sosyalist siyasal güçlerin yeni bir başlangıç yapması zorunludur. 38 yıl önce kitlesel toplantılarla ve mitinglerle başlatılan süreç 1 Mayıs Alanı olarak Taksim’in kazanılmasıyla son bulmuş olsa da bu kazanım işçi hareketinin gündemindeki ağır sorunların ve zorlu görevlerin üstünü örtmemelidir. İşçi hareketi bugün ağır bir saldırı altındadır. Üstelik bu saldırı halkın tamamını, ülkeyi ve bölgeyi hedef alan büyük bir emperyalist saldırıyla kolkola yürümektedir. Sendikaların tabanı ve örgütlü mücadele güçleri aşınmıştır, tavanları ise işçi düşmanlarının (ve en iyimser değerlendirmeyle işçi sınıfının akılsız titrek dostlarının) elindedir. İlerici yurtsever sol güçler, işçi sınıfı sosyalizmi, siyasal gücünden ve toplumsal etkisinden çok şey yitirmiştir. Bugünkü tarihsel koşullarda görev, işçi sınıfı hareketinin diri ve örgütlü odaklarına, mücadeleci işçi havzalarına güç vermek, işçi sınıfı hareketinin acil gündemine sahip çıkmak, ilerici yurtsever sol güçlerin ve işçi sınıfı sosyalizminin buralardan hareketle taş taş örülmesine öncülük etmektir.
1 Mayıs 2013’de yeni bir 1 Mayıs geleneğini başlatmak üzere kolları sıvama çağrısı yapmalıyız!
Kıdem tazminatı hakkının gasbedilmesine karşı, işsizliğe karşı, taşeron düzeninde çalıştırılmaya karşı, iş güvenliği için, çalışma saatlerinin kısaltılması için, sendikal örgütlenme hakkına sahip çıkmak için, emeklilik haklarımızın korunması ve geliştirilmesi için, işçi düşmanı–halk düşmanı–ülke düşmanı AKP hükümetinin acilen yıkılması için 1 Mayıs bayraklarımızı işçi havzalarından yükseltelim!
1 Mayıs geleneğini görev savma ve kolaycılık şampiyonlarının elinden kurtaralım!

11 Ocak 2016 Pazartesi

PARİS’TE İSLAMCI FAŞİST SALDIRI


9 Ocak 2016 sabah saatlerinde 1995 Fas doğumlu Ali SALLAH kimliğini taşıdığı öne sürülen bir genç erkeğin yabancıların yoğun olarak yaşadığı 18. Paris bölge karakoluna saldırdığı bildirildi.

Resmi açıklamalara göre, “allahu-ekber” diye bağırıp karakola doğru koştuğu öğrenilen kişi polis tarafından ateş açılarak öldürüldü.

Polisin “dur” ihtarına ve uyarı ateşine uymadığı öne sürülen kişinin isabet eden iki kurşunla can verdiği açıklandı.

Polis tarafından yapılan resmi açıklamaya göre, ceset üzerinde sahte bomba düzeneği ve IŞİD bayrağı bulundu. Saldırıdan hemen sonra, İçişleri Bakanı olay yerinde incelemelerde bulundu ve polisleri tebrik etti.

Olaya tanıklık eden Arap kökenli bazı Paris’lilerin polisin tavrını protesto ederken gözaltına alındıkları dikkat çekti.


GHA Paris/ EA

6 Haziran 2015 Cumartesi

GHA 7 HAZİRAN 2015 SEÇİM BİLDİRGESİ

AKP’nin sandıkta geriletilmesi veya HDP’nin %10 barajını geçmesi gibi parlamentarist hedefler uğrunda burjuva ve küçük-burjuva adayların, hatta açıktan açığa gerici ve toprak ağası unsurların desteklenmesi, bu uğurda CHP’nin veya HDP’nin blok olarak kayıtsız şartsız desteklenmesi yanlış ve kuyrukçu bir siyasettir ve işçi sınıfının bağımsız politik mücadelesinin hedefleriyle çelişir. AKP’nin geriletilmesi ve diktatörlük girişiminin engellenmesi, sandıkta değil fabrikalarda ve meydanlarda gerçekleşecektir. Bu ise işçi sınıfı içinde, özellikle işçi sınıfın genç kuşakları içinde ve bu temelde bütün halk güçleri içinde sabırlı ve uzun erimli bir örgütlenmenin ve mücadelenin eseri olacaktır.

Tam da bu nedenlerle, bağımsız bir sınıf siyaseti temelinde örgütlenmemiş ve her yerel çevrede bu temel üzerinde yükselmiş bir çalışmaya dayanmayan “ilerici, sosyalist veya komünist” aday listelerinin kayıtsız şartsız desteklenmesi de yerinde bir tercih olmayacaktır. 

Öncelikle ve esas olarak komünist işçi adayların desteklenmesi, işçi sınıfının bağımsız politik tavrını savunmanın zorunlu koşuludur.

Öte yandan, seçimleri boykot çağrıları devrimci değil apolitik bir tavrın belirtisidir. Bugünkü koşullarda boykot politikası, halkı politikleştirmeye ve örgütlü mücadelenin ilerletilmesine değil, tersine hizmet eder.

Bunun yanısıra, sandık başlarında oy kullanma ve sayım sürecinin denetlenmesini öngören bağımsız seçim denetim örgütlenmelerinin desteklenmesi ve fiilen içinde yer alınması, GHA açısından temel bir seçim çalışma biçimidir.

GHA 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde, bütün bu nedenlerle, temel ilke olarak komünist işçi adayların desteklenmesini doğru bulmaktadır. 

Komünist işçi adayların bulunmadığı seçim bölgelerinde ise, en yakın ilerici, yurtsever, sol adayları desteklemek gerekir.

Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde ise, Kürt ulusal demokratik hareketi adaylarının desteklenmesini doğru buluyoruz.

Bu ilkeler uyarınca, somut olarak şu adaylara oy verilmesi çağrısını yapıyoruz:
·         İstanbul 3. Bölgede bağımsız komünist aday İpek Bozkurt
·         İstanbul 2. Bölgede KP aday listesi
·         İstanbul 1. Bölgede KP aday listesi
·         Kocaeli’de bağımsız komünist aday Mehmet Doğan
·         Ankara 1. Bölgede bağımsız komünist aday Melek Altıntaş
·         Ankara 2. Bölgede KP aday listesi
·         İzmir 1. Bölgede KP aday listesi
·         İzmir 2. Bölgede bağımsız komünist aday Muharrem Subaşı
·         Bugünkü örgütlülüğümüzün sınırlılığı koşullarında, Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu iller haricinde kalan bütün öteki illerde, CHP, HDP, KP, HKP adaylarından veya bağımsız adaylardan o ilde yerelde bir politik çalışma zemini bulunan, gericiliğe ve faşizme karşı halkın örgütlü birleşik direncini temsil etmeye en yakın ve en ilerici bulunan adaylar desteklenmelidir. Merkezi bir değerlendirme yapma koşullarımızın bulunmadığı bugünkü koşullarda bu konuda seçim ve karar yetkisi bu illerin komünistlerine aittir.

·         Kürt nüfusunun çoğunlukta olduğu Doğu ve Güney-Doğu Anadolu illerinde, Kürt ulusal demokratik hareketinin (HDP-BDP) ilerici adayları desteklenmelidir.

25 Ekim 2014 Cumartesi

PYD Eşbaşkanı Müslim: Erdoğan Kürt kazanımlarının karşısında duruyor

 

 

 

R.T. Erdoğan’ın “PKK eşittir PYD’dir” açıklamasına yanıt veren PYD Eş Genel Başkanı Müslim, “Bu açıkça gösteriyor ki Erdoğan Kürt kazanımlarının karşısında. Demokratik Suriye’yi kurmak istiyoruz. Şimdi bunlara karşı çıkıyor” dedi.

PYD Eş Başkanı Salih Müslim, CNN Türk’te Şirin Payzın’ın sorularını yanıtladı.

Müslim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “PKK eşittir PYD’dir” sözlerini  “IŞİD’e karşı mıdır, Erdoğan önce kendi duruşuna açıklık getirmelidir” dedi.

‘IŞİD ile en fazla savaşan biziz’

“Biz hiçbir zaman PKK olarak algılanmadık. Kendisi bir bahane arayıp bunlar PKK’dir falan. Bu açıkça gösteriyor ki bir Kürt kazanımlarının karşısında, Kürt halkının kimliğine karşı duruyorsun. Demokratik Suriye kurmak istiyoruz. Şimdi bunlara karşı çıkıyor. Çünkü Suriye’de bir Kürt kimliği kazanılacak. Buna karşı çıkmak için çeşitli bahaneler arıyor. Biz bunu kabul etmiyor reddediyoruz. Kendisi de gerçekleri biliyor.

“Kaçıncı defa İstanbul ‘a gelip yetkililerle görüştüm. Evinin içinde görüşüyoruz. En büyük yetkililerle. İkinci gün arkamızdan bunlar da teröristtir falan. Sayın Erdoğan da biliyor. Diğer yetkililer de biliyor. Biz hiçbir zaman terörist olmadık. IŞİD ile en fazla savaşan biziz. Kendisi bir açıklık getirsin. Ne kadar bizi destekliyor. Gerçekten IŞİD’e karşı savaşmak istiyorsa, bizim yanımızda olması, yardım etmesi gerekir. Duruşuna bir açıklık getirsin.”

Peşmergenin Kobani’ye geçişi

“İki gün önce Güney Kürdistan’daydım. Oradaki yetkililerle görüştüm. Politik olarak bizim bir şeyimiz yok. Bir kabuldür. Oradaki peşmergelerin gidip Kobani’ye geçmesi için görüşmeler yaptık. Kabul ettik. Şimdi mesele teknik boyuta geldi. Teknik boyutunda da Peşmerge Komutanlığı ile YPG Komutanlığı arasında görüşmeler olacak. Sayı, geçiş, tarih ve hangi niteliksel silahlar gerekiyor. Bu aralarındaki görüşmelere bağlıdır. Sanırım en kısa zamanda belli bir anlaşmaya varırlar.”

“‘Sayı olarak zaten ne kadar isterseniz peşmerge gönderebiliriz’ denildi. Ancak oradaki savaşçılarımız yeter de artar. Önemli olan şimdi bu insanların peşmergelerin gelmesi. Niteliksel olarak bazı konularda uzman olan kişilerdir. Silah, cephane meselesinde. Onun için uzmanlık sahasına bağlıdır.

“Onun için YPG belirleyecek kaç kişiye ihtiyaç olduğunu ve ne çeşit silahlara ihtiyaçları olduğunu. Ona göre anlaşma yapılırsa onlar ona göre geleceklerdir” dedi. Bir sayı kesinlikle yok. Sadece bu PDK falan değil. Biz oradaki yönetim ile görüşüyoruz. Bu Peşmerge komutanları. Barzani bölgenin başkanıdır. Onun yolu ile oluyor anlaşmalar. Peşmergeler sadece KDP’nin peşmergeleri değil. O Peşmergeler, hükümetin veya yönetimin Peşmergeleridir. Uzmanlık sahalarına göre artık verilir.”

 ‘ÖSO, YPG ile birlikte Kobani’de savaşıyor’

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) Kobani’ye gideceği yönündeki açıklamalarına şu yanıtı verdi:

“ÖSO zaten YPG ile birlikte Kobani’de savaşıyor. Yeni birlik ve gruplar gelmek istiyor. ÖSO ile YPG arasında bazı görüşmeler oldu. Onlar artık danışacak. Bazı gruplar YPG ile anlaşıp öyle gelirler. Ama anlaşmadan gelmeyecekler. Anladığımız kadarı ile bir sürü seçenek var.”

‘Kobani’ye sahip çıkarız’ dediler”

Kobani’nin düşeceği iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirten Müslim, “Kobani düşmeyecek. Kobani’de hala siviller de vardır. YPG de vardır. Kobani zafere gidiyor” dedi.

Müslim, “Türkiye’den bir silah talebiniz oldu mu? Koridoru talep eden kim?” sorularına, “Biz müdahale istemedik ama en azından kendi gücümüzü oraya geçirmek için bir koridoru istedik. Söz de verdiler. Maalesef şimdiye kadar bekliyoruz. Zorluklar çıkarılıyor. ‘Kobani’ye sahip çıkarız’ dediler. Sözler yerine getirilmedi. Artık bu engeller kimden oluyorsa bilmiyoruz” yanıtını verdi.

İran’la görüşmelerinin olduğunu ancak İran’ın destek vermek için Esad hükümetine desteği şart koştuğunu söyleyen Müslim, bu sebepten bir ilişki geliştiremediklerini sözlerine ekledi.

SURİYE'Lİ BAKAN MİKDAT: "Beşeriyetin Görevi IŞİD Terör Örgütü Tehlikesiyle Mücadele Etmesidir"

Beşeriyetin Görevi IŞİD Terör Örgütü Tehlikesiyle Mücadele Etmesidir
 BEYRUT – Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanı Yardımcısı Faysal Mikdat, savaşın 2011 yılında Suriye’de başlamasıyla birlikte bazılarının Suriye dahilinde ve haricinde “pusulayı” şaşırdıklarını belirtti.

Mikdat Lübnanlı el Binaa Gazetesi'nin yayınladığı haftalık makalesinde; Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki Arap vatandaşlarının demokrasi, insan hakları ve özgürlük içerisinde yaşaması için burada ve orada cereyan eden ve uzananın “Arap baharı” olduğuna inandıklarını, öyle ki bölge dahilinde ve haricinde bulunan ülke ve liderlerin daha sonraki yıllarda “hayal ve serap”tan başka bir şey olmadığı kanıtlanan hayallerin arkasında sürüklendiklerini ifade etti. Şüphe ve korku sebeplerini arttıranın ise ‘bahar’ olarak adlandırdkları bu olayların başta Suudi Arabistan olmak üzere gerçekten demokrasi ve insan haklarına ihtiyacı olan ülkelere varmamasına yol açtıklarını belirtti.

Mikdat Suriye düşmanlarının; Suriye’de kaos, yıkım ve ölümü yaymak için zayıf insanları satın aldıklarını ayrıca kiralık, vatan haini ve yolsuzları silahlandırarak ahali ve vatandaşlarını öldürmeleri talimatları verdiklerini ifade etti. Ancak başarısız olmaları ardından dünyanın her yerindeki katilleri ve eli kanlıları Türkiye’deki “Müslüman Kardeşler” yönetimi kanalıyla Suriye’ye gelmek için teşvik ettiklerine dikkat çeken Mikdat; Batının “Osmanlı Hilafetinin tahtına” oturmaya göz diken Receb Tayyip Erdoğan’ın kendisine ilaveten, katilleri ve sayıları binlere varan terörist gruplara ödedikleri para ve bulundukları vaatlere rağmen bir kez daha istediklerini gerçekleştirmede başarısız olduklarını vurguladı. Mikdat bu yüzden Amerika’ın Irak’ı işgali sonucunda kucaklarında ve sofralarında büyüyen IŞİD terör örgütünü sınır ötesine geçirmeye başladıklarını vurguladı.

Mikdat, IŞİD ile sözde “Özgür Ordu”, “Nusra Cephesi” ve diğer terör örgütlerinin yüzler ve binler diyebileceğimiz Suriyeli'nin başlarını kestiklerinde ABD ve Batı'nın eğer insan haklarını savunmada sadık olsalardı biraz olsun bu terör tehlikesini uzaklaştırmada ihtimam göstereceklerinie ancak böyle olmadıklarına dikkat çekti. Mikdat, bütün bunların Suriye, Irak, Lübnan ve Libya’da işledikleri veya teşvik ettikleriyle kardeş Mısır’da halkımız ve ordusuna karşı teröristlerin işledikleri katliamlardan biraz utanç duymaları gerektiğini açıkladı.

Mikdat, Suriye’nin dahilinde ve haricindeki bütün herkese önceliğin “terörle mücadele” ardından da bütün Suriye’de “yerel uzlaşma” olduğunu bildirdiğini, Suriye yönetiminin bununla kalmadığını bilakis Suriye’deki krizin siyasi çözüm çerçevesinin bulunması gerektiğini ve içindeki krizin çözüm yolu olduğunu belirttiğine dikkat çekti.

Mikdat makalesinin sonunda, mantık ile IŞİD terör örgütüne karşı güvenlik konseyi kararlarının beşeriyetin şu andaki görevinin, beşeriyetin karşı karşıya olduğu en tehlikeli meydan okumayı temsil eden IŞİD terör örgütü tehlikesiyle mücadele olduğunu, Suriye’nin de bu örgütle mücadele eden ülkelerin en başında durduğunu, IŞİD’e karşı savaşacak olanın da mantıksal olarak Suriye’nin yanında durmasını gerektirdiğini ifade etti.


Kaynak: SANA / SURİYE HABER AJANSI
 

17 Ekim 2014 Cuma

SUPHİ NEJAT AĞIRNASLI'NIN MEKTUBU


Ben bir hayat yaşadım ve hayatıma giren herkesten çok şey öğrendim; öğrendiklerimle bir tercih yaptım, hakikate veya hakikatlere şahit oldum ve hayatın diyalektiğinde öbür kutba geçtim, hayırlara vesile olmasını dilerim. Sıradan bir insan olarak doğdum, sıradan bir insan olaraktan da sizinle vedalaşıyorum. Sizi sıkça yarı yolda bırakmış olduğumu, bazen hoyratça davranmış olduğumu ve üzdüğümü, üzmüş olduğumu biliyorum. Beni son kez affedin.
Sıradan bir genç olarak sıradan çelişkilerden dolayı, sadece bir tercihte bulundum; her şeyden önce bu tercihi kendim için yaptım. Ulvi bir inanç için yola çıkmadım, ulvi olmayan insanlarla hayatı, büyüsüz bir dünyayı, şeyleşmiş bir dünyayı büyüklemek istedim o kadar. Çelişkilerimin aşılamayacağını, zira bunlar toplumsal oldukları için ancak insanın çelişkilerini örgütlemeyi, daha üst bir mertebede toplumsallaştırmaya çalışabileceğini öğrendim. Hayatımda hakikate vardığım en yakın nokta budur.
Söke'de kaçak doğmuş, Türkiyeli bir Duisburglu, Claubergli; Türkiye'deyse her neysem işte o olaraktan hiçbir şeyden pişman değilim. Hayatta her musibet kazanımcı olduğunda insana katkılar sunan bir fırsatmış aslında. Tek derdim asla büyümemek, büyüklerin dünyasının bir parçası olmamaktı, hep çocuk kalmak yani... Şimdi tıpkı Peter Pan gibi Neverland'e gidiyorum, asla büyümemek üzere. Bundan daha çok beni mutlu eden bir şey olamazdı.
Türkiye'nin batısında sıradan emekçi insanların hayatını büyüleyecek, sıradan kahramanlar çıkaracak büyük bir çıkışın tohumlarını, hakikat arayışçılığının öncü ve artçı örgütünü yaratmanız dileğiyle.
Her yürek devrimci bir hücredir!!!
Hayalgücü iktidara!!!
 

13 Ekim 2014 Pazartesi

GAZİ MAHALLESİNDE SANAT ETKİNLİĞİ DUYURUSU

Gazi Mahallesi Büyük Gazi Parkı'nda Sanat Meclisi tarafından düzenlenen 2. Sanat Buluşması, "İşçi Ölümleri ve İşçi Direnişleri" teması etrafında gerçekleşecek. Etkinliğin tarihi 1-2 Kasım 2014.

 

1 Ekim 2014 Çarşamba

SAVAŞ TEZKERESİNE KARŞI EYLEMLER



















HÜKÜMETİN SAVAŞ TEZKERESİNE KARŞI EYLEM ÇAĞRILARI
 
DİSK-KESK-TMMOB-TTB çağrısıyla eylem programı belli olan iller

İSTANBUL:...
01 EKİM 2014 – Çarşamba ( Bugün )
Saat :18:30
Buluşma :Tünel Meydanı
Etkinlik :Galatasaray Meydanına Yürüyüş ve Basın Açıklaması

02 EKİM 2014 – Perşembe ( Yarın )
Saat :18:30
Buluşma :Cevahir AVM Önü
Etkinlik :Mecidiyeköy AKP’ye Yürüyüş ve Basın Açıklaması

ANKARA:
2 EKİM 2014 –Perşembe (Yarın)
Saat : 12.30
Yer : TBMM Dikmen Kapısı önü –Basın Açıklaması

İZMİR:
2 EKİM 2014 –Perşembe (Yarın)
Saat : 18.30
Yer : Sevinç Pastanesi önü

ADANA:
2 Ekim 2014-Perşembe (Yarın)
Saat : 12.30
Yer: İnönü Parkı Basın Açıklaması

ANTALYA :
2 Ekim 2014 Perşembe (Yarın)
Saat :18.00
Toplanma Yeri: Kapalı Yol Halk Bankası önü
Etkinlik: Attalas Heykeli önünde Basın Açıklaması.

BURSA
1 Ekim 2014 Çarşamba (Bugün)
Saat:18.00
Toplanma Yeri:Setbaşı
Etkinlik: Heykel Meydanı Basın Açıklaması

DİYARBAKIR:
2 Ekim 2014 Perşembe (Yarın)
Günboyu İş Bırakma Eylemi

EDİRNE
2 Ekim 2014 Perşembe (Yarın)
Saat: 18.00
Toplanma Yeri: İlhan Koman Parkı önü
Etkinlik: Saraçlar Cad.Basın Açıklaması

GAZİANTEP
1 Ekim 2014 Çarşamba (bugün)
Saat: 18.00
Etkinlik: Yeşilsu Parkında Basın Açıklaması

KAYSERİ:
2 Ekim 2014 Perşembe (Yarın)
Saat: 12.00
Toplanma Yeri: Forum AVM önü
Etkinlik: Cumhuriyet Meydanında Basın Açıklaması

KOCAELİ
2 Ekim 2014 Perşembe (Yarın)
Saat: 18.00
Etkinlik: İnsan Hakları Parkı Basın Açıklaması

KONYA:
2 Ekim 2014 Perşembe (Yarın)
Saat:14.00
Yer: Alaaddin Parkı İş Bankası Önü Basın Açıklaması

SAMSUN:
2 Ekim 2014 Perşembe (Yarın)
Saat: 17.30
Toplanma Yeri: Öğretmen Evi önü
Etkinlik: Çiftlik Cad. Akbank Önünde Basın Toplanması

30 Ağustos 2014 Cumartesi

GEZİ ŞEHİTLERİNİN DAVALARINA KATILMA ÇAĞRISI

Onların yerinde hepimiz olabilirdik. Gel sahip çık davama, davana, davamıza. Bizden başka kimsemiz yok. 


16 Ağustos 2014 Cumartesi

PKK 15 AĞUSTOS 30. YILDÖNÜMÜ HAKKINDA AÇIKLAMA


PKK'nin silahlı mücadeleyi başlattığı 15 Ağustos'un 30. yıldönümü dolayısıyla açıklama yapan PKK Yürütme Komitesi, Kürt halkının direniş bayramını kutladı.
PKK, "15 Ağustos'un en büyük başarı ve kazanımı savaşan halk gerçeğinin yaratılmasıdır" dedi.

PKK: 15 AĞUSTOS SADECE BİR EYLEM DEĞİL BİR HALKIN ÖZGÜRLÜK EYLEMİDİR
PKK Yürütme Komitesi, 15 Ağustos Atılımı'nın 30. Yıldönümü dolayısıyla açıklama yaptı.

PKK resmi sitesinde yayınlanan açıklamada, Maxmur, Şengal ve Rojava'daki direniş selamlandı ve Kürt halkının 15 Ağustos "Diriliş Bayramı" kutlandı.

15 Ağustos'un öncü komutanı Mahsum Korkmaz (Agit) şahsında Kürt özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenler anılarak, şöyle denildi:

PKK'NİN MESAJI
"15 Ağustos zafer çizgisini netleştiren Ağustos ayının kahraman şehitlerinden Erdal, Sarı İbrahim, Rojhat Bluzeri, Jında, Nucan, Delila, Roza yoldaşlarla Kela Memé Şehitleri ile tüm kahraman şehitlerimiz, olağan üstü emek, fedakârlık ve cesaretleriyle mücadelemizi bugünlere taşıyan değerlerimizin bileşkesi olarak, halk ve insanlık tarihindeki onurlu yerlerini alarak ölümsüzleşmişlerdir"

15 Ağustos'un sadece bir eylem olmadığını vurgulayan PKK,15 Ağustos atılımıyla Kürdistan halkının savaşan bir halk gerçekliğine ulaştığını belirtti.

PKK: 15 AĞUSTOS'UN EN BÜYÜK BAŞARISI SAVAŞAN HALK GERÇEĞİ
15 Ağustos Hamlesinin sadece Kürtler için değil tüm ezilen halklar açısından da bir ilham kaynağı olduğu vurgulandı.

Kürdistan halkının 15 Ağustos atılımı kazandığı en büyük başarının savaşan halk gerçeği oluğuna dikkat çekilen açıklamada;

"15 Ağustos atılımıyla Kürdistan Halkı kendi tarihsel-toplumsal kökleriyle yeniden buluşmuş, adeta kendini direnişle yoktan var etmiştir" denildi.

PKK: ORTAK DİRENİŞ CEPHESİ BÜYÜYOR
15 Ağustos Hamlesinin yarattığı demokratik ulus gerçeğinin, aynı zamanda bir kadın devrimi olan Rojava devriminde somutlaştığının altını çizen PKK açıklamasında şu vurgular yapıldı:

"Kürdistan devrimi artık, bir bölge devrimi, Ortadoğu demokratik toplumunun devrimidir."

PKK: IŞİD EGEMEN GÜÇLERİN SON ÇIRPINIŞIDIR
PKK açıklamasında son dönemde Türk devletinin de desteklediği IŞİD saldırısına da dikkat çekildi.

Kürt halkının direnişini AKP ve Gülen çeteciliğiyle engelleyemeyen güçlerin bu kez IŞİD çetelerini devreye soktuğunu belirten PKK açıklamasında şöyle denildi:

"Devrimsel yürüyüşümüz, günümüzde IŞİD çetelerinin saldırılarıyla boğulmak, tasfiye edilmek istenmektedir. ABD, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, KDP başta olmak üzere dünya ve bölge gericiliği ve egemen Kürt ihanetçiliği tarafından farklı düzeylerde de olsa desteklenen IŞİD adlı çete örgütüyle, Rojava, Maxmur ve Şengal'daki halkımıza en alçakça katliam ve saldırılarla yönelmeye çalışmaları bu güçlerin son çırpınışları ve çaresizliklerinin de ifadesi olmaktadır."

PKK: TÜM HALKIMIZI 15 AĞUSTOS RUHUYLA DİRENİŞE ÇAĞIRIYORUZ
Tüm bu saldırılara karşı Kürdistan halkının direnişine işaret eden PKK, "Rojava ve Maxmur direnişiyle birleşen Şengal Direnişi, Kürdistan Halkının onurudur.

Şengal Direnişi, yeni bir Rojava olarak Kürdistan ve Ortadoğu devriminin günümüzdeki en stratejik mevzisi ve savunulması gereken vatan parçasıdır" diyerek şu çağrıda bulundu:

"Rojava, Maxmur ve Şengal'deki halkımıza karşı geliştirilen bu alçakça saldırı ve katliamlara karşı, başta Kürt gençleri olmak üzere, Kürt kadınlarının ve tüm halkımızın 15 Ağustos Hamlesinin devrimci ruhuyla yaşamın her anında ve her yerinde mücadele ve direnişlerini geliştirmeye çağırıyoruz."

PKK açıklamasında, 40 yıllık mücadele tarihinde olduğu gibi bundan sonra da halkların özgürlüğü için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak zafer için mücadele edileceğini belirtti.

TMMOB: IŞİD BARBARLIĞINDAN KAÇANLARA YARDIM ÇAĞRISI


14 Ağustos 2014 Perşembe

PİRSULTAN KÜLTÜR DAYANIŞMA DERNEĞİ YAZOKULU



Avcılar Yeşilkent Pirsultan Kültür Dayanışma Derneği yazokulunda,  Ayvalıtaş ailesinin katılımıyla sınıfı açılıyor.

 

1993 DİGOR KATLİAMI

 

Tanıklık: 93 Digor Katliamı*
Mahmut Alınak


14 Ağustos 1993 günü Digor’dan yükselen feryatlar Ankara’yı sarsınca hemen Kars valisini aradım. Vali telefonda köylülerin Varlı (Zibini) köyü yönünden ilçe merkezine doğru yürüyüşe geçtiklerini, PKK’lilerin ateş açması üzerine güvenlik güçlerinin karşılık verdiğini ve bu çatışmalar sırasında bir kişinin öldüğünü, sekiz on kişinin de yaralandığını söyledi. Oysa Digor’dan gelen haberler valinin söylediklerinin tamamen tersiydi. Digor’lular karşılıklı bir çatışma olmadığını, özel timlerin keyfi bir şekilde kalabalığın üstüne ateş açarak onlarca kişiyi öldürdüklerini ve yüzlercesini de silahla yaraladıklarını bildiriyorlardı. Bu durumda Digor’a gidip geniş bir araştırma yapmak gerekiyordu.
 
Hemen bir heyet oluşturduk. Heyette Selim Sadak, Ali Yiğit ve ben görev aldık. Digor’dan bir gün sonra Malazgirt’te de olaylar oldu. Malazgirt olaylarının da incelenmesi gerekiyordu. Bize Sırrı Sakık da katılınca önce Digor’a sonra da Malazgirt’e gitmek üzere Ankara’dan yola çıktık. Milliyet gazetesinden Rezzak Oral, Hürriyet gazetesinden Mehmet Güler, Zaman gazetesinden Nihat Kılıç, İPS’ den Nadire Mater ve Finlandiya televizyonundan üç kişilik bir ekiple, uçakla Erzurum’a, oradan da karayolu ile Kars’a hareket ettik. Gece karanlığında Kars’a girdik. Erzurum’dan telefonla randevu aldığımız Kars valisi yanında emniyet müdürüyle bizi makamında bekliyordu. Tedirgin ve telaşlıydı vali. Olup bitenler hakkında doğru dürüst bilgilendirilmemiş ve her şey kendisinden saklanmıştı. Açıkça söylemese de kurduğu cümlelerden cinayetin özel timler tarafından işlendiğini anlamak mümkündü.
 
Emniyet Müdürü’nün sorularımıza verdiği cevaplar çelişkilerle doluydu. Saldırıyı PKK’ye yıkıyordu. “PKK ateş etti, güvenlik güçleri de karşılık verdi.” diyerek devlet güçlerine toz kondurmuyordu. Vali ve emniyet müdürüyle görüşmemiz yaklaşık iki saat sürdü. Valinin odasından cevaplanmamış pek çok soruyla çıktık.
 
O gece Kars’ta kaldık. Sabah Kars Devlet Hastanesi’nde yatan yaralıları ziyaret ettik. Hastane tıklım tıklım hasta doluydu. Hastaların hepsi kurşunla yaralanmıştı. Polis hastanede bize adeta nefes aldırmıyordu. Her adımımızı, her saniyemizi kameraya alıyorlardı. Ağır yaralı hastalar polis kameraları altında bizimle çekingence konuşuyorlardı. Güvenlik gerekçesiyle yapıldığı söylenen bu çekimlerin insanları korkutma ve gözdağı verme amacı taşıdığı açıktı.
 
Hastaneden çıktıktan sonra polisin nefesini yine ensemizde hissederek Digor’a gittik. Digor ölüm sessizliği içindeydi. İnsanlar dükkânların camekânlarından korku dolu gözlerle bize bakıyorlardı. Ben Şırnak milletvekiliydim, ama Digor’luydum. Digor’luların yanımıza gelmek istediklerini biliyordum, ama gelmeye çekiniyorlardı. Bir dehşet havası çöreklenmişti şehrin üstüne.
 
Polis kameraları Digor kaymakamının makam odasında da çalıştı. Kaymakamın odasını işgal eden polisler kaymakama bile güvenmiyor ve onunla yaptığımız görüşmeyi de kameraya kaydediyorlardı. Biz şiddetle buna karşı çıktık. Polislerle gergin tartışmalarımız oldu. Kaymakam çaresizlik içindeydi, göz göre göre polislerden korkuyordu. Kaybolmuş bir hali vardı, polisleri odasından dışarı çıkaramıyordu. Kaymakamdan ümidimizi kesince valiyi aradık. Kamera çekimleri ancak valinin müdahalesi ile durdurulabildi. Polisler çekimi durdurdular ama yine de dışarı çıkmadılar.
 
Kaymakamla görüşmemiz bittikten sonra katliamın yapıldığı yere ve köylere gittik. Emniyet müdürü PKK’nin ölümlerin olduğu yerin arkasındaki yüksek bir tepeden ateş ettiğini söylüyordu. Bu durumda PKK’nin devlet güçlerinin içinden ateş açmış olması gerekirdi. Çünkü tanıklar tepenin devlet güçlerince kuşatıldığını ve o bölgede kuş dahi uçurtulmadığını söylüyorlardı.  PKK’nin devlet güçleri içinden ateş açması mümkün olmadığına göre, fail belliydi. Ayrıca emniyet müdürünün iddia ettiği şekilde PKK’nin ateş açması ve devlet güçleri ile PKK arasında silahlı bir çatışmanın patlak vermesi halinde, devlet güçlerinden ve PKK’den ölen ya da yaralananların olması gerekirdi. Oysaki ne PKK’den, ne de devlet güçlerinden ölü ya da yaralı vardı. Bu çelişkiyi sorduğumuz Kars valisi ve emniyet müdürü, herhangi bir açıklamada bulunamamışlardı. Gazetecilerin önünde görüştüğümüz yüzlerce görgü tanığı ve mağdurlar, gerek topluluğun içinden ve gerekse devlet güçlerinin kontrol ettikleri alanın dışındaki başka bir yerden kesinlikle ateş edilmediğini söylüyorlardı. Herkes, özel timlerin mevzilendikleri yerden önce silahla bir el ateş edildiğini, arkasından da özel timlerin topluluğa hedef gözeterek ateş ettiklerini söylüyordu. Devlet güçleri ile PKK arasında herhangi bir çatışmanın olmadığı ısrarla vurgulanıyordu. Suçun failleri ortadaydı. Bu toplu katliamı gerçekleştirenler devlet güçleriydi. Digor’dan köylere hareket edeceğimiz sırada, bir özel tim, “Daha çok fatiha okuyacaksınız’ diyerek bize ve halka meydan okumuştu. “Şırnak’ta emniyet müdürlüğünü basarız. O da olmazsa, Meclis’i basar, Meclis’ten kelle alırız” diyen bir özel timin sözleri sürüp giden barbarlığı çok iyi anlatıyordu. Bazı yaralılar, özel timlerin olaydan sonra dipçiklerle kendilerini öldürmeye kalkıştıklarını, ancak askerlerin müdahalesiyle öldürülmekten kurtulduklarını söylüyorlardı. Tanıklar, yürüyüş sırasında topluluk içinden tek bir slogan dahi atılmadığını söylüyorlardı.
 
Halkın önyargılı olduğu, bu nedenle devlet güçlerine iftira ettiği söylenebilir. Böyle olsaydı, askerlerin de ateş açtıklarını ileri sürerlerdi. Bütün görgü tanıkları Digor kaymakamının Yemençayır ve Ekrek köyü yönünden gelen yürüyüşçüleri ikna ederek geri döndürdüğünü ve böylece daha da büyük bir katliamı engellediğini belirtiyorlardı. Halk ve görgü tanıkları, katiller kimse onları işaret ediyorlardı.
 
Ölü ve yaralılar Zibini, Zixçî, Mewreg, Nexwşan, Kızılkule, Püfik, Başköy ve Baceli köylerindendi. Bazı yaralılar cezaevine atılma endişesi nedeniyle hastanelere başvurmamış, evlerinde tedavi olmaya çalışmışlardı. Birçok ölü ve yaralı ibret olsun diye ayaklarından panzere bağlanarak şehre getirilmişlerdi. Digor halkı duygularını, “Bizim yaşadıklarımız ne Bosna-Hersek’te, ne de dünyanın başka bir yerinde yaşanmamıştır” sözleri ile dile getiriyordu. Yürüyüşe katılan ve katliamı sıcağı sıcağına yaşayanlar, ‘Dört bine yakın insanın toplanmasına bilinçli olarak göz yumuldu. İstenseydi bazı yol kavşaklarında önlem alınarak, bu kadar insanın bir araya gelmesi engellenebilirdi. Üstelik bir ikaz ya da uyarı ateşi yapılmış olsaydı geri dönerdik’ diyerek, plânlı bir katliam ile karşı karşıya kaldıklarına dikkat çekiyorlardı.
 
Digor’daki incelemelerimizi tamamladıktan sonra Malazgirt’e geçtik. Katliam yıllarıydı, Malazgirt’te de katliam yapılmıştı. Ankara’ya döndükten sonra hazırladığımız 23 Ağustos 1993 tarihli ayrıntılı bir raporu Meclis Başkanlığına, Başbakanlığa, Adalet Bakanlığına ve birçok kuruluşa gönderdik. Çabalarımız işe yaradı, özel timler hakkında Kars Ağır Ceza Mahkemesi’ne dava açıldı. Yargılama yıllarca sürdü, beklendiği gibi katil özel timler bir tek gün bile ceza almadan dava dosyası kapatıldı. AİHM Türkiye’yi mahkûm etti, tazminat ödenmesine karar verdi. Hangi para ölenleri geri getirir ki…
 
* Bu yazısı Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî Dergisi 9. sayısının dosya konusu olan 90larda Savaş sayısında, Tanıklıklar bölümü altında yayınlanmıştır.