29 Haziran 2014 Pazar

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNDE SOSYALİST TAVIR


CUMHURİYETİN CENAZE TÖRENİNDE
NE YAPMALI?

Mecliste temsil edilen düzen içi hükümet ve muhalefet kanatlarının halka padişah/halife seçtirme çabası, emperyalist ve işbirlikçi sermaye zümresinin siyasal özlemlerinin denk düştüğü gericiliğe karşı nasıl mücadele edileceği sorusunu gündeme getiriyor. Haziran 2013 “Gezi” ayaklanmasından bu yana yaşanan gelişmeler, burjuvazinin denetimindeki bugünkü meclisin ve hükümetin bütün meşruiyetini yitirdiği koşullarda işçi sınıfına ve halk güçlerine mümkün tek çıkış yolunu gösteriyor: Devrimci başkaldırı!

Burjuvazinin temsilcileri, cumhuriyet rejiminden vazgeçtiğini açıkça beyan ediyor. Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi, burjuva cumhuriyetinin cenaze törenidir.

İşçi sınıfı ve halk güçleri burjuva cumhuriyetinin cenaze töreninde yer almayı ve otokrasinin temsilcileri arasında seçim yapmayı reddetmeli, oligarşik sermaye zümresine karşı sosyalist bir cumhuriyet kavgasının bayrağını yükseltmeyi savunmalıdır.    

GHA YAYIN KURULU

BAŞKANLIK SEÇİMLERİNDE CHP VE MHP ORTAK ÇATI ADAYI


EKMELEDDİN İHSANOĞLU:
BİR ANGLO-AMERİKAN-SUUDİ ORTAK YAPIMI

Rejim krizi, hem hükümet hem burjuva muhalefet saflarında birbirine benzer kavramlarla ve kimliklerle derinleşiyor.  

Kavramlardan biri “çatı” söylemidir. Siyasete burjuva müdahalesinin araçlarından biri olarak “çatı” partisi kavramının son yıllarda rejimin dayanağı haline getirilmek istenen “sol” üzerinde denendiği biliniyor. Meşhur “çatı” partisi projesinin sosyalist hareketin bağımsız bir güç olarak rejim krizinde sermaye egemenliğini tehdit edecek bir odak olmasını engellemeyi amaçladığı fark edilmişti. Sermaye egemenliğinin eksikliğini hissettiği meşruiyeti bu yoldan devşirmeye çalıştığı artık anlaşılmış olmalıdır. Geçmişte ANAP’ın, bugün AKP’nin burjuvazinin “çatı” partileri olarak kurgulandığı gibi,  CHP de bir “çatı” olmak peşindedir. Burjuva muhalefetinin HDP, Milli Merkez, İP etrafında “çatı” oluşturma girişimleri de aynı anlayışın uzantısıdır.  

Dikkat çeken bir başka unsur, sermaye egemenliğini otokratik biçimler altında yeniden inşa edecek gerici kimlikler etrafında  halk güçlerine boyun eğdirme çabasıdır.

Emperyalizmin mutemeti, sermaye sınıfının azgın ve gerici yobaz temsilcileri bu kimliklere örnektir. AKP’nin Tayyip Erdoğan’ı karşısında onun ikizi Ekmelettin İhsanoğlu’nun CHP ve MHP elbirliğiyle halka dayatılması, burjuvazinin seçeneksizliğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

Bir Anglo-Amerikan-Suudi ortak yapımı olduğu rahatlıkla söylenebilecek İhsanoğlu, yobazlıkta gericilikte, Tayyip Erdoğan’a denk düşecek niteliklere sahiptir. Daha şimdiden özellikleri ortaya çıkan bu cumhuriyet düşmanı kişilik, burjuvaziye pek yakışmaktadır.

İşçi sınıfının ve halk güçlerinin devrimci bir muhalefete yönelmek ve cumhuriyeti sosyalist devrim hedefiyle yeniden kurmak dışında bir siyasal çıkış yolu kalmadığına kitleleri ikna etme konusunda yolumuz açılmıştır.

BAŞKANLIK CUMHURİYETE AYKIRI BİR KURUMDUR


HALKOYU İLE PADİŞAH SEÇİMİ

2014 Ağustos ayı içinde halkoylamasıyla yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri rejim krizi dinamiklerini kızıştırmaya aday bir dizi tartışmanın konusu olmaya devam ediyor. Son olarak CHP ve MHP tarafından Cumhurbaşkanlığı için ortak adayı olarak İslamcı kimliğiyle tanınan ve İslam Konferansı Örgütü genel sekreterliğine AKP hükümeti tarafından atandığı bilinen Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adının ortaya atılması bunun yeni bir örneği olacaktır.

Cumhurbaşkanı’nın halkoyuyla seçilmesinin Türkiye yakın siyasal tarihindeki tek örneği, 1983 anayasa oylamasıyla birlikte plebisit yöntemiyle tek aday olarak oya sunulan Kenan Evren’dir.  Parlamentoyu faşist askeri diktatörlüğün “incir yaprağı” derekesine düşüren ve Cumhurbaşkanlığı’nı siyasal karar otoritesi olarak meclisin üstüne çıkaran 12 Eylül rejimi, şimdi birbirine benzer iki aday arasındaki bir yarışmanın  sonucuyla diriltilmek isteniyor.

Siyasal bilimler tarihi açısından bakıldığında, Cumhurbaşkanlığı kurumu anakronik (çağ dışı) bir krallık/padişahlık kalıntısıdır. Cumhuriyet rejiminde esas karar organı meclistir. Cumhurbaşkanlığı kurumu, krallık/saltanat rejiminin kalıntısı olarak en fazla temsili bir niteliğe sahip olabilir. 2014 Ağustos seçimlerine bir başkanlık rejimine geçiş tartışmasının eşlik etmesi, cumhuriyet düşmanlarının, hilafet ve saltanat özlemcilerinin başkanlık rejimi isteğini açıkça telaffuz etmesi, düpedüz gericilik tehlikesinin kapıya dayandığını gösteriyor.  Birbirinin ikizi adaylarla girilecek bu halkoylaması, meclisteki bütün partilerin elbirliğiyle bu gericiliğin suç ortağı olduğunu, otokratik bir rejim peşinde koştuklarını kanıtlıyor. 

 

 

19 Haziran 2014 Perşembe

IŞİD MUSUL KONSOLOSLUK BASKINI

HERKESİN BİLDİĞİ AMA SÖYLEMEDİĞİ GERÇEK:
IŞİD KARARGAH MERKEZİ: ANKARA

Irak-Şam İslam Devleti isimli terör örgütüne bağlı çetelerin TC Musul Konsolosluğu’na yaptıkları baskının üzerinden günler geçtiği halde, rehin altına alındığı söylenen diplomatların, konsolosluk görevlilerinin ve diğer TC yurttaşlarının durumuyla ilgili belirsizlik devam ediyor. Soru işaretleri, rehinelerin neden, nasıl ve kimler tarafından hangi koşullarda IŞİD tarafından teslim alındığı, neden direnme gösterilmediği, Türk hükümetinin neden gelişmeleri önceden haber aldığı halde herhangi bir önlem almadığı, neden sessizce izlemekle yetindiği konularında yoğunlaşıyor. Dışişleri Bakan yardımcısı Naci Koru, bugün yaptığı açıklamada, konsoloslukta “49 insanın rehin alındığını düşünmüyoruz. Eğer rehin alınsaydı, oturulur pazarlık yapılırdı. Karşılığında bir şey isten insanlar yok. Yakın ülkelerle istihbarat işbirliği var” dedi. Bu açıklama konsolosluk baskını denilen olayın Türk hükümetinin gözetimi altında gerçekleşen muvazaalı bir harekat olduğunu düşündürüyor. Son bir yıldır Suriye’ye yönelik gayri nizami harp harekatında Türk subaylarının ve MİT bağlantılı grupların, IŞİD unsurlarını himaye ettiği, silahlandırdığı, lojistik destek verdiği biliniyordu. Türk sınırına yakın ve Türk toprağı sayılan Süleyman Şah türbesindeki askeri birliğin muvazaalı bir saldırıya bizzat Türk hükümeti nezaretinde maruz bırakılması ve bu yolla Suriye’ye yönelik bir Türk ordu harekatının planlandığı ses kayıtlarının ortaya çıkmasıyla anlaşılmıştı. Aynı bölgeye silah, cephane ve gıda yardımının IŞİD bayrakları gölgesinde yürütüldüğü ise fotoğraflarla belgelenmişti. IŞİD örgütünün Türk hükümeti ve MİT tarafından yönetildiği anlaşılmıştır. Konsolosluk baskını ve rehin alma görünümü altındaki IŞİD operasyonu, eğer muvazaalı bir harekat ise, Türk Hükümeti neden bunu yapmış olabilir? Yanıtlanması gereken soru budur!
 
UYUYAN HÜKÜMET Mİ MUHALEFET Mİ?
 
Irak-Şam İslam Devleti denilen paralı asker çetelerinin Musul’u ele geçirmesi, TC Musul Başkonsolosluğu’na saldırması, Konsolos ile birlikte çok sayıda görevliyi rehin alması haberleri duyulur duyulmaz, Türkiye içindeki muhalefetin kafa karışıklığı bir kez daha ortaya çıktı. IŞİD’in TC Musul konsolosluğuna saldırısına ve konsolosluk görevlilerinin rehin alındığına dair haberler, “hükümetin gafleti, tedbirsizliği, uykuda olması” gibi açıklamalarla anlatılamaz. Saldırı TC hükümetinin bilgisi dahilinde yapılmış olmalıdır. Amaç IŞİD’in Bağdat hükümetine ve Şiilere yönelik saldırısında Türk hükümetinin suç ortaklığının ve azmettiriciliğinin maskelenmesini amaçlayan bir örtülü operasyondur. Nitekim Türk hükümeti olayı önceden bildiğini ve askeri gelişmelerin kendi kontrolü altında yürüdüğünü belli eden “fazlasıyla soğukkanlı” açıklamalar yapıyor. Türkiye’de jandarma ve polis öldürdüğü için tutuklu IŞİD üyesi teröristlerin salıverilmesi olasılığı da Nisan 2014’de yapılan MİT yasası değişikliği ile adrese teslim hazırlanmış bir kurtarma operasyonunun bu çerçevede planlandığını gösteriyor. CHP milletvekili Hurşit Güneş son derece haklıdır: Ankara’da Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı vs. üst düzey devlet yetkilileri tarafından yapılan “güvenlik zirvesi”, IŞİD karargah toplantısıdır. Türk hükümeti, Türk Ordusu’ndan subaylar ve assubaylar, IŞİD harekatının içindedir, başındadır. Türk Hükümeti ve Türk Ordusu, IŞİD operasyonlarının politik ve askeri sorumluluğunu üstlenmiş durumdadır.
 
 

15 Haziran 2014 Pazar

AÇIKLAMA

Haziran 2013 "Gezi" Ayaklanması süreci sonrasında blog yönetiminde ortaya çıkan "teknik" sorunlar nedeniyle bir yıldır yayınımıza ara vermek zorunda kaldık.

Tam bir yıl sonra yayınlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Yeniden merhaba!

GERÇEK HABER AJANSI YAYIN KURULU




 

16 Mayıs 2013 Perşembe


 
TAYYİP ERDOĞAN’IN
ALTIN VURUŞ HAZIRLIĞI

 
AKP hükümetinin rejim değişikliği siyasetinin “altın vuruşu” anayasa değişikliği adımına bağlanmış görünüyor. AKP’nin önde gelen sözcülerinin uzun bir süredir başkanlık rejimi olarak dillendirilen siyasal hedefe işaret ederek, “laikliğe”, “cumhuriyete”, “parlamenter demokrasiye”, “hukuk devletine” öldürücü nihai darbeyi indirme peşinde olduğu anlaşılıyor.
 
Karşı-devrimci rejim değişikliği siyasetinin yaklaşan bu son hamleleri, uzun bir gericilik dönemini izleyerek gündemimize geldi. Bu siyasal gericilik dönemini belirleyen özellikler ise, “sosyal devlete”, “temel hak ve özgürlüklere”, “ulusal egemenlik ilkesine” vurulan tırpanlarla halkın ezilen ve emekçi çoğunluğuna boyun eğdirilmesi, güvencesiz, gelecek kaygısı içinde yaşayan ve çalışan, sesi boğulmuş, örgütlü gücü kırılmış kitlelerin muktedir ideolojik ve siyasal odaklara sığınmak zorunda bırakılmasıdır.
 
Kadın cinsinin çocuk yaşlardan başlayarak toplumsal hayattan, üretim  ve eğitim sürecinden dışlanması, erkek egemenliğindeki eve (bugünkü biçimiyle burjuva evliliğe) köle olarak kapatılması, peşpeşe üç ila beş çocuk doğuracak bir kuluçka makinesine çevrilmesi, ezilmesi, susturulması, öldürülmesi, dövülmesi bu gericilik döneminin tezahürlerinden biridir.
 
İşçi sınıfının hiçbir sınırlayıcı ve düzenleyici kayıt ve koşula bağlı olmaksızın tamamen sermayedarların iki dudağı arasından çıkacak keyfi söz ve kararlara göre çalıştırılması, yönetilmesi, işe alınıp işten çıkarılması, çalışamayacak olduğu hallerde (hastalık, sakatlık, emeklilik gibi durumlarda) varlığını korumaya ve sürdürmeye yetecek insanca bir ücret hakkından yoksun bırakılması, yıpratıcı ve tehlikeli çalışma koşullarına, uzun mesai saatlerine, öldürücü veya sakatlayıcı iş kazalarına maruz bırakılması sendikal örgütlenme ve hak arayışı isteklerinin sistematik biçimde engellenmesi aynı gericilik döneminin başka tezahürleridir.
 
İçlerinde aydınların, gazetecilerin, öğrencilerin, sendikacıların, avukatların, örgütlü devrimci siyasal aktivistlerin ve başka toplum önderlerinin yer aldığı binlerce siyasal tutuklunun mahpushanelere doldurulduğu, binlerce siyasal tutukluyu dört duvar arasına hapseden toplama kamplarının peşpeşe açıldığı ülke manzarası, arkada bıraktığımız gericilik döneminin bir başka tezahürüdür. Yazarların, gazetecilerin, karikatüristlerin, ressamların, heykel sanatçılarının yazı, çizi ve eserlerinin yasaklanması ve imha edilmesi, kendilerinin ise işten atılması, hatta içeri atılması gericilik döneminin kenar süsü olmaktadır.
 
Ordunun üst düzey subaylarından alt düzey kadrolarına kadar NATO-ABD denetimine sığmayan bütün yönetici çekirdeğinin tasfiye edilmesi, polis operasyonlarıyla hapsedilmesi,  itibarsızlaştırma ve psikolojik harp saldırılarına maruz bırakılması, eşzamanlı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanını çizen sınırlarının ve devlet olarak kimliğinin belirsizleştirilmesi ve karartılması, ülke topraklarına yabancı askeri birliklerin ve silah sistemlerinin davet edilmesinin ve üslendirilmesinin hızlanması, bir yandan da ordu mensuplarına gösterilen  savaş hedeflerinin ve ülkede hakim kılınan savaş ikliminin ülke içinde yaşayan Kürt halkını veya komşu coğrafyalardaki  Türk-Sünni Müslüman olmayan başka etnik-dinsel kökenli halk ve devletleri düşman olarak belletmesi gericilik döneminin çarpıcı bir özetini sunmaktadır.
 
AKP’nin “altın vuruş” hedefli siyaseti, önümüzdeki aylar içinde, anayasa değişiklikleriyle, bir dizi seçim ve referandum oylamalarıyla, hükümet vesayetindeki “özel” mahkemelerin “özel” kararlarıyla, örgütlü halk önderlerine ve toplum kesimlerine yönelik yeni polisiye operasyonlar ve toplu tutuklamalarla, her boydan ve soydan faşistin, ırkçının, İslamcı yobazın dahil olduğu linç ve katliam girişimleriyle, suikast ve imha operasyonlarıyla seyredeceğe benzemektedir. Kürt sorununda sözümona barış süreci yaklaşımı, Tayyip Erdoğan’ın “altın vuruş” hedefli siyasetinin tamamlayıcı bir parçasıdır.
 
Bizi ilgilendiren ise, “sol” adına muhalefeti temsile aday olanların altın vuruş hazırlığına nasıl yaklaştığı olmalıdır.
 
Üç eğilim hemen ayırt ediliyor: İlki AKP’nin kuyruğunda solculuğu ve liberalizmi bağdaştırma peşinde koşanlar, Taraf gazetesi çizgisinde duranlardır. Bu grup, barış, Kürt sorununun çözümü, derin devlet ile hesaplaşma görünümü arkasında saklanan bütün emperyalist ve gerici gündemi sahiplenme ve aklama çabası içindedir. “Solculukları” ise, örneğin akil adamlar sofrasında kadınların temsilinin yetersizliği  nedeniyle tasalanmaktan ibarettir.
 
İkinci eğilim, KESK başkanından BDP ve PKK yönetici çevrelerine kadar çoğu Kürt kökenli politik aktivist nezdinde etkili olduğu gözlenen Kürt halkı için ayrı bir barış ve hak talebinin mümkün ve gerçekçi olduğu düşüncesinin öne çıkarılmasıdır. Bu eğilimin de AKP kuyruğunda gerici ve emperyalist gündem sahipleriyle saf tutma olasılığı güçlenmektedir. Fabrikalarda, tarlalarda ve siyasal iktidar düzleminde hak kazanma mücadelesini ilerletemeyenlerin dağlarda barışı kazanabileceği görüşü tehlikeli bir yanılsamadır, yaşayarak görülecek!
 
Üçüncü eğilim, burjuvazinin ve emperyalizmin farklı kanatları arkasında saf tutan ve hesaplaşmayı buradan geliştirme peşinde koşanlardır. Bu  eğilimin “altın vuruş” siyasetinde Tayyip Erdoğan’ın işini kolaylaştırma riski yüksektir.
 
Bu siyasetten zincirleme çatışmalar dışında bir sonuç çıkmayacaktır. Tayyip Erdoğan’ın “altın vuruş” hedefi, Yurtta Savaş Dünyada Savaş ilkesine dayanmaktadır. Otokrat olmaya soyunan Erdoğan ve peşine takılmış bu üç eğilimin temsilcileri, politik ve kişisel sonlarına doğru  denetimsiz sürüklenen amok koşucularını andırmaktadır.
 
İşçi sınıfı sosyalizmi ve ilerici yurtsever halk güçleri kendilerini bu üç eğilimden ayrı ve bağımsız bir çizgi üzerinde örgütlemek, amok koşusuna dahil olmaktan kaçınmak zorundadır.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

1 MAYIS 2013 TARTIŞMALARI





1 MAYIS’IN
BUGÜNKÜ ANLAMI VE KAPSAMI ÜZERİNE

 

1 Mayıs’lar Türkiye’de sosyalist hareketin ve işçi sınıfının gündeminde her zaman toplumsal ve politik açıdan önemli günler oldu. Uluslararası hareketle birleşerek oradan güç devşirme, politik ve ideolojik kimlik beyanı üzerinden sosyalist kadroların ve etkiledikleri kitlelerin örgütlü irade etrafında konsolidasyonu, burjuva hükümetlerle ve devletle siyasal hesaplaşma, sınıf mücadelesinin gündemini kitlelere taşıma, sınıf mücadelesine sosyalist siyaseti aşılama, propaganda, devrim provası gibi nitelikler 1 Mayıs’lara yakıştırıldı.
 
Dünya çapında en büyük 1 Mayıs gösterilerinin yapıldığı merkezlerin başında İstanbul Taksim 1 Mayıs alanının gelmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Sosyalist ve devrimci hareketimizin görünür politik ve toplumsal etkinlik düzeyini kat kat aşan, belki de gizilgücünü (potansiyel kapsamını) gösteren bu durum, Türkiye’nin emperyalist zincirin zayıf halkalarından biri olduğu ve devrimci durumun baş gösterebileceği ülkeler arasında ön sıralarda yer aldığı tezlerini doğrular gibidir.
 
Türkiye 1 Mayıs’larının gelenekselleşmiş  özelliklerinden biri, İstanbul Taksim alanına egemen olma çabalarının her 1 Mayıs günü zirveye çıkmasıdır. Bu boşuna değildir, zira Taksim İstanbul’un hatta Türkiye’nin siyasal akropol (siyasal iktidarın simgesel zirvesi) haline dönüşmüş meydanıdır ve tarihte binlerce kez tanık olunmuş akropolü ele geçirme kavgası burjuvazinin devlet güçleriyle girişilen şiddetli bir mücadeleye sahne olan bu meydan çevresinde de 37 yıldır devam edegelmiştir. Taksim alanına egemen olma kavgası, alanın isminin 1 Mayıs Alanı olarak konulması dahil ideolojik ve siyasal bütün cephelerde sürmüştür.
 
Burjuvazinin farklı hükümetlerinin on yıllardır 1 Mayıs gösterileri karşısında kapıldığı telaş, yasaklamalar, baskı ve tutuklama kampanyaları, toplu katliam, polis şiddeti ve provokasyon denemeleri işe yaramamış, tersine her engelleme girişimi bir sonraki 1 Mayıs’ın daha büyük bir meydan okumaya dönüşmesini engelleyememiştir.
 
2010’lu yıllar itibarıyla varılan bugünkü aşamada, Taksim Meydanı “1 Mayıs Alanı” olarak işçi sınıfı hareketinin ve solun kazanımları hanesine yazılmış bulunuyor. Bu kazanımın 37 yıllık zorlu bir mücadele ve onlarca can fedası pahasına gerçekleştiği unutulmamalıdır.
 
Öte yandan, burjuvazinin siyasal egemenliği süregitmektedir. Bu tarihsel koşullardan hareketle yaklaşıldığında, 1 Mayıs’a ilişkin kazanımlarımızın gözleri karartmaması, bugünkü görevlerimize ilişkin tutarlı bir bakışa engel olmaması beklenir. Nitekim burjuvazinin siyasal egemenliğinin devam ettiği koşullarda ülkenin siyasal akropol simgesi meydanını bir günlüğüne ele geçirmiş olmamızın önemi olsa da, bu önem esasen akropolü fethetmenin kapsamı, kalıcılığı ve ülke çapındaki sınıfı mücadelesinin nihai zaferine kadar yaygınlaştırılabilme niteliği tarafından belirlenecektir. Aksi takdirde burjuvazinin karşı saldırıya geçmek için duraksamayacağı, bütün fırsatları kullanacağı, her türlü yönteme başvuracağı bellidir.
 
Bırakalım bir günlüğüne Taksim Alanı’nı ele geçirmeyi, dünyanın üçte birinde sosyalizmin bayrağının muzaffer yükselişinin üzerinden daha 40 yıl geçmeden, sosyalist sistemin bile burjuvazinin uluslararası saldırısı karşısında nasıl tutunamayıp yıkıldığını ve ele geçirilen iktidar mevzilerini yitirdiğini unutmuş olamayız.
 
İşçi sınıfı hareketi ve örgütlü sosyalist siyasal güçler hem dünyada hem ülkemizde 37 yıl öncesine göre daha geriye düşmüş bulunmaktadır. Şu halde, bugünkü tarihsel koşullarda, 1 Mayıs’a ilişkin görevlerimizin anlamı ve kapsamı üzerine yeniden düşünmeye başlamamızın zamanıdır.
 
1 Mayıs 2013’de işçi sınıfı hareketinin ve devrimci sosyalist siyasal güçlerin yeni bir başlangıç yapması zorunludur. 38 yıl önce kitlesel toplantılarla ve mitinglerle başlatılan süreç 1 Mayıs Alanı olarak Taksim’in kazanılmasıyla son bulmuş olsa da bu kazanım işçi hareketinin gündemindeki ağır sorunların ve zorlu görevlerin üstünü örtmemelidir. İşçi hareketi bugün ağır bir saldırı altındadır. Üstelik bu saldırı halkın tamamını, ülkeyi ve bölgeyi hedef alan büyük bir emperyalist saldırıyla kolkola yürümektedir. Sendikaların tabanı ve örgütlü mücadele güçleri aşınmıştır, tavanları ise işçi düşmanlarının (ve en iyimser değerlendirmeyle işçi sınıfının akılsız titrek dostlarının) elindedir. İlerici yurtsever sol güçler, işçi sınıfı sosyalizmi, siyasal gücünden ve toplumsal etkisinden çok şey yitirmiştir. Bugünkü tarihsel koşullarda görev, işçi sınıfı hareketinin diri ve örgütlü odaklarına, mücadeleci işçi havzalarına güç vermek, işçi sınıfı hareketinin acil gündemine sahip çıkmak, ilerici yurtsever sol güçlerin ve işçi sınıfı sosyalizminin buralardan hareketle taş taş örülmesine öncülük etmektir.
 
1 Mayıs 2013’de yeni bir 1 Mayıs geleneğini başlatmak üzere kolları sıvama çağrısı yapmalıyız!
 
Kıdem tazminatı hakkının gasbedilmesine karşı, işsizliğe karşı, taşeron düzeninde çalıştırılmaya karşı, iş güvenliği için, çalışma saatlerinin kısaltılması için, sendikal örgütlenme hakkına sahip çıkmak için, emeklilik haklarımızın korunması ve geliştirilmesi için, işçi düşmanı–halk düşmanı–ülke düşmanı AKP hükümetinin acilen yıkılması için 1 Mayıs bayraklarımızı işçi havzalarından yükseltelim!
 
1 Mayıs geleneğini görev savma ve kolaycılık şampiyonlarının elinden kurtaralım!

1 MAYIS 2013

DÖNEMECİNDE

TÜRKİYE,

BÖLGE VE DÜNYA

 

1 Mayıs yıldönümleri, ülke ve dünyada siyasal ve toplumsal durumun değerlendirilmesi ve işçi sınıfı hareketinin gündemindeki siyasal görevlerin tartışılması açısından elverişli zamanlardır. Durumun vaat ettiği nesnel olanaklar ve tehlikeler, buradan türetilecek siyasal ve toplumsal talep ve hedefler, meydanlara çıkan işçi kitlelerinin sıcak hareketliliği içinde tartışılarak bir yıla yayılacak toplumsal enerjinin devşirilmesi umulur.
 
1 Mayıs 2013 bu açıdan özel bir dönemeç olarak görülmelidir. Ülke, bölge ve dünya koşullarında birbirine dolanan pek çok düğüm, bu yıldan başlayarak zincirleme sonuçlara yol açacağa benzemektedir.
 
Dünya koşullarından hareket edilirse, ilk vurgulanması gereken, kapitalist sistemin (kısa erimde istikrarın geçici ve kısmi de olsa geri dönüşüyle aşılamayacak) tarihinin en derin ekonomik krizlerinden birine gömülmekte olduğu gerçeğidir. Görünür geleceğin ufkunda sermaye sahipleri açısından karlılık ve büyüme, işçi sınıfı ve emekçi kitleler açısından ise refah ve sosyal güvenlik umudu en azından bir kuşak için kaybolmuş görünmektedir.
 
Kapitalizmin ekonomik krizinin böylesine olağan dışı derinleştiği koşullarda,  sermayenin büyüme yetersizliğinin büyük sermayelerin tahribiyle aşılabildiğini ileri süren teoriler, 20. yüzyılın büyük küresel savaşlarıyla doğrulanmış gibidir. Gerçekten de son aylarda hızlanan olaylar, bir kez daha tek tek kapitalist devletler ve devletlerarası ittifak grupları arasında eşitsiz gelişmelerin doğurduğu savaş risklerinin hızla büyüdüğünü gösteriyor. Savaş ve siyasal zor seçeneklerinin hem ulusal hem de uluslararası ölçekte sahne önüne çıkması, zora dayanan gasp ve açık soygun girişimlerinin ekonomik mekanizmaların yerini almakta olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Emperyalizm çağında kapitalizmin artı-değer sömürüsü ve ve sermaye birikim mekanizmalarının savaşları ve uluslararası ilişkileri de içeren “siyasal zor” tarafından tayin edilmesinin kurala dönüştüğü, işletme ve ülke pazarı düzeyindeki örtülü ekonomik sömürü mekanizmalarının ise istisnai ve ikinci dereceden bir önem  düzeyine düşmekte olduğu anlaşılıyor. Ekonomik sömürünün kısıtlanması için savaşım veren sendikaların açmazı ve güçten düşüşü bu gözlemlerin bir başka açıdan doğrulanmasıdır.
 
Bölge koşullarına bakıldığında, dünya çapındaki gelişmelerin doğrulandığı düşünülmelidir. “Büyük Orta-Doğu” coğrafyasında, “Uzak Asya”da, Arktik dairesinde, Latin Amerika’da ve nihayet Avrupa’da, tarihin akışı hızlanmış görünmektedir. Latin Amerika’da emperyalizmin çatışmalı fay hatlarından nisbeten uzaklığın sağladığı kısmi ve geçici muafiyet sayesinde, sol ve anti-emperyalist yükselişin emperyalizmin direnciyle tam boy bir sınanma yaşamadan ileri adımlarını atmaya devam ettiği gözleniyor. Avrupa’da işçi sınıfı, istisnalar bir yana bırakılırsa, yakın tarihinin en geniş ölçekli ancak en apolitik seferberliğini bir arada sergiliyor, bu durum ise sermayedar sınıfların yönelişlerinde sergilenen ve yukarda açıklanan “zamanın ruhu” ile açıkça çelişiyor. Emperyalist tekeller siyasallaşırken ve militan bir militarizme yönelirken, Avrupa işçi sınıfı pasifist, politik iktidar seçeneğinden uzak duran bir konuma yerleşiyor. Uzak Asya coğrafyasında Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti hızla silahlanmakta ve Batı Emperyalizmi’nin askeri politik tehditleri karşısında zaman kazanmaya çalışmaktadır. Sosyalist sistemin bu eski kalıntıları, sosyalizmin toplumsal ilerlemenin bayrağı olduğu bir çağın meşruiyetinden yoksun duruşlarını milliyetçi siyasetle dengelemeye çalışmaktadır. Çin kapitalizmin ekonomik restorasyonu siyasetiyle kendi rejiminin toplumsal temellerinin zayıflamasına mahkumdur ve milliyetçiliğin bu zayıflamayı ne ölçüde telafi edeceği belirsizdir. Kore DHC ise askeri gücü ile ideolojik siyasal önderliği arasında bir dengesizliğin zaafını taşımaktadır.
 
Ülke koşullarına bakıldığında ise, dünya ve bölge koşullarına sadece Batı Emperyalizminin çıkarları açısından yaklaşan, gericiliğin ve yobazlığın temsilcisi bir otokratik rejim tehdidiyle yüzyüze olduğumuz anlaşılıyor. Türkiye sermayesi, son Uludağ Ekonomik Zirvesi’nden yansıdığı üzere, ülke içindeki artı-değer sömürüsünden sermaye birikimi yaratma umudunu yitirmiş, beklentisini Batı emperyalizminin büyük Orta-Doğu coğrafyasında kendisine vaat ettiği petrodolar ve kara para sermayesiyle bütünleşerek yeni yağma ve pazar arayışları doğrultusunda otokratik rejim arayışı arkasında saf tutma biçiminde kurgulamıştır. Bu beklenti, Uludağ Ekonomik Zirvesi’nde ve AKP yandaşı medya çevrelerinde “barış”, “Kürt sorununun çözümü”, “istikrar”, “refah”, “zenginleşme” gibi ışıltılı söylemlerle propaganda edildi. Yeni otokratik rejimin gölgesinde bu beklentinin sınırları ötesinde büyüyen bir Türkiye biçiminde satışa çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Sabancı Holding’in şefi Güler Sabancı’nın yeni rejimde Kürtlere “yatırım” ve “kardeşlik” vaadi yanı sıra İsrail ile ilişkilerin resmen düzelmesinden duyduğu sevinci dile getirmesi ve Büyük Orta-Doğu coğrafyasında herkese barış müjdelemesi, Türkiye İhracatçılar Meclisi sözcüsünün “iç siyasi istikrar” ve otokrasi liderliğinde Orta-Doğu’ya huruç söylemini tamamlamaktadır. Bu söylemler, büyük sermayenin Türkiye gerçekliğinden koptuğunu doğrulamaktadır. Ülke içinde baskı rejimi ve diktatörlük, ülke içinde ve dışında savaş, kan ve gözyaşı vadeden bir siyasetin böylesine tersyüz edilerek sunulması, bu siyasetin taşıyıcısı olan sınıfın, işbirlikçi sermayedar sınıfının toplumsal temellerine yönelik bir saldırının meşrulaşmasının ön koşullarını da bir araya getirmektedir.
 
1 Mayıs 2013 barışın, bağımsızlığın, sömürüsüz ve  savaşsız bir dünyanın  ülkede ve dünyada emperyalizme ve işbirlikçilerine meydan okuyarak gerçekleşebileceğini, işçi sınıfının ve halk güçlerinin bu doğrultuda harekete geçmeye hazır olduğunu kitlesel biçimde göstermenin  dönüm noktası olmalıdır.

 

27 Ekim 2012 Cumartesi

SABRİ ÜLKER’İN ARDINDAN:

BADEM GÖZLÜ
BİR KÖRÜN ÖYKÜSÜ
 
TÜSİAD’ın kurucu üyelerinden Sabri Ülker’in ölümünün ardından, gerici basının yazıcı tayfası şark usulü abartılı ağıtlar yaktı.  Yazılarıyla kendini yerden yere atanlar, dizlerini dövenler, baygınlık geçirenler zihnimizin unutkanlığına oynuyor, bilincimizi kirletmek için çabalıyor.

“Büyük işler yaptı” deniyor, “muhteşem sosyal sorumluluklarının pek görünür olmasını istememiş”, “hayatının merkezine parayı değil, başı okşanmadık sahipsiz bir yetimin kalmaması prensibini koymuş”.

“Mümin duruşu, para ve pulun getirmesi muhtemel tahribatı engellemiş”.

“Müslüman bir işadamının nasıl olması gerektiğini ders kitaplarına girecek türden göstermiş”. 

Aksini düşünmeye meyledecek olanlara ise hemen “Allah”ın ağzından yanıt yetiştiriliyor: “Allah mülkünü dilediğine dilediğince verir”.

Kırım’dan Ekim Devrimi’nden kaçan bir ailenin evladı… Yaşadığı ülkesinde açlık ve sefaletle savaşan halkına ihanet eden , sahip olduğu toprakları değilse bile servetinden kaçırabildiklerini İstanbul’a taşıyan bir babanın çocuğu… Köklerini çok kolay terk eden bir babaya yakışıyor. Soyadı Berksan (İbrani kökenine atfen Bergson’a yakıştırılmış bu soyismi almış olduğu tahmin edilebilir), ama 20 yıl sonra bisküvi markası olarak meşhur edeceği Ülker soyismi uğruna soyismini de gömlek gibi çıkarıp terk ediyor. Günümüzün milli şefinin hamisi “Ülker” de İbrani köklerine çok yabancı değil, Ülker takımyıldızının Yahudi mitolojisinde kutsal kabul edildiği biliniyor.

Dindar ve muhafazakar olarak meşhur, kendisine servet kazandıran markaları kadar dindar ve muhafazakar kimliğinin de bir marka değeri olduğu anlaşılıyor.  Ancak bu yoksulların dindarlığına benzemiyor, küçük hesaba, “kuruşa değer vermeye” dayanan  pek Yahudice bir hesap kitap işi dindarlık onunkisi… Marx’ın atıf yaptığı “Yahudi sorununun” üzerinde kitap yazılacak bir örneği…

Ülker’in başka vasıfları da meşhur: Babadan devralınmış komünizm düşmanlığı, 1960’larda Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde komando yetiştirme faaliyetlerinde finansör olarak rol almasıyla devam ediyor. İlk ülkücü reisleri besleyenlerden, ilk faşist tedhişçileri yetiştirenlerden biri… Markalarından biri de “Besler”, "faşist çeteleri besler" olarak okunması gerekiyor… Karşılıksız da değil yaptıkları, 1970’lerde, işçi hareketinde yükselmenin yaşandığı dönemde, Topkapı’daki fabrikasında DİSK’e geçmek için örgütlenen kendi işçilerinin üzerine ülkücü komandoları saldırtıyor. 1960’larda ülkücü komandoları besleme faaliyetlerinin “uzak görüşlü bir yatırım” olduğu anlaşılıyor.

1970’lerde terör eylemlerinde kullanılıp 1980’lerde cunta tarafından terk edilen sokak faşistlerine sahip çıkacak ve onları parayla beslemeyi sürdürecek kadar sadakatli ve kendine güvenli bir sermayedar olarak, faşizmin o zaman perde arkasında mevzilenmiş Fetullah Gülen, Galip Erdem, Erol Kılınç gibi elebaşlarını da himaye etmiş olması manidar…

Sabri Ülker’in sendika düşmanlığı 2000’lerde de devam ediyor: Şok marketlerini satın aldığında da işçileri Tez-Koop İş sendikasından istifa ettirmek için gangster patronluğun bütün yöntemlerine başvuruyor.

Bir eli AKP milli şefinde, öbür eli ASAM şefi Ümit Özdağ’ı finanse ederek MHP’de, Fethullah Gülen hareketiyle de her zaman içli dışlı… Örnek bir TÜSİAD patronu olarak eski MHP’li Taha Akyol tarafından “rol modeli” olarak parlatılıyor.

Ülker takımyıldızı içinde yer alanlardan bir yıldız, Merope, mitolojiye göre tanrılara eş olmayı reddedip Sisyphus ile evleniyor, faniler arasına katılıyor. Sisyphus efsanesi, bu TÜSİAD sermayedarının kutsal markasının karşıtını oluşturuyor. Karşıtı, Ülker işçilerinin 35 yıllık öyküsünde bulunabilir.

26 Ekim 2012 Cuma

İŞÇİ SINIFI SOSYALİZMİNİN BİRLİK VE ÖRGÜTLENME YÜRÜYÜŞÜ: YENİDEN BAŞLAMAK


İşçi sınıfı sosyalizminin birlik ve örgütlenme yürüyüşüne yeniden başladığımız bugünkü koşullarda kadrolarımızın ve dostlarımızın netleşmesi gereken politik başlıkların ilki acil siyasal görevlerimizdir.

Acil siyasal görev tanımı, bir işçi sınıfı partisinin siyasal hedeflerini, bu hedeflere uzanan siyasal çizgisini açıklayan ve duyuran programatik belgelerindeki kilit kavramlardan biridir. Lenin 1900’ler başlarındaki Rusya koşullarında, Rusya sosyal demokratlarının RSDİP için acil siyasal görev tanımını iki madde olarak yaptığını açıklıyor: “Otokrasinin devrilmesi” ve bunun sonucunda elde edilecek “siyasal özgürlüğün kazanılması” .

Acil siyasal görev sosyalist iktidara yönelik siyasal devrim sürecine geçişin ön koşullarını yaratan devrimci görevlerin tanımıdır. Acil siyasal görevleri başarmaya yönelik ilk devrimci adımları atamadan, işçi sınıfı siyasal iktidarı ele geçiremez, sosyalizmin inşasına girişemez. 1900’ler başlarındaki Rusya koşullarında RSDİP acil siyasal görevlerini demokratik devrim stratejisi çerçevesinde tarif ediyordu.
Acil siyasal görev  siyasal devrim sürecine geçişin ön koşullarını yaratan ve hedefleri bakımından devrimci nitelik taşıyan görevleri kapsar, ancak görevlerin başarılması ayaklanma ve darbe gibi siyasal zor ağırlıklı taktik ve yöntemlere dayanabileceği gibi, seçim, genel grev ve barışçıl kitlesel gösteriler gibi nisbeten barışçıl taktik ve yöntemlere de dayanabilir; çoğu durumda gerçekleşen ve başvurulan taktik ve yöntemlerin özel tarihsel ve toplumsal koşullar tarafından belirlenen somut bir bileşimi söz konusudur. Şubat 1917 Rus devriminde Rus sosyal demokrasisinin acil siyasal görevlerinin başarılması (çarlık otokrasisinin yıkılması ve siyasal özgürlüğün kazanılması) ayaklanma ve kitlesel gösterilerin bir bileşimine dayanarak mümkün olmuştur. 1979 İran devriminde monarko-faşist Şahlık rejiminin yıkılması benzer bir seyir izlemiş, ama kitle gösterilerinin etkisiyle barışçıl niteliği ağır basmıştır.

Acil siyasal görevlerin başarılması, partinin gündemine sosyalist devrime geçişe ilişkin yeni acil görev tanımlarının yapılması zorunluluğunu taşır. Lenin RSDİP içinde Nisan tezleriyle bunu yapmıştır.

Türkiye’de 2009 koşullarında işçi sınıfı partisinin acil siyasal görevleri: İşbirlikçi rejimin yıkılması, bağımsızlığın kazanılması, emperyalizmin (askeri üsleriyle,  siyasal ve ekonomik ayrıcalıklarıyla) ülkeden kovulması, bağımsızlığın kazanılmasıyla demokratik halk iktidarının kurulmasıdır.

1900’lerin başlarında, RSDİP içinde acil siyasal görevlere dair programatik belgelere direnç, bu hedeflere tereddütle ve kuşkuyla yaklaşma, proletaryanın siyasal görevlerini arka plana atıp ekonomik mücadeleyi öne çıkarma veya siyasal görevlerin kapsamını dar ve kısıtlı olarak ele alma, işçi sınıfının bağımsız partisini örgütleme amacını “başkasının sözlerini tekrarlama” (ezber) olarak nitelendirme, işçilerin mücadelesini ekonomik mücadeleye indirgeme, işçi sınıfı siyasetini liberaller ile ittifak yapan aydınlara emanet etme biçimlerinde dışa vuruluyor.  Bu eğilim Credo, Raboçaya Mysl gibi yayınlarda dile getiriliyor.

Lenin, parti program ve kararlarına aykırı görüşlerin savunulduğu bu dönemi, “Rusya Sosyal Demokrasisi, kendi kendini inkar etmeye kadar varan bir sallantı ve kuşku döneminden geçmektedir” diye tasvir ediyor. Bu dönemin özelliği, parti içindeki ve çevresindeki unsurlar tarafından işçi sınıfı hareketi ile sosyalist düşünce arasındaki bağların koparılmasıdır, ekonomik mücadeleyi yürütmek için işçilere yardım edilse de, bir bütün olarak hareketin sosyalist hedeflerini ve siyasal görevlerini  işçilere anlatmak için ya hiç çaba gösterilmemekte veya  hiç mertebesinde az çaba harcanmaktadır; işçi mücadeleleri ekonomik taleplerle sınırlandığı için, sosyalist düşünce bu mücadeleden kopmakta ve hükümete karşı siyasal mücadele de aydınlarla sınırlanmaktadır.

Türkiye’de 1960’larda ve 1970’lerde TKP ve TİP içinde egemen eğilim işçi hareketini sendikal taleplere ve sendikacılara teslim etmek ve sınırlamak yönünde olmuştur. Bu yıllardaki sendikalizmin kaynağında yatan TİP ve TKP içindeki bu tavır ve politik çizgiydi. İşçi sınıfını politika-dışı tutmaya yönelik Türk-İş çizgisine tepki olarak örgütlenen DİSK’in kuyusunu kazan, altını boşaltan, giderek DİSK’i sosyal demokrat sendikacılara teslim eden ve 12 Eylül darbesine direnmeden boyun eğdirten de bu sendikalist politik çizgidir. 1980 sonlarından bugüne KESK’i de aynı yola sokan bu sendikalist politik çizgidir. Nihayet bugün Türk-İş dahil sendikacılığı bir bütün olarak yenilgiye ve tasfiyeye sürükleyen de aynı sendikalist çizgidir. Siyasal talep ve hedefler için mücadeleyi aydınlara teslim etme ve sınırlama eğilimi, 1960’larda TİP parlamentarizmine, 1970’lerde CHP kuyrukçuluğuna, 1980-90’larda sol-liberal aydın kuyrukçuluğuna, nihayet bugün AKP –CHP takipçiliğine dönüşmüştür. Sendikal hareket içinde sınıf siyasetinin güçlenmesi ve etkili olması için çabalayanlar (TSİP, Sorun  Dergisi çevresi, K.Bayrak, Proleter    Devrimci Duruş, Yürüyüş, vs.) bölünmüş ve kısmi etkinlik kurabilmiştir. TKP-Gelenek ise kendisini aydın hareketi merkezli bir kent küçük-burjuvazisi hareketi olarak sınırlamıştır. Lenin’in işaret ettiği kendini inkar etme, işçi hareketiyle sosyalist düşünceyi birbirinden koparma eğilimleri son 50 yılımıza damgasını vurmuş, bugünkü tasfiyeciliğin temelini oluşturmuştur.

1960’lardan bu yana hareketimizde egemen olan kendini inkar, sallantı, politik program ve çizgimizden kuşku duyma eğilimini doğuran koşullar, reformist –sol liberal parlamentarizm, sendikalizm, devrimci siyaseti işçi sınıfına kurmaylık eden parti olmaksızın yürütülen bir narodnik terörizme indirgeme, devrimci-demokrat siyasetin reddinden siyasetin toptan reddine kayma, yerelcilik, partisiz ve programsız bir propaganda ile yetinme, yenilgi ve demoralizasyon yıllarında ideolojik öz-güven kaybıdır. Sonuç hareketimizin bütününü etkileyen bir tasfiyecilik eğilimi olmuştur. Tasfiyeciliğin yıkıntıları altında ayakta kalan unsurlar, Lenin’in deyişiyle, “hareketin yalnızca bir yönüne yoğunlaşma” eğilimi göstermektedir. Tasfiyeciliği doğuran koşullar, hareketin yoğunlaştıkları her bir yönünü teori mertebesine yükseltme, pratik darlığı teorileştirme çabası içindedir. Komünist ve işçi hareketinin tarihinde teşhir edilmiş ve yenilgiye uğratılmış marksizm dışı veya marksizmden sapma niteliğindeki bayatlamış düşünceler ve tezler, ideolojik ve politik mirasımızın eleştirisi görünümü altında yeniden moda haline getirilmekte ve tasfiyeciliği teorileştirme çabalarına dolgu malzemesi yapılmaktadır. Bu çabaların sonucu, komünist ve devrimci hareketin işçi sınıfıyla bağlarının zayıflaması, sosyalist düşünce ile işçi hareketinin ayrı nehir yataklarında akması tehlikesini yaratması olmuştur. Mevcut sosyalist ve devrimci kimlikli legal grup ve çevreler (en tipik örnek olarak TKP-Gelenek, EMEP, ÖDP, Çatı Partisi, İSP, SDP, SEH, DSİP, İKP) bu tasfiyecilik rüzgarı doğrultusunda küçük-burjuva sosyalizminin yörüngesine sürüklenmekte, revizyonist, troçkist, narodnik geleneğin tezlerinden yararlanmakta ve işçi sınıfından kopuk eylemler zemininde işçi sınıfının ve demokratik kitle hareketlerinin gerisinde mevzilenmektedir. Bu akım, küçük burjuva sosyalizminin sekterlik, reformizm, oportünizm, liberalizm gibi özellikleriyle şu veya bu ölçüde lekelenmiştir.

Hareketimizin ideolojik siyasal temeli, işçi sınıfı sosyalizmidir, işçi sınıfı hareketiyle sosyalist düşüncenin birliğini temsil eder. Hareketimiz, işçi sınıfımızın ileri unsurlarını, sosyalist düşüncenin taşıyıcısı aydınları, başta yurtsever halk güçleri ve ezilen kürt emekçileri olmak üzere demokratik hareketin en iyi ve tutarlı temsilcilerini, çıkarları bağımsızlıktan yana olan anti-emperyalist zümre ve tabakaları bu birlik ekseni etrafında parti ve cephe düzlemlerinde örgütlemeyi hedefler, bu doğrultuda hareketin bir bütün olarak çıkarlarını, nihai hedeflerini gözetir, siyasal ve ideolojik bağımsızlığını korur.

İşçi hareketinin sosyalizmden kopması, işçi hareketinin kimlik ve güç yitirmesine, yüzeyselleşmesine, yenilgiye sürüklenmesine, kaçınılmaz olarak burjuvalaşmasına, burjuvaziden bağımsızlığını yitirmesine yol açmıştır. Bugünkü Türkiye işçi hareketi, bu nedenle “kuyrukçu” ve “ayakçı” olmuş, kendi kurtuluşuna ihanet eder ve kurtuluşu bireysel olarak burjuvazinin tek tek veya kolektif temsilcilerinin insafına, inayetine, arap çöllerindeki seraba terk eder konuma düşmüştür.

Lenin’in şu açıklaması, tarihimizin son 50 yılında kesin olarak doğrulanmıştır: “Bütün ülkelerde, işçi sınıfı hareketiyle sosyalizmin birbirinden ayrı olarak varolduğu, her birinin kendi yolundan yürüdüğü bir dönem olmuştur; bütün ülkelerde bu ayrılık hem sosyalizmi hem de işçi sınıfı hareketini zayıflatmıştır. Bütün ülkelerde ancak sosyalizmin işçi sınıfı hareketiyle kaynaşması, her ikisi için sağlam bir zemin yaratmıştır”. Bugün burada tarif edilen noktadayız. Lenin bu bağın her ülkede, “tarihsel olarak, özgün bir biçimde, yer ve zamanın hüküm süren koşullarıyla uyum içinde evrimleştiğine” işaret ediyor ve birleşmenin zor bir süreç olduğuna, çeşitli kararsızlık ve kuşkuların bu sürece eşlik ettiğine dikkat çekiyor.

1 Temmuz 2012 Pazar

ÜLKE VE DÜNYA GÜNDEMİ

EMPERYALİST YAĞMA SİYASETİ VE SURİYE DÜŞMANLIĞI


Suriye ve İran düşmanlığı siyasetinin belirtileri savaş kışkırtıcılığı doğrultusunda gelişmeye devam ediyor. Bu siyaset, emperyalist merkezlerden yakın coğrafyaya ve ülkemize yayılıyor, ABD, AB ve NATO, Katar ve Suudi Arabistan’daki petrodolar zengini emir ve şeyhler ve Türkiye’yi yöneten gerici faşist zümre bu siyasetin ana mihrakları olarak öne çıkıyor. Başbakan Erdoğan, Suriye halkı adına konuşma yetkisi varmış gibi haddini bilmez açıklamalar yaparak komşu ülkenin içişlerine müdahaleye heves ediyor, ülkemizi Suriye halkına karşı bir terör üssüne çeviriyor. Özel hastanelerde ve beş yıldızlı otellerde barındırılan, pasaportsuz ülkemize sokulduğu ve hükümet tarafından finanse edildiği ve silahlandırıldığı anlaşılan El-Kaide’ci çapulcu paralı askerlerin ortalıkta cirit attığı gözleniyor. Suriye’yi etnik, mezhepsel ırkçı çatlakları kanırtarak bölme siyasetiyle Tayyip Erdoğan komşu ülkede dökülen kanların, öldürülen masum insanların baş sorumlusu olarak sivriliyor. Şam ve Halep sokaklarında halk Türkiye Başbakanı’nı “çocuk katili” olarak lanetliyor.

Atlantik ittifakı çerçevesinde Suudi ve Katar hükümetleri eliyle beslenip silahlandırılan ve terör eylemleri için Suriye’ye sevkedilen, kimine göre Libyalılar veya Afgani’ler olarak anılan seyyar çeteler, 1978 sonrasında ilerici Afgan hükümetlerini destabilize etmek ve yıkmak için yürütülen yeşil kuşak karşı-devrimciliğinin geleneğini devam ettiriyor. Afgan karşı devrimcilerinin 1978 sonrasında devrimci Kabil hükümetini yıkmak için Pakistan’da üslendikleri, Afganistan içindeki gerici aşiret ilişkilerinden ve Suudi Vahabi ve Pakistan’lı yabancı unsurlardan beslendikleri, zamanında ABD ve Çin tarafından desteklendikleri ve yönlendirildikleri, El-Kaide ve Taliban örgütlerinin bu zeminden türediği biliniyor. Karşı-devrimci kirli savaş, Afganistan Demokratik Halk Partisi iktidarının yıkılması sonrasında hem Afganistan’ı hem de kirli savaşa üs oluşturan Pakistan’ı yıllar süren ve bugün hala devam eden etnik gruplar, aşiretler ve mezhepler arası çatışmaların bataklığına çevirmiş, her iki ülke gericiliğin, askeri diktatörlüğün, kanlı bir terörizmin ve yabancı işgalinin pençesine sürüklenmişti. Aynı çetelerin, ABD işgali sonrasında Irak’ta mezhep çatışmalarında binlerce masum insanın katledilmesinde ve bu yolla Irak yurtsever direnişinin kırılmasında, geçen yıl Libya’da Kaddafi’nin hunharca katledilmesinde ve Libya’nın emperyalist yağmacıların eline düşmesiyle sonuçlanan askeri operasyonlarda rol oynadığı biliniyor. Şimdi seyyar gerici terör çeteleri emperyalizmin hizmetinde bu defa Suriye halklarına karşı savaşa sevkediliyor. Geçmişte Afganistan’a karşı Pakistan’ın oynadığı rol bu sefer Türkiye’ye öneriliyor, Ziya Ül Hak despotunun yerine ise Tayyip Erdoğan hazırlanıyor.
RİYAKARLIK İKLİMİNİN MADDİ TEMELLERİ
 

Tayyip Erdoğan’ın Suriye düşmanlığı siyasetinin başlangıcının, İsrail ile masaya oturarak uzlaşması ve Müslüman Kardeşler hareketinin siyasette önünün açılması taleplerinin Baas hükümeti tarafından reddedilmesi sonrasına denk düştüğünü, bizzat Beşar Esad’ın açıklamalarından, işte tam da bu ortamda öğreniyoruz. Bu taleplerin aslında ABD’nin talepleri olduğu, Tayyip Erdoğan’ın ise sahibinin sesi olduğu bellidir. Siyonizmin tescilli ve ödüllü temsilcisi olduğu halde Siyonist politikalarla uyumunu riyakar şovlarla saklamaya çalışan Tayyip Erdoğan’ın hangi toplumsal iklimin çocuğu olduğu sorusu burada önem kazanıyor. Bu sorunun yanıtı, AKP hükümetinin Suriye düşmanlığı siyasetinin maddi temellerinde aranmalıdır.
Petrodolar zenginleri, Suriye’nin komşularına Suriye’ye saldırıda rol almaları için büyük paralar saçıyor. Kirli pazarlıkların, Irak işgali öncesinde AKP hükümeti ile ABD arasında yapılan pazarlıkları andırdığı bizzat Katar Başbakanı Hamad bin Casim’in açıklamalarından anlaşılıyor. Pazarlıklarda on milyarlarca doların konuşulduğu, Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil Arabi’nin bile, kişisel olarak, dağıtılan paralardan 50 bin dolar pay talep ettiği aynı açıklamalardan öğreniliyor. Ürdün’ün 3 milyar dolar talep ettiği , ayrıca devasa inşaat ihaleleri istediği, Lübnan’da üslenen çetelere her ay için 5 milyon dolar verildiği haberleri havada uçuşuyor (Irak işgali öncesinde Türkiye’ye ABD tarafından 1 milyar dolar dolar önerildiği de anımsanmalıdır). Paralı askerliğin ve ABD ile suç ortaklığının tarifesi de böylece aşağı yukarı belli oluyor.
ABD’nin suç ortaklarına roketatarlar, havan topları, mayınlar, vs. silah ve cephaneleri, telsiz ve istihbarat olanaklarını temin ettiği de kendilerine Suriye Ulusal Konseyi denilen grubun açıklamalarından anlaşılıyor. Tayyip Erdoğan’ın riyakarlık siyaseti ve Suriye karşıtı terör eylemlerine yataklık yapması bu maddi temeller üzerinden anlaşılabilir. Emperyalizmin Suriye düşmanlığı siyasetinin bir tür sömürgecilik yatırımı olduğu, silah ve para olarak verilenlerin bir getiri hesabıyla bu işe tahsis edildiği, verilenlerin kar payını da içeren bir bedelinin olacağı ve bu bedelin belirli vadede birileri tarafından ödeneceği de öngörülebilir.
SIRTLAN PAYI İÇİN YARIŞMA VE SAVAŞ KIŞKIRTICILIĞI

Emperyalizmin yağma sofrasına oturmaya ve aslan payından arda kalacak kırıntılara tebelleş olmaya hevesli çok sayıda sırtlan adayının son haftalarda peşpeşe ortaya çıktığı ibret verici tarihsel gelişmelerle yüzyüzeyiz. Sırtlan payı için birbiriyle yarışmaya soyunan güç odaklarının arasına Kürt ulusal demokratik hareketinin temsilcisi grupların da katılmaya eğilim gösterdiği anlaşılıyor. Kürt hareketinin sözcülerinin “büyük siyasete” yüz kızartıcı yönelişi, pro-emperyalist taktikleri ve Kürt halkının kendi geleceğini belirleme hakkından vazgeçme iradesinin açıkça görünür hale gelmesi, ayrı bir yazının konusu olarak ele alınmayı hak ediyor. Ancak geçerken altı çizilmelidir, Kürt hareketinin bütün temsilcilerinin emperyalizmin ve sömürgeciliğin yanında konumlanışı, bir yandan bu hareketin artık topyekün gerici bir nitelik kazanmasının ve Kürt halkının çıkarlarını temsil yeteneğini terk etmesinin belirtisidir, öte yandan bu yeni konumuyla Kürt hareketi artık halkları birbirine kırdıracak bölgesel bir savaşın sorumluları arasında yer almaya aday olmaktadır. Amanos dağlarındaki son karanlık saldırı, eğer PKK tarafından örgütlendiyse, AKP hükümetinin Suriye’ye yönelik savaş planlarına PKK tarafından bahane yaratılmak istendiğini doğrulamaktadır. Gerek AKP gerekse PKK, sırtlan payı için giriştikleri “büyük siyaset” ekseninde bölge halklarını kaos ve savaşa elele sürüklemektedir.

AKP lideri Tayyip Erdoğan, sırtlan payı için giriştiği “büyük siyaset” yaklaşımını “sıfır sorun” söylemiyle birleştirdiğini öne sürmekte, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu Kemalist hükümetlerinin “yurtta barış dünyada barış” politikasını bu eksende eleştirerek terk ettiğini açıklamaktadır. Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın doğru ve yerinde saptamasıyla, AKP hükümetinin Suriye’de kaos ve savaş kışkırtıcılığına soyunması hayalcidir ve Türkiye halklarının çıkarlarına ters düşmektedir. Osmanlı’yı yıkıma sürükleyen ve Osmanlı halklarını emperyalist savaş girdabında kırdıran Enver Paşa örneğini izleyen AKP lideri Erdoğan’ın “büyük siyaseti” Türkiye halklarının çıkarına değilse hangi toplumsal güçlerin çıkarınadır?

Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti, özel çıkarlarını emperyalist sermayenin bölgedeki sömürgeci emellerine hizmet etmeyle birleştiren bir zümrenin sözcüsüdür. Bu zümre, TÜSİAD başta olmak üzere bir dizi büyük sermaye tekelinin yağmacı ve sömürgeci niyetlerinin temsilcisidir. Türkiye halklarının sırtına kene gibi yapışmış olan büyük sermaye, kendi ülkesine yabancılaşmıştır, kendisi semirten ve büyüten burjuva cumhuriyet rejiminin yasal çerçevesini ve sınırlarını artık kendi çıkarlarına engel olarak görmektedir.
BÜYÜK SERMAYENİN YAĞMA PLANLARI VE YENİ REJİM HEDEFİ

TÜSİAD merkezli büyük sermaye tekelleri, büyümesi önündeki engelleri aşabilmek için artık ulus-devlet kabuğu içinde ücretli iş gücünü ucuzlatmak gibi önlemlerle yetinemiyor. Kapitalizmin küresel sermaye akımlarıyla bütünleşmiş bu asalak ve gerici toplumsal zümre, ülke içindeki işçi sınıfını sömürmekle alabileceği yolun bittiğini görerek açıkça yağmaya, sömürgeciliğe yöneliyor. 2000’li yıllarda hızlanan kamu işletmelerinin özelleştirilmesi siyaseti bu yönelişin bir ifadesiydi. Bu deniz de bittikten sonra şimdi sırada, ülke topraklarının yabancılara satışı, 2B yasasıyla ormanların özelleştirilmesi, Anadolu ve Trakya’daki su kaynaklarının ve maden yataklarının gözü dönmüş bir hırsla yağmalanması, kentsel dönüşüm yoluyla emekçiler barındıkları yoksul kent mahallelerinden sürülerek kentsel rant alanlarının sermaye açılması, sağlıkta dönüşüm yoluyla sağlık hakkı yok edilerek ve eczanelerde muayenehanelerde varlığını sürdüren kent küçük burjuvazisi buralardan sürülerek sağlık hizmetlerinin büyük sermayeye denetimine teslimi, Kerkük-Musul petrol yataklarının emperyalist petrol tekelleriyle ve Barzani aşiretiyle elele Irak’tan koparılıp gasbedilmesi, Kaddafi devrilerek Libya petrol yataklarından pay alınması vs. gündemdedir. Bu yağma girişimlerinin bazen düpedüz hırsızlık biçimlerine dönüştüğü örnekler basına sık sık yansımaktadır (örneğin Basra’da elektrik üreten bir Türk şirketine ait 3 mavnanın her ay 5 milyon dolardan fazla değerde petrolü çaldığı Irak Başbakanı Maliki tarafından açıklanmıştı). 

Musul ve Kerkük’te petrol ve doğal gaz içini kovalayan sermaye grupları arasında sadece petrolcülerin olmadığı, tekstilcilerin, inşaatçıların, nakliyecilerin, kuyumcuların, banka ve ticaret sermayesinin de bu işlerde dahli olduğu bilinmektedir.
50 bini aşkın ihracatçının temsilcisi olarak konuştuğunu belirten Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı M. Büyükekşi, “iç denizlere göre üretilmiş yelkenliyle okyanusta maceraya atılmak yerine, okyanus şartlarına uygun dayanıklı bir gemi yapılması gerektiğini” vurgulayarak yeni anayasal rejim beklentisini veciz biçimde dile getirmektedir. 

Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, yağma ve sömürgecilik siyasetinde sırtlan payı peşinde koşanlar sadece Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresindeki asalak zümre değildir. Küresel sermayeyle bütünleşmiş büyük sermaye tekellerinin tamamı bu siyasette kendi çıkarlarının temsilini ve sözcülüğünü görmektedir. Koç, Sabancı, Çukurova gibi TÜSİAD’a dahil geleneksel büyük sermaye tekellerinin tamamı bu siyasetin içindedir. Yeni rejim arayışı, burjuva cumhuriyetinin kurucu ilke ve ideolojisinden uzaklaşma, laikliğin ve yurtta barış dünyada barış siyasetinin terk edilmesi, ulus-devlet sınırlarının sorgulanır olması, eyalet başkanları ve en tepede bir tür padişah tarafından yönetilen yeni federal devlet amacı, yağma ve sömürgecilik stratejisinin siyasal ifadesi olarak belirmektedir.