7 Kasım 2011 Pazartesi

İĞNEDEN İPLİĞE ZAM SINIRSIZ, ÇALIŞANA YÜZDE ÜÇ


AKP iktidarı, 12 Haziran 2011 seçimlerinden sonra iğneden ipliğe özellikle de en temel gereksinimlere zam üstüne zam yaparken çalışanların ücretine ancak ve ancak %3’lük bir zam yaparak kimin iktidarı olduğunu bir kez daha gösterdi. Sermaye güçleri çalışana yapılan zamların bu denli aşağılarda tutulmasına sevinirken geniş emekçi yığınları bir kez daha hayal kırıklığına uğrayarak seçimler sırasında yaptığı yanlışlığın bedelini ödemekle karşı karşıya getirildi. Karşı karşıya getirildi diyoruz; çünkü AKP, seçim öncesi yaptığı propaganda ile sanal bir gelecek kurgulayarak geniş halk yığınlarının büyük bir bölümünün gözüne kül üfürdü ve oyların %50’sini alarak üçüncü kez iktidar koltuğuna oturdu.

AKP, hiç kuşku yok ki, seçimler sırasında iktidar olmanın olanaklarını sonuna kadar kullandı ve biz yurttaşların kesesinden propagandalar yürüterek baskın bir seçim çalışması yürüttü. Bu dönemde sindirilen sindirildi, sindirilemeyenlerin de etkisiz hale getirilmesi için iktidarca yoğun çaba harcandı. Özellikle de yazılı ve görsel basın üzerinde iktidarın yarattığı yoğun baskı sonuç verdi ve basın AKP’nin değirmenine hız kesmeksizin su taşıdı. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa referandumu sonucu değiştirilen Anayasa’nın 25 maddesi de iyi kullanılarak kısa sürede idari ve yargı alanında değişikliklere gidilerek AKP gücüne güç kattı. Sözde demokrasinin sınırları genişletilecekti ama AKP referandumdan istediği sonucu alır almaz demokratik hak ve özgürlükler üzerinden tam anlamıyla bir saldırıya geçti.

Seçim sonuçlarının da belli olmasından sonra zaten otomatiğe bağlanan zamlar bu kez otomatiğe bağlanmanın da dışına çıkılarak neredeyse keyfiliğe dönüştü. Oysa ne çalışanların ücretlerine zam söz konusuydu ne de üreticilerin ürettikleri mallara. Özellikle büyük kentlerde bulunanlar için ulaşım zamları neredeyse iki üç ayda bir yapılırken diğer hizmetlere de zam üstüne zam bindirildi. Elektriğe ve doğalgaza yapılan zamlarla da iktidar her şeyin üstüne tüy dikmiş oldu.

Çalışanların sendikal örgütleri ise olup bitenler karşısında ne yazık ki, elleri kolları bağlı durumdaydılar. Özellikle kamu çalışanları açısından durum tam anlamıyla göstermelik olmaktan ve kandırmacadan öte gitmeyen bir durumdu ki, burada da görüşmelere iktidar yanlısı bir memur sendikası katılabiliyordu. Sonucun belirlenmesinde ise iktidarın söz sahibi olduğu bir hakemlik söz konusuydu. Dolayısıyla da iktidarın bu durumda köşeye sıkıştırılması söz konusu değildi. Zaten kamu emekçilerinin yasal zeminde grev ve toplu sözleşme hakkı olmadığı için bir yaptırımı da yoktu. Durum bu olunca da iktidarın aklından geçen rakam ne ise o verilecekti çalışanlara. İşçilere gelince; işçilerin büyük bir bölümü zaten sendikasızdı. Önemli bir bölümü hem kayıt dışı çalışıyordu hem de sosyal haklardan yoksun durumdaydı. Sendikalı olanlar ise 12 Eylül faşist yasaları yüzünden eli kolu bağlanmış, işçilerin haklarını alabilmeleri için grev yapabilme olanakları bile neredeyse ellerinden alınmış durumdaydı. İşçiler greve gitseler bile durum değişmiyor, patron istediği gibi işçiler çalıştırmaya devam ettiği için üretim devam ediyordu. Hem bu yolla patron kimi işinden atacağını da görmüş oluyor, sonuçta da hak arayan işçiler birer ikişer kapının önüne konularak hak arayan işçilerden de kurtulunmuş oluyordu. Sonuç olarak işçiler cephesinde de AKP iktidarının tekerine taş koyacak bir örgütlülük gelişip serpilemiyordu. Dolayısı ile meydanı boş bulan iktidar istediği gibi zam kararları alırken ücretlere de devede kulak bir zam yaparak işin içinden çıkmış oluyordu.

Ücretlere yapılan zamlar, içinde yaşadığımız durumlar nedeniyle kitleler arasında gerektiği kadar ses getirmedi. Çünkü bir yandan ülkede üstü örtülü bir savaşın sürmesi ve onun yarattığı hava, diğer yandan Van depremi hemen herkesin dikkatinin bir başka yöne yoğunlaşmasına nedendi. Bu olgulardan yararlanan iktidar da meydanı boş bulduğu için istediği gibi at oynatabiliyordu. Üstelik iktidarın bütün bunlardan daha da önemli bir Anayasa hazırlama işi vardı. Anayasa ile ilgili başlatılan çalışmalar mecliste grubu bulunan partilerin de katılımı ile devam ettiriliyor, Meclis Başkanı Cemil Çiçek gidişten memnun sözümona demokrat demeokrat açıklamalar yaparak kamuoyunu uyutmak için damarına uyutucu zerk ediyordu. O Cemil Çiçek ki, 3 Kasım günü yaptığı basın toplantısında Anayasa çalışmaları ile ilgili bilgi veriyor, hemen her çevrenin görüşlerinin alınacağı iletisini vererek “ileri” demokrat görünmeye de özen gösteriyordu. Bir sürü dernek, sendika saydıktan sonra Anayasa hazırlanmasında cemaat örgütlerinin de görüşlerinden yararlanılacaktır diyebiliyordu. Yani Cemil Çiçek, yapmaya çalıştıkları Anayasa için tarikat örgütlerinin de düşüncelerini alacaklarını açıkça dile getiriyordu.

Tarikat örgütlenmeleri dernek falan değildir. Bunlar din eksenli anlayışlar çerçevesinde bir araya gelmiş ve aralarında asla demokratik işleyişin olmadığı örgütlenmelerdir ki, bunların Anayasa hazırlanmasında etkilerinin olması gerektiğini söylemek elma ile armutu toplamaya kalkmaktır.

Yazımızın konusu zamlardır. Çalışan yığınlar son zamlarla iyice çökertilmiştir. Oysa ücretlerine yapılan zamlar ise yok sınırındadır. Bu nedenle geniş halk yığınlarının iktidarın yaptığı zammı sineye çekmesi söz konusu olmamalıdır. Eğer kendileri için yaşamsal olan konularda hiç sesini çıkarmayan yığınlar söz konusuysa bilinmelidir ki, AKP iktidarı ve onun başı Bay Tayyip ensemizde daha çok boza pişirecektir. Ya ayağa kalkacak bunlara dur diyeceğiz ya da yapılanları sineye çekip beyaz bayrak çekeceğiz. Onurlu insanlara beyaz bayrak çekmek yakışmayacağına göre AKP’nin zamlarını ve yapılan ücret zammını kabul etmemek için ayağa kalkacak iktidarı yaptıklarının altında bırakacağız.

Durum ortada, başka da bir yolumuz yoktur.

TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)

DEPREM YARDIMI


Van’da deprem oldu ya, herkesin üstüne bir iyilik, bir iyilik çöktü ki sormayın. 7’den 70’e herkes Van’a bir şeyler göndermek için ellerinden geleni yapıyor. Tıpkı 17 Ağustos 1999 depremindeki gibi Van’a yardım yağıyor. 17 Ağustos 1999 depremini ve daha sonraki Bolu, Düzce depremini anımsayanlar bilir. Gönderilen yardımlar plansız ve programsız gönderildiği için ekmek ve giysi dağları oluşmuş, daha sonra çürüyen ekmek dağları ve işe yaramaz giysilerden oluşan çöplükler oluşmuştu. Buradan da anlaşılmıştı ki, deprem yardımları ile ilgili hazırlıksızdık. Bu yüzden de gereksinme duyulan şeylerden çok gereksinme duyulmayan öteberi gönderildiği için hem taşıma masrafları hem de gereksiz israfa ve zaman harcanmasına neden olunuyordu.

Van depreminde de aynısı yaşanıyor. Bölgeye yardım yapmak isteyen kendisi için gerekmeyen şeyi kolileyip yallah gönderiveriyor. Öğrendiğimize göre gönderilen şeyler depoları doldurmuş durumda. Yetkililere göre bir süre daha böyle yardım sürdürülürse koyacak yer kalmayacak VAN’ın üç yıllık gereksinimini karşılayacak bir birikme söz konusu olacaktır. Hoş, gönderilenlerin çoğu tıpkı 17 Ağustos 1999 depreminde olduğu gibi çöp dağlarına dönüşecek kimsenin işine yaramayacak. Bu yüzden de yetkililerin aklı başında bir açıklama yapmalarında zorunluluk var. Bugün için deprem bölgesindeki yurttaşlarımıza en gerekli şey neyse onun gönderilmesi için yetkililer kalem kelam açıklama yapabilirler. Yardım yapmak isteyenler de bu çağrıya uygun olarak davranır ve ne zaman israfına ne de diğer israflara gerek kalmadan kampanya yürütülmüş olur.

Gerçekler bu iken doğru dürüst uyarı yapılmıyor, yardım yapmak isteyenler de ellerinin altında ne varsa yallah gönderiyorlar deprem bölgesine. Yetkililer bu konuda hiç seslerini çıkarmıyor. Ne denli yardımsever bir halk olduğumuzun propagandasını yapmak için yardım kampanyasını pompaladıkça pompalıyorlar. Gerçekten de yardım kampanyasının bile nasıl yürütülmesi gerektiğine dair aklı başında bilgilendirmeler yapılmasında yarar var. Bu yapılmazsa yardım diye gönderilen şeylerin çoğunun bir işe yaramayacağı da iyi bilinmelidir. Salt ne yardımsever bir millet olduğumuzu kendi kendimize propaganda edip durmanın yararı yoktur. Kendi kendimizi kandırmayalım. Nasıl bizlerden deprem vergisi olarak alınan vergiler iktidarın yarattığı bütçe açıklarına gittiyse ve de bunu hiç yüzü kızarmadan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek açıklama yürekliliğini gösteriyorsa bölgeye yapılan gereksiz yardımların da bundan çok farkı yoktur. Daha önceki yazımızda belirttik. Adapazarı ve Düzce’den örnek vererek. Depremde evleri hasar görenler; kendilerine yaptırılan konutlara taşınırlarken hasar gören evlerini cilalayıp, boyalayıp öğrencilere kiraya verdilerse, bu konuyla ilgili yetkililerden de çıt çıkmadıysa oturup düşünmek gerekiyor. Kimileri var ki, bir deprem olsa onca can kaybına neden olacaklar sonra da Van depremi olunca ellerine ne geçtiyse kolileyip bölgeye gönderecekler. Böyleleri ve bu duruma göz yuman iktidarlar oturup bir düşünmeliler ve yardım çığırtkanlıklarının ne kadar içi boş olduğunun ayırdına varmalılar.

Demek istediğimiz yardımlar tabi ki yapılsın ama planlı, programlı ve gereksinimler göz önünde bulundurularak yapılsın. Yoksa önemli olan bizlerin ne kadar yardımsever olduğumuzun bilinmesi değildir.

Kurban Bayramı dolayısı ile yine reklam panolarında kimi vakıfların açıklamalarını görüyoruz ve tepemiz atıyor. İnsani Yardım Vakfı bir afiş yapmış ve yurttaşlara çağrıda bulunmuş. Afişte kurbanlık bir koyun, yanında bir çocuk, afişin yazısı şu: ‘BİR KURBAN KADAR YAKIN’ afişteki okla gösteriler ülke adları şöyle: Filistin, Somali, Patani, Pakistan, Bosna, Haiti. Ha unutmadan söyleyelim. Kurban bedeli 350 TL. olarak belirtilmiş. Buradaki anlatım bozukluğu ayrı bir felaket ama asıl felaket bu dinci örgütlenmelerin tıpkı Deniz Feneri’nde olduğu gibi ülkemiz insanının omuzlarından inmeyecekleri.

Bu tür konularda dinci örgütlenmeler gerçekten de oldukça deneyliler. Onlar biliyorlar ki, eğer yardım toplanacaksa bu da en kolay felaketler üzerinden yapılabilir. Sonra bu toplanan paraların nasıl deve edileceğine dair de bir hayli deneyim edinmiş bu tür örgütler. Bu yüzden de tıpkı Deniz Feneri üstünden nasıl şirketlere para akıtılmışsa bu tür yapılar üzerinden de kolaylıkla bu iş yapılabilir. Sonuç olarak ülkemiz doğal felaketler üstünden sizlerin duyarlılığınızı istismar edecek olan bu örgütler üzerinden yardım etmek gibi bir gaflete kimse düşmemelidir.

Yardım yapmak isteyenler için daha açık ve güvenilir adresleri her zaman için bulmak olasıdır.


TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)

30 Ekim 2011 Pazar

HİKMET KARAHAN HAYATINI KAYBETTİ

Hamburg - DİSK-Kimya-İş genel yönetim kurulu eski üyesi, TSİP kurucusu ve TKP (B) eski MK üyesi Hikmet Karahan hayatını kaybetti.

12 Eylül darbesi sırasında yoğun işkence gören ve sergilediği direnişle de bilinen Hikmet Karahan (Süleyman) 19 Ekim 2011 akşamı Hamburg kentinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Hamburg Kürt Halk Meclis Başkanlığı yürüten Karahan’ın ölüm haberini duyanlar Hamburg Kürt-Alman Kültür merkezine akın etti. Karahan’ın naşı yapılacak olan cenaze töreninin ardından doğum yeri Karakoçan’a gönderilecek. Karahan için Kürt-Alman Kültür Merkezinde de hafta boyu toplantılar, taziye ve anma etkinlikleri düzenlenecek.

ANF NEWS AGENCY

GÖZALTINA ALINANLAR SERBEST BIRAKILSIN !




ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ
BASIN ACIKLAMASINA CAGRI
Yüksel Caddesi
İnsan Hakları Anıtı Önü
29 Ekim Ctesi Saat:17.30
Ankara
YETTİ ARTIK!
Adına “KCK Operasyonu” denilen garabet zirvesinde, oglu Cihan Deniz’den 24 gun sonra Ragıp’ı da gozaltina aldilar.
Ayşe’yi gozaltina alamadılar. Çünkü Ayse’yi çoktan yitirdik. Ama öyle gözüküyor ki, mümkün olsa, onu da tutuklayacaklardı !
Cunku bu ulkenin sosyalistlerini sindirmeye yonelen “Devrimci Karargâh”, Kürtleri ve onların özgürlük talepleriyle dayanisma içerisinde olanları sindirmeye yönelen “KCK” harekâtları gösteriyor ki iktidar, bu ülkede haksızlıklara “Hayır” diyen herkesi er ya da geç demir parmaklıkların gerisine tıkarak ve mümkün oldugu kadar çok orada tutarak susturmaya, sindirmeye kararlı.
Ragıp Zarakolu… Yayıncı, yazar, insan hakları savunucusu, arkadaşımız, yoldaşımızdır… Ve O, “terör” kavramı ve çağrıştırdıklarıyla ilintilendirilebilecek son kişidir…
Ragıp Zarakolu’nu gözaltına aldılar… Büşra Ersanlı Hoca’nın hemen ardından…
Recep Tayyip Erdoğan’ın cebinde 1400 kişilik bir “tutuklanacaklar” listesinin bulunduğundan söz ediliyor. Her bir şehit cenazesinin ardından, gerekçe dahi gösterilmeksizin gözaltına alınacak, tutuklanacak, uzatmalı bir yargılama süreci boyunca hücrelerde tutulacak 1400 kişi. İktidarın elinde 1400 rehin.
Boynumuzun borcu olsun: İlan ediyoruz ki, sizler en sonuncumuzu tutuklayana dek bu meydanlarda baskılara, haksızlıklara, hak ihlallerine karşı tepkimizi haykırmaya devam edecegiz…
En sonuncumuzu aldiktan sonra susturabileceksiniz bu sesi ancak.
O zaman alın “İleri demokrasi”nizi, yakanıza iliştirin.
Bütün muhalif seslerin susturuldugu bir “ileri demokrasi”, olsa olsa bakanlarınızın, bürokratlarınızın, müteahhitlerinizin, ideologlarınızın, “yaka süsü” olur ancak…
İşte bu kararlılıkla ve Cemal Süreya’nin dizeleriyle avazımız çıktığınca haykırıyoruz:
“Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek degil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
iste o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”
TUTUKLAMA TERÖRÜNE SON!
YA İNSAN AVINA SON VERİN YA DA HEPİMİZİ TUTUKLAYIN!
RAGIP ZARAKOLU VE BÜŞRA ERSANLI İLE DİGER TÜM TUTUKLANANLAR DERHAL SERBEST BIRAKILMALIDIR!

29 Ekim 2011 Cumartesi

DÜNYA DEVRİMCİ SÜRECİNDEN

PARTİSİZ İSYANCILIK VE KOMÜNİST SOL:
YUNANİSTAN ÖRNEĞİ

Yunanistan’da yürütülen kitle mücadelelerinin Mücadeleci İşçiler Cephesi (PAME) tarafından savunulması sayesinde, devlet mahfillerinde örgütlenmiş bir provokasyon planı engellendi. Halkın mücadelesinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngören provokasyon planı Yunanistan Komünist Partisi (KKE) tarafından teşhir edildi.

KKE Merkez Komitesi organı günlük “Rizospastis” gazetesinde açıklanan plana göre “Hükümet, Syntagma meydanında sıradan yurttaşların katıldığı bir hareketi, bu amaçla kullanmaya yeltendi”. ‘Partisiz İsyankar Yurttaşlar’ olarak anılan bu hareket, Yunan işçilerinin grev ve gösterilerini şiddet yanlısı olarak suçluyor ve kendi hareketlerini barışçıl bir mücadele biçimi olarak ayırt ediyordu. Öngörülen senaryoya göre maskeli bireylerden, futbol taraftar gruplarından, gece kulüplerinden kiralanmış serserilerden ve benzer lumpen mekanizmlardan devşirilmiş toplulukların sözümona ideolojik nedenlerle PAME ile çatışması tasarlanıyordu. 48 saatlik genel grev öncesi haber alınan bu plan uyarınca polis zor kullanmaya mecbur bırakılmış izlenimi yaratılarak grevcilere ve göstericilere karşı şiddete başvurma fırsatını kullanacaktı. Polisin amacı PAME örgütünü şiddetle özdeşleştirmek, böylelikle sıradan örgütsüz isyancı hareketin sınıf hareketinden ve siyasal partilerden özellikle de KKE muhalefetinden uzak durmak istediklerini göstermekti. “Rizospastis” gazetesinde yayınlanan bir yazıya göre Europol (Avrupa polisi) muhbirlere yaklaşımı ele aldığı 2002 tarihli bir belgede, provokatif muhalif gösterilerin örgütlenmesini ve gösterilere polis tarafından sızmayı öngörüyordu. Bu plan Yunan polisi için de geçerliydi.

KKE parlamento grubu hükümete verdiği bir soru önergesinde, medya tarafından kullanılan bir video bandının görüntüleri üzerinde durdu: Görüntülerde, ellerinde demir çubuklar bulunan bazı bireylerin ayaklanma bastırmayla görevli polis birlikleriyle müzakereler yürüttüğü, daha sonra aynı kişilerin ellerinde demir çubuklarla polis eşliğinde parlamento bahçesine girdikleri görülüyordu. Video görüntüleri, güvenlik örgütlerinde işleyen bazı mekanizmalarla belirtilen olaylarda yer alan bazı unsurların arasındaki ilişkilerin kanıtıydı. KKE milletvekilleri, soru önergelerinde hükümet üyelerinin anılan olaylar ve kişiler hakkında bildiklerini sorgulayarak, örgütlü halk hareketine karşı polisin baskı kurmasına yönelik mekanizmaları açıklamasını ve parlamentoya bu konularda bilgi vermesini talep etti.

30 Haziran 2011’de KKE Merkez Komitesi Genel Sekreteri Aleka Papariga bu konuda bir basın toplantısı düzenleyerek, anılan provokasyon planları konusunda hükümeti suçladı.

Papariga’ya göre planın politik hedefi, beşinci kol faaliyetleriyle bir yandan halkı korkutarak taleplerinden vazgeçirmek, direnmekten alıkoydurmak, öte yandan işçi-halk hareketini ezmek için gerekli koşulları yaratarak özellikle mücadele biçimi olarak grevlere saldırmaktı. Bu planın belgesel kanıtlarının ve video görüntülerinin altını çizen KKE Genel Sekreteri, polis tarafından örgütlenmiş görünen ve polis mekanizmalarına dahil olduğu anlaşılan maskeli bireylere, lumpen unsurlara, serserilere, aşırı sağcı sendikacılara işaret ediyordu. Papariga’ya göre, burjuva devleti elbette bu tür unsurları içerir ve benzer başka özel mekanizmalara ve servislere de dayanır, devletin ve devlete paralel mekanizmaların varolduğu komünistler tarafından iyi biliniyor; devletin resmi organları bu mekanizmaların işlerine yaradığını düşünüyor ve gizli tutmayı tercih ediyor.
 
Hükümet Syntagma meydanındaki çok sesli ama politik hedefleri belirsiz hareketi kendi amaçları için kullanmayı uygun buluyordu. Bu hareketin çok sayıda sıradan, partisiz ve gerçekten mevcut kriz koşullarına tahammülü tükenmiş isyankar eğilimleri olan yurttaşları kendine çektiği kabul edilmelidir. Hükümet Syntagma meydanındaki bu zeminin barışçıl bir mücadele biçimini temsil ettiğini ve grevlerle birleşen devrimci gösterilerin “şiddet eğilimine” karşı bir seçenek olduğu görüşünü alttan alta yaymaya çalışıyordu.

Provokasyon planından 48 saatlik genel grev öncesi haberdar olduklarını açıklayan KKE Genel Sekreteri, Genel Grev sırasında yürüyüş kollarının Syntagma meydanında buluşmasının amaçlandığını, bu buluşma sırasında PAME üyeleriyle “İsyankar Yurttaşlar” arasında bir çatışma senaryosunun konuşulduğunu, maskeli unsurların, serserilerin PAME üyeleriyle karşı karşıya getirilmesi yoluyla bir çatışma çıkarılacağını, böylece polisin çatışan grupların arasına girme bahanesiyle Syntagma meydanına müdahale etme fırsatını bulacağını, bu sayede meydanda buluşan emekçi kitleleri kırıma uğratacağını öğrendiklerini açıkladı. Planlanan provokasyon, PAME örgütünü şiddetle özdeşleştirmeyi, “partisiz isyankar yurttaşların” işçi sınıfı hareketinden özellikle de KKE gibi partilerden uzak durmayı istediğini kanıtlamak amacını gözetiyordu. PAME eğer provokasyon yoluyla kan dökülmesinden uzak durmayı seçerse, bu defa da salon entelektüeli bazı sol-kanat aydınlar tarafından “düzenle bütünleştiği” suçlamasına hedef olacaktı. Plandan haberdar olan KKE, PAME içindeki taraftarlarını durumdan haberdar etti. Hep beraber Syntagma alanında olma hakkının savunulması veya hükümetin provokasyon planına boyun eğilmesi arasında seçim yapılması gerekiyordu.

Genel grev hareketlerinde başarının greve başlama saatlerinde değil, bir gece önce işyerleri ve limanlarda gerçekleşen eylemlerde garantilendiği biliniyordu. PAME eylemlerinde kitlesel katılımın, gösterici kitlenin büyüklüğünün, işçi sınıfının geleneksel mücadele taktiği olduğunu bilerek davrandı. Düzenle mücadele eden işçi sınıfının gücü ve silahları, kitleselliğinde yatar. İşçi sınıfı, düşman için elverişli silah ve yollara başvurma tuzağına düşmekten uzak durmayı daima tercih eder, grev, örgütlü eylem ve politik hedefleri gözetme araçlarına yaslanarak kitlesel mücadeleyi öne çıkarır. PAME bunu yaptı.
 
Papariga provokasyonlara karşı kitle hareketini savunduğu konuşmasında şu görüşleri savundu:

"KKE provokatörlerle ve polis mekanizmalarıyla nasıl mücadele edileceğini iyi bilmektedir. Polisten ve provokatörlerden korkmuyoruz. Bizi ilgilendiren, polisin planlarına alet olmamaktır. En önemlisi, provokasyon planlarının teşhir edilmesidir. Bundan böyle, gösterilerin kimlerle ve nasıl yürütüleceğine karar verecek olan halkın kendisidir. Provokasyon belgelerini burada açıklıyoruz. Her yerde provokasyon gördüğümüzü ve halkın girişkenliğini görmezden geldiğimizi iddia edenleri bu belgelerle yanıtlıyoruz. Provokatörler için elkitabı yayınlayan Europol (Avupa Polisi) belgelerine dikkat çekiyoruz. Bu belgeler, muhbirliği ve provokatörlüğü meşrulaştırmaktadır, maskeli polis görevlilerinin devrimci eylem ve gösterilere kışkırtıcı ajan olarak sızmasından sözetmektedir. Provokatör ajanların rolü, deneyimsiz ve iyi niyetli gençlerin kışkırtıcı ve politik hedefleri bakımından zararlı eylemlere çekilmesidir. Emekçi halk, “ya terörizm ya pasifizm” dayatmasına boyun eğmeyecektir. İşçi sınııfına, bütün mücadele biçimlerine başvurarak sınıf hareketini geliştirmeye devam etmeleri çağrısını yapıyoruz. Sermayenin saldırısını kitlesel işçi sınıfı mücadelesini büyüterek göğüslemeyi başaramazsak, mücadele düzeyimiz geriye düşecek ve bu gerileme yıllar boyu devam edecektir.”

24 Ekim 2011 Pazartesi

ANTİ-EMPERYALİST SAFLAR NEDEN BİRLEŞMELİ?


Geç kapitalizmin son yıllarının genel görünümü, emperyalizmin dizginlerinden boşanmış bir saldırganlık, savaşa dayalı yayılmacılık ve ekonomik buhranlarla içiçe geçmiş kutuplaşmalar ekseninde kızışan paylaşım çatışmalarıyla belirleniyor. Kapitalizmin büyük patronu ABD, Bush döneminde dış politikasına damgasını vuran yayılmacı, stratejik bölgeleri egemenliği altına almayı amaçlayan ve çok taraflı uluslararası hukuka dayanan mutabakat yerine tek taraflı güce dayanan bir çizgiyi dayatıyordu. AB içinde öne çıkan Fransa-Almanya mihveri, Rusya, Çin gibi büyük güçler de görünüşte farklı ama özünde benzer bir dış politikayı daha sinsi biçimlerde izliyor. Nihayet Türkiye, Gürcistan ve Polonya gibi ikinci dereceden aktörler de emperyalist kutuplara yanaşma yarışında aynı dış politikaların dümen suyunda yol alıyor. Emperyalist devletlerin ve dümen suyundaki işbirlikçilerinin son dönem dış politikaları, Balkan, Kafkas, Ortadoğu ve Asya halklarına kan ve gözyaşı ile bedel ödetiyor.

Solda özellikle liberalizmin etki alanındaki çevrelerde son zamanlara dek yaygın olarak paylaşılan ve savunulan bir analiz, yürürlükteki emperyalist dış politikayı ABD’de yönetimi ele geçirdiği varsayılan ve Bush-Cheney ikilisinde temsil edilen bir “çete” ile ilişkilendiriyordu. Bu analizin bir uzantısı olarak Türkiye’de de emperyalist saldırganlığın işbirlikçisi olarak tebarüz eden AKP hükümeti, ülkeyi emperyalist bir savaşa sürüklemenin başlıca sorumlusu olarak gösteriliyordu.

Bu analizin başlıca handikapı, emperyalist savaş taraftarlığının, ABD’de olsun Türkiye’de olsun, egemen sınıfta ve temsilcisi olan politik-askeri zümrede yatan çıkar ve mutabakat ortaklığını gözardı etmesidir. Kapitalist sistem içinde İkinci Büyük Savaş sonrası elde ettiği ekonomik hegemonya ile kıyaslandığında bugün aslında daha geri bir ekonomik konum işgal eden ABD’de yönetici sınıfın askeri-siyasal gücüne yaslanarak olası rakiplerine karşı emperyalist paylaşım emellerini korumak ve geliştirmek istemesi doğrultusunda stratejik bir mutabakata sahip olduğu gözlerden kaçmıyor. Türkiye’yi yönetenlerin kah acze düşmüş devletlerin ve halkların başı üstünde uçuşan bir akbaba rolüne soyunarak, kah sille yemiş, köşeye sıkışmış veya yere düşmüş mağdur komşularına yardım ediyor pozları atarak bu emperyalist stratejiyle ortaklığı gözetmesi ise, Türkiye’deki egemen büyük sermaye sınıfının ve temsilcisi askeri-siyasal zümrenin görünüşteki gergin ve çatışmalı ilişkilerinin arka planında, çıkar ortaklığına dayanan bir mutabakat sağlandığına ve AKP hükümetini aşan bir sınır-ötesi role soyunduğuna işaret ediyor. Rolün önde gelen adayı AKP’dir ancak başta Ordu üst bürokrasisi olmak üzere diğer adayların da yedek kulübesinde ısındırıldıkları ve sahaya ABD adına çıkmak için can attıkları bellidir. Yedeklerin tımar edilmesi ve hizaya getirilmesi ise bu gibi işlerde adetten olmaktadır.

İnşaat şirketleri, projelerini hayata geçirirken malzeme, işçiler gibi lojistik ihtiyaçları için bir şantiye alanına ihtiyaç duyar. Benzer biçimde devletler de büyük askeri operasyonlar için elverişli bir harekat üssüne ihtiyaç duyar. Napoleon Bonaparte’ın feodalizmi yıkan Fransız burjuvazisi adına Doğu Avrupa, Rusya ve Doğu Akdeniz seferlerine hazırlanırken harekat alanı olarak henüz ulusal birliğini sağlamamış İtalya’yı seçtiği bilinir. Orta ve Doğu Avrupa’ya ve Akdeniz’e açılan konumuyla İtalya, 1800’lerin başında Napoleon Bonaparte’ın sefer harekat alanı olarak hedef alınmış, Fransız orduları Roma üzerine yürüyerek İtalya’yı işgal etmiştir.

Büyük sermaye şirketlerinin ve orduların kolkola büyüyen “sınır ötesi rolleri”, ABD ile Türkiye’nin sıkça sözü edilen “stratejik ortaklığının” maddi temelidir. Bu temel, dünyayı ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu yakın bölgeleri devasa yıkımların eşiğine getirmeye adaydır. Türkiye, İran üzerinden Asya seferine hazırlanan ABD emperyalizminin işgal şantiyesi ve harekat alanı olarak hedeftedir. Bu koşullarda, emperyalizme karşı devrimci bir başkaldırıyı hedefleyecek örgütlü bir barış hareketinin inşa edilmesi her zamankinden fazla önem ve aciliyet kazanmaktadır.

Bugün ittifak etmesi gereken güçleri karşı karşıya getiren yanlış politikalar, tutarlı bir barış hareketine olan ihtiyacın önünde engel olarak dikilmektedir. Bu yanlış politikaların bir yanında, Kürt ulusal demokratik hareketinin belirleyiciliği altındaki lafta barış söylemli siyaset bulunuyor. PKK siyasetinde ve kuyrukçularında ifadesini bulan bu yanlış çizgi, barış siyasetini emperyalist büyük güçlerin hakemliğine emanet etmeye meylediyor, Kürt ulusal demokratik hareketinin esas hasmını Türk Arap ve İran halkları ve devletleri düzleminde tanımlıyor, Batı emperyalizminin ana mihraklarını potansiyel veya fiili müttefik gibi değerlendiriyor. Emperyalist güçlerin ve NATO’nun himayesinde barış siyaseti izlenemeyeceği, emperyalist güçlere karşı dünya halklarıyla birleşmeyi gözetmeyen bir halkın kendi geleceğini belirleme hakkından vazgeçmiş sayılacağı, kendi ayağına kurşun sıkmış olacağı aşikardır. Orta-Doğu coğrafyasında halkların özgürlüğü emperyalizme karşı komşu halklarla birleşmekten geçer. Silahının namlusunu birbirine yükseltenlere karşı çağrımız, “silahlarınızın namlusunu emperyalist güçlere doğrultun!” olmalıdır.

İttifak etmesi gereken güçleri karşı karşıya getiren yanlış politikaların diğer yanında, Türk devleti yanında saf tutan ve kürt-düşmanı şoven-milliyetçi siyaseti sürdüren lafta anti-emperyalist söylemli siyaset bulunuyor. Kürt ulusal-demokratik hareketine karşı saldırgan ve şoven bir çizgiyi savunan bu siyasetin destekçileri arasında Düzen Partisi’nin Kemalist kalıntıları, milliyetçi-faşist ordu ve devlet bürokrasisi temsilcileri, MHP, DSP, CHP unsurları bulunuyor. Emperyalizme yaranma ve büyük güçlerle ortaklık arayışı çabalarında Kürt ulusal-demokratik hareketi ile rekabeti esas alan Düzen Partisi bu nedenle anti-emperyalist bir ittifak siyasetinin ve bu siyasetin kaçınılmaz gereği olan adil ve demokratik bir barış hareketinin önünde engeldir. Düzen Partisi güçleriyle ittifak arayışından vazgeçemeyen ve Türk-şoven-milliyetçiliğinin yedeğine düşen İşçi Partisi, bu siyasetin bukağısını parçalamadığı sürece aynı engelin bir parçası olarak kalacaktır.

İttifak etmesi gereken güçleri karşı karşıya getiren yanlış politikaların bir başka köşesinde ise, işçi hareketi, demokrasi güçleri ve Türkiye sosyalist hareketi yer alıyor. Sendikalar ve işçi hareketi gündelik öz çıkarlarının savunulması düzleminde bile olsa (kıdem tazminatlarının gasbedilmesi, sendikal hakların baskı altına alınması vs.) emperyalizme karşı saf tutma bilincinden uzak gözüküyor. Demokrasi güçleri (işçi sınıfı, küçük-burjuvazi, ordu orta alt kademeleri) anti-emperyalist safların birliği ve hedefleri konusunda berraklıktan uzak gözüküyor. Türkiye sosyalist hareketinin bugün için ağırlıklı unsurları da (TKP, ÖDP, EMEP, Halkevleri, BDP etrafındaki unsurlar vs.) emperyalizme karşı bir ittifak cephesinin kurulması için gerekli siyasal hedef ve ilkelerden (ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı, NATO, AB, ABD karşıtı tutum vs.) uzak gözüküyor.

Anti-emperyalist safları birleştirme zorunluluğu tutarlı bir barış hareketine olan ihtiyacın gerçeğe dönüşmesinin temel koşuludur.

18 Ekim 2011 Salı

AKP NEDEN KAPATILMALI?



AKP şaibeli bir parti. Düzen Partisi (Ordu ve Yargı yüksek bürokrasisi, CHP ve MHP, geleneksel Kemalist akım mensupları) AKP aleyhine birkaç yıl önce Anayasa Mahkemesi’nde bir kapatma davası açmıştı. İddianamenin özü ve sınırı, bu partinin cumhuriyet rejiminin temellerinden biri olan laiklik ilkesine karşı faaliyet yürüttüğü suçlamasından ibaretti. AKP’nin kapatılmasına dair dava, zamanlaması bakımından gecikmiş, AKP’nin şaibe kaynaklarının bütününü dikkate almaması bakımından eksik bir iddianame ile gündeme gelmişti. Düzen Partisi’nin tutarsız, mütereddit, korkak girişimi, Anayasa Mahkemesi’nin hukuksal açıdan aynı ölçülerde tutarsız, mütereddit, korkak kararıyla sonuçlandı: AKP rejimin temellerinden biri olan laiklik ilkesine karşı faaliyetlerin odağı olarak mahkum edildi ancak bu mahkumiyetin gerektirdiği yaptırım uygulanmadı, para cezasıyla yetinildi.

Düzen Partisi’nin gecikmiş, eksik, ürkek ve ikircikli girişimi, hükümet partisi AKP’nin kapatılmasıyla doğacak rejim krizinin emperyalizme ve gericiliğe karşı kitlesel muhalefeti tetiklemesinden duyulan egemen sınıf korkusunu yansıtıyordu. Kitle mücadelesinin gelişmesinden ve siyasal bunalımın derinleşmesinden hep çekinmiş olan Düzen Partisi, AKP’nin temsil ettiği halk düşmanı emperyalist çıkarlarla uzlaşmayı gözeten, hukuksal açıdan ucube görünüşlü bir kararla yetinmeyi seçti.

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olarak tescil etmesi bir yana, bu partinin cumhuriyet rejiminin temel ilkelerinden birine karşı olmasına rağmen kapatılmaması, son birkaç yılda AKP’nin Bonapartist bir diktatörlük rejimini tesis etmeye yönelik karşı saldırısının yolunu açtı. Karşı saldırı bugün rejimin tepe noktalarının, Cumhurbaşkanlığı’nın, yargı, polis, akademi ve ordu üst bürokrasisinin AKP tarafından ele geçirilmesine, Anayasal rejimin temel ilkelerinin değiştirilmesi aşamasına vardı. Rövanşist güçler, 2011 yaz sonunda artık 1908-1923 burjuva demokratik devrim sürecinin temel kazanımlarını, laik burjuva cumhuriyetini tasfiye etmeyi hile ve zor dahil bütün yöntemlerle dayatıyor.

“AKP neden kapatılmalı?” sorusu ise güncelliğini korumaya devam ediyor. Bu sorunun sahibinin bundan böyle Düzen Partisi olmadığı anlaşılmıştır. AKP kapatılmalıdır! Ancak kapatma kararı, Yargıtay Başsavcısının iddianamesindeki sınırlı suçlamayla yetinilerek değil, AKP’nin Türkiye halklarına ve cumhuriyet rejimine karşı işlediği bütün suçların dökümünün yapıldığı devrimci bir iddianameyle hayata geçirilebilir. Böyle bir iddianameyi yazacak, takip edecek ve sonuçlandıracak irade, Türkiye halklarının devrimci- cumhuriyetçi- yurtsever iradesi olacaktır.

AKP kapatılmalıdır, çünkü işçi sınıfına karşı işlenmiş ekonomik ve sosyal suçların sorumlusudur: İşsizlik Sigortası Fonu’nun sermayeye peşkeş çekilmesi, Ulusal İstihdam Stratejisi başlığı altında işçi sınıfının bugünkü ve gelecek kuşaklarının yarım yüzyılının çalınması, Özelleştirme Yönetmeliği’nin kapalı kapılar ardında hazırlanması, cumhuriyetin iki üç kuşağı boyunca emekçi halkın alınteriyle kurulmuş ve çalıştırılmış devlet işletmelerinin özelleştirilerek emperyalist yabancı sermayeye ve işbirlikçi ortaklarına peşkeş çekilmesi, Türkiye’nin bugünkü sermaye birikimini yaratmış işçi kuşaklarının kazanılmış emeklilik ve sosyal güvenlik haklarının gasbedilmesi, işçi ücretlerinin düşürülmesi, güvenceli ve insanca çalışma taleplerine karşı kölelik koşullarının dayatılması, sendikal hak ve özgürlüklerin baskı ve zor kullanılarak çiğnenmesi gibi uzayan bir suç listesi, AKP’nin işçi düşmanı sabıka kayıtlarını oluşturuyor.

AKP kapatılmalıdır, çünkü emeğiyle üreten geniş halk kitlelerine karşı işlenmiş ekonomik ve sosyal suçların sorumlusudur: Eczacıların, hekimlerin, mühendislerin, fındık, şeker pancarı, tütün, süt, çay vs. onlarca tarımsal ürünün üreticisi küçük ve orta köylülerin alınterinin gasbedilmesi gibi uzayan bir suç listesi, AKP’nin emekçi halk düşmanı sabıka kayıtlarını oluşturuyor.

AKP kapatılmalıdır, çünkü emperyalist sömürüye aracılık ederken kendi cebini de dolduran bir siyasal arsızlığın, ahlaksızlığın ve çürümenin temsilcisidir.

AKP kapatılmalıdır, çünkü ülkenin doğal ekolojik değerlerinin, ormanlarının, su kaynaklarının, kıyılarının, kentsel ve tarihsel sit alanlarının tahribinden, yağmasından, sermayeye peşkeş çekilmesi girişimlerinden sorumludur.

AKP kapatılmalıdır, çünkü ülke halklarını birbirine düşürme, Kürt düşmanlığı gütme, Kürt halkının ulusal demokratik isteklerini ve kendi geleceğini belirleme hakkını şiddete başvurararak çiğnemekten sorumludur.

AKP kapatılmalıdır çünkü bu partinin, şeriatçı bağnazlığı ve cumhuriyet düşmanlığını temsil ettiği resmen tescil edilmiştir. AKP’nin bonapartist-faşist bir siyaset güttüğü, demokratik hak ve özgürlükleri, laikliği yok etmeyi hedeflediği son gelişmelerle açıkça ortaya çıkmıştır.

AKP kapatılmalıdır, çünkü bu partinin ABD tarafından kurdurulduğu, Washington ve Brüksel siyasal mahfilleri tarafından yönlendirildiği, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda evlatlarımızı yabancı ülkelere savaşmaya gönderdiği, yakın coğrafyalardaki komşu ülke halklarına ve devletlerine karşı emperyalist tertiplere alet olduğu, emperyalist işgallere yataklık ettiği bilinmektedir.

AKP’nin sabıka kaydı kabarıktır. Vatan hainliğinden yolsuzluğa, emek ve halk düşmanlığından diktatörlük niyetlerine uzanan suç listesi, bu “özel” partinin yöneticilerinin, akıl hocalarının, yardakçılarının, siyasal tabanının bir suç şebekesi oluşturduğunu açıkça gösteriyor. Demokratik Halk İktidarı’nın ilk adımı, bu suç şebekesini tasfiye etmek ve ülke tarihindeki kara gölgesini silmek olacaktır.

26 Eylül 2011 Pazartesi

MEVSİMLİK TARIM İŞÇİLERİNİN DÜNYASI VE KÜRT SORUNU




Her yaz olduğu gibi bu yaz da hasad mevsiminde, vasıfsız, ucuz ve kitlesel işgücüne ihtiyaç duyan Türk kapitalizmi, tarlalara ve bahçelere göç dalgasını davet etmiş bulunuyor. İşsiz ve yoksul binlerce Kürt köylüsü, çoluk çocuğuyla ve aileleriyle birlikte, göçebe çalışma kamplarına katılmak üzere, trenlerle, otobüslerle seyahat ediyor. Boğaz tokluğuna çalıştırılmak üzere gittikleri ve döndükleri bu yolculuklarında, her yıl onlarca işçinin ve çocuklarının hayvanlar gibi taşındıkları ve yol kazalarında canlarını kaybettikleri, güneşin alnında acımasız koşullarda çalıştırılarak insafsızca sömürüldükleri biliniyor. Türkiye tarımının hasad mevsimi, her yıl göçebe işçilerin alınteri ve canı pahasına tamamlanabiliyor.  Mevsimlik tarım işçileri, en ağır, en zor koşullarda aç kalmamak için ter döküyor.

Türkiye tarımında kapitalist sömürünün altında ezilen göçebe işçiler kitlesi, Kürt Sorununda devrimci seçeneğin esas toplumsal temelini oluşturuyor.

Göçebe mevsimlik işçilik, örgütlenme ve mücadele açısından zorluklar taşıyor. Zorlukların bir bölümü, göçebe işçiliğin mekan ve zaman olarak geçici niteliğinden kaynaklanıyor. Ülke çapında onbinlerce işçinin aileleriyle birlikte dahil olduğu hasad emeği, birleşik bir toplumsal süreç olmaktan ziyade parçalı, istikrarsız ve yarı-proleter bir nitelik taşıyor. Hasad çalışmalarının mevsimlik ve geçici niteliği, burjuva tarım tekellerini sınıfsal karşı kutup olarak tarım işçilerinin görüş alanından uzak tutuyor. Kapitalist tarım tekellerini bir sis kuşağı gibi sarıp sarmalayan binlerce küçük ve orta toprak sahibi, sınıfsal kutuplaşmanın maskelenmesine katkıda bulunuyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin örgütlenmesinde ve mücadelesinde mevcut zorlukların bir diğer bölümü, işçilerin Kürt kökenli oluşuyla ilişkili bulunuyor. Etnik farklılıklar, mevsimlik tarım işçilerinin sınıfsal sömürüsünü örtüyor. Devlet yetkilileri düzeyinde “potansiyel terör suçlusu yatağı” olarak görülen Kürt tarım işçileri, toprak sahipleri düzeyinde ise şoven baskı ve ayrımcılığın muhatabı olarak algılanıyor. Kürt ulusal demokratik hareketi düzeyinde ise aynı tarım işçileri etnik ve aşiret ilişkileriyle kısıtlı olarak değerlendiriliyor, işçi sınıfının ülke düzeyinde yayılmış mücadelesinin ve dünya-tarihsel misyonunun bir parçası gibi ele alınmıyor.

İşçi sınıfı sosyalizmi, mevsimlik tarım işçilerinin maruz kaldığı acımasız çalışma koşullarına, yoğun ve katmerli sömürüye karşı mücadeleyi işte bu nesnel bağlamda örgütlemekle yükümlüdür. Bu mücadeleye yabancı duran, bu mücadele ile ilişkilenmeyen bir sosyalist hareket, Türkiye halklarının kurtuluşu için savaşma yeteneğinden yoksun kalır, ayağı ülke topraklarına basan bir partiye dönüşemez.

Mevsimlik tarım işçilerinin dünyasına dahil olmak ve mücadelesine önderlik etmek, çalışma koşullarının düzeltilmesi için çaba göstermekle, sosyal güvence hak ve taleplerini kazanmaya çalışmakla, ücretlerini artırmak ve garantilemek için seferber olmakla, mevsimlik hasad emeğinin düzenli, kadrolu, yerleşik bir çalışma tarzına dönüştürülmesini savunmakla başarılabilir. Sağlıklı barınma ve konut haklarının kazanılması, düzenli sağlık ve eğitim hizmetlerinin temin edilmesi, göçebe tarım işçilerinin tarım işletmelerinin yoğunlaştığı bölgelerde, devlet eliyle, ücret garantisi ve sosyal güvence temelinde kalıcı istihdamı ve iskanı ile mümkün olabilir.

Bütün bunları hedefleyen bir sendikal ve siyasal program, Kürt Sorunu’na yönelik bir müdahale aracını işçi sınıfı sosyalizmine kazandırır. Kürt illerindeki emekçi nüfus fazlasının Anadolu’nun Batı, Kuzey ve Güney bölgelerinde tarımsal işletmeler çevresindeki illere ve ilçelere planlı ve kalıcı olarak iskanı ve buralarda devlet güvencesinde istihdamı, işçi sınıfı sosyalizminin Kürt sorununa ilişkin siyasal ve toplumsal programının temel araçlarından biri olacaktır.

30 Ağustos 2011 Salı

YAKLAŞAN SAVAŞ TEHLİKESİ VE BARIŞI SAVUNMAK İÇİN GÖREVLERİMİZ

Yakın coğrafyada fırtına bulutları birikiyor. Hava geçen yüzyılın dünya savaşları öncesi günlerindeki gibi barut kokuyor. Kapitalizmin büyük ve derin küresel krizinin ekonomik ve toplumsal arka planı üzerinde, savaş siyaseti ve söylemleri emperyalizmin yönetici çevrelerinde güç kazanıyor, silahlanma ve ön muharebeler tırmanıyor. Son on yılın Irak ve Afganistan, Bahreyn işgalleri, Lübnan, Libya ve Gürcistan muharebeleri, Pakistan, Kıbrıs, Yemen ve Türkiye’deki siyasal gelişmelerin yüksek gerilimli iç çatışmalar boyutuna yükselmesi, işgal altındaki Irak’ta, işgal güçleri tarafından bölünmüş Kore’de, Sudan ve Somali’de, Orta Asya ülkelerinde tırmanan çatışmalar, Sudan’ın emperyalizmin gözetiminde bölünmesi, Suriye’ye ve İran’a yönelen güncel tehdit, yaklaşan genel ve büyük bir savaş tehlikesinin habercileri olarak görülmelidir.

Türkiye yaklaşan savaş tehlikesinin merkezinde bulunuyor. Sadece coğrafi nedenlerle değil, aynı zamanda Türkiye üzerinde gelişen emperyalist paylaşım ve denetim çabalarının ülkemizin iç siyasetinin belirleyici bir unsuruna dönüşmesi nedeniyle de bu böyledir. Türkiye burjuvazisinin emperyalizmin vesayetinde yeniden yapılanması ve emperyalist sermayenin bölgesel hatta küresel hesaplarına kendisiyle birlikte ülke ve bölge halklarının kaderini teslim etmesi bu sürecin bir parçasıdır.

Büyüyen savaş tehlikesi bölge halk güçlerine saflaşma zorunluluğunu dayatıyor. Batı emperyalizminin saldırgan güçleri, ABD, NATO, AB, İsrail, Suudi Arabistan gibi mihrakların askeri ve politik güçleriyle temsil ettikleri eksen, yaklaşan savaşın esas kaynağıdır. Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, İran, Suriye, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Venezuela, Küba gibi ülkeler, savaş tehdidinin kısa ve uzun erimli hedefleri arasında yer alıyor. Rusya, Çin, Almanya gibi büyük güçler, saldırgan Batı emperyalizminin savaş tehdidi karşısında pazarlık yapan, fren olmaya çalışan ve kendi çıkarlarını korumaya gayret eden bir politik yönelimi geliştiriyor. Halk güçlerinin çıkarlarını savunan barış hareketi, uluslararası işçi sınıfı hareketi, ezilen halklar, yaşanan saflaşmada Batı karşıtı eksen etrafında güç yığınağı oluşturarak Batı emperyalizminin eşitsiz askeri güç üstünlüğünü dengeleme siyaseti izliyor.

Savaş tehlikesinin büyümesine, Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında, Akdeniz havzasında, Avrupa ülkelerinde  emekçilerin kitlesel mücadelelerinin büyümesi eşlik ediyor. Arap ülkelerinde ve bazı Avrupa ülkelerinde yer yer kitlesel gösterilere ve halk ayaklanmalarına dönüşen bu hareketlilik, henüz emperyalizme ve savaşa karşı belirgin bir saf tutuşu temsil etmiyor, yer yer Amerikancı İslamcı hareketin, neo-nazilerin, anarşist başıbozukluğun, küçük burjuva milliyetçiliğinin izlerini taşıyor, bu niteliğiyle de zaman zaman emperyalist mihrakların denetlemesine ve siyasal tertiplerine açık özellikler taşıyor. Bununla birlikte, son örnekleri İspanya, Yunanistan, İngiltere, İsrail ve Mısır’da görülen ve gençliğin, kent yoksullarının, işçi sınıfının başkaldırılarına tanık olunan gelişmelerin sürükleyicisi halk güçleri, demokratik toplumsal hak taleplerini emperyalizme karşı mücadeleyle birleştirebildiği ölçüde, bu sakıncalar aşılabilecektir.

Güncel durumda bunun koşulu, Batı emperyalizmi kaynaklı savaş tehdidine karşı mücadelede saf tutmaktır. Türkiye’de aynı safta yer alması gereken ancak birbirinden uzak durmayı seçen, birbiriyle çatışan ve birbirini güçten düşüren halk güçleri (cumhuriyetçi, yurtsever küçük-burjuva grup ve çevreler, Kemalist akım, Kürt ulusal-devrimci hareketi),  tekil mücadeleler içinde enerjisini tüketen ve büyük resmi gözden kaçıran işçi hareketi, kendi dar gündemine hapsolmuş ekolojik- hareket, köylü eylemleri, öğrenci hareketi, yaklaşan savaş tehlikesine ve savaşın esas kaynağı Batı-emperyalizmi eksenine karşı birleşmek zorundadır. İki önemli güncel konu, bu birleşmeye vesile olabilir: Kürt ulusal devrimci hareketini imha etmeye yönelik girişimleri önlemek ve Suriye-İran’a karşı Türk Ordusu eliyle emperyalizm hesabına girişilecek bir işgal savaşını engellemek!

Sosyalist hareket, ilerici yurtsever güçler, Kürt ulusal demokratik hareketi, Kemalist grup ve çevreler, cumhuriyetçi güçler, bir araya gelerek ortak bir cephe oluşturabilirse, silahlarının namlusunu doğrultacağı mücadele hedeflerini “Batı-emperyalizmi” olarak ifade edebilirse, bölgedeki saflaşmalarda Batı eksenine karşı İran-Suriye-Rusya-Çin ekseninde oluşan güç yığınağını dikkate alarak birleşebilirse, yaklaşan savaş tehlikesini önlemek mümkün olacaktır. 

29 Haziran 2011 Çarşamba

POLİTİK SAFLAŞMA İHTİYACI



KÜRT ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİNİN
POLİTİK ÇİZGİSİ

Sular ısınıyor. Akdeniz havzasında, Güney Avrupa’dan Orta-Doğu coğrafyasına uzanan bölgede, emperyalizmin ve kapitalist sistemin sömürü ve baskısı altındaki emekçi halk kitlelerinin hareketlenmesi devam ediyor. Yunanistan’da ekonomik buhranı izleyen toplumsal ve siyasal kriz, Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) son seçimlerde oy desteğinin artmasıyla birlikte ülkeyi hızla emperyalist zincirin zayıf halkası haline getiriyor. Yunanistan, Portekiz ve İspanya’da kitlesel genel grevler ve kitlesel protesto gösterileri milyonlarca işçiyi seferber ediyor. Fransa’da ve Belçika’da da işçi sınıfının eylemleri artıyor, emekçi kitlelerin huzursuzluğu büyüyor. Mısır ve Tunus’ta halk ayaklanmaları, rejimin tepesindeki sivil kralları devirdi. Türkiye’de Kürt halkının başkaldırısı, hak kırıntıları vermekle yatıştırılamayacak bir politik hareketlenme düzeyine erişti. Türkiye’de işçi sınıfı siyasal hareketinin zayıflığı ve dağınıklığı, baskıcı önlemler altında maskaralık ve hilekarlık gösterisine dönüşen seçimlerde sosyalizmin siyasal müdahalesine fırsat vermemekle birlikte, son bir iki yıldır kendiliğinden işçi hareketinin ve emekçi küçük-burjuva yığınların mücadele için seferber olduklarını gösterdi. Komünist siyasal öznelerin hareketin önünde olmasını engelleyen ve kitlelerin peşinde sürüklenmelerine yol açan zaafları devam ediyor. 12 Haziran 2011 genel seçimleri bu zaafların gerçekliğini bir defa daha doğruladı. Emperyalist güçler, yükselen halk hareketlerine karşı saldırgan savaşçı müdahalelerini hızlandırdı, Libya ve Suriye’de NATO eliyle açıktan emperyalist askeri işgal girişimleri sürüyor, Bahreyn Suudi ordusu tarafından işgal edilerek halk ayaklanması bastırıldı, Yemen’de iç ve dış müdahalelerle kan dökerek rejimi ayakta tutma çabaları devam ediyor. Mısır ve Tunus’taki halk hareketi Müslüman Kardeşler ve ordu koalisyonu ile zaptedilmek isteniyor. Yunanistan’da parlamenter yoldan başkaldırı engellenemezse askeri darbe seçeneğinin gündeme geleceği söylentileri dolaşıyor.
AKP’nin %50 oranında oy aldığının resmen açıklandığı 12 Haziran seçim maskaralığı sürecinde, Türk hükümetinin bölgedeki gelişmelerin tamamında, emperyalist tertiplerin ve saldırganlığın merkezinde saf tuttuğu açığa çıktı. Türkiye’nin komşu coğrafyalarda bir süredir sözümona “sıfır sorun” amaçlı ılımlı arabuluculuk görünümü altında el sıkıştığı işbirliği yaptığı komşu devletlerin kuyusunu kazdığı, iki yüzlü bir siyaset güttüğü, emperyalizmin bölgede oluşturmaya çalıştığı mihverin, yani ABD-AB-Suudi Arabistan-İsrail ekseninin hesaplarına uygun provokasyon tertiplerini planladığı ve yürüttüğü görüldü. Komşu coğrafyaları kana bulayacak emperyalist işgal ve tertiplere alet olan Türk hükümetinin ülkemizi de kanlı iç ve dış çatışmalara sürüklemesi tehlikesi büyüyor. Bölgesel emperyalist paylaşım mücadelelerine, ilhak ve istila girişimlerine kapı açan AKP siyaseti, ülke sınırlarının dokunulmazlığını bizzat Dışişleri Bakanı’nın ağzından tartışmaya açıyor.
Kürt sorununun çözümüne yönelik tartışmalar bölgesel bir paylaşım kavgasının zemininde yol alıyor. Hareketimizin Kürt meselesinde 1970’lerden bu yana izlediği siyasal çizgiyi ve bu çizgiye karşı çeşitli siyasal öznelerin tutum ve saflaşmasını, olası tehlikeli gelişmeler ışığında gözden geçirmek gerekiyor.
Kürt meselesinde siyasetimizin temelinde, “ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı” ilkesi yer alıyor. “Halklara özgürlük” sloganı, 1970’lerden bu yana, Kürt halkının ulusal demokratik haklarının savunulmasını, asimilasyon ve milli baskı siyasetinin reddini ifade ediyor. Öte yandan biz meseleye daima işçi sınıfının uluslararası ve bölgesel çıkarları açısından bakıyoruz. Kürt halkının özgürlüğü ve ulusal demokratik hakları, Türk ve Kürt işçi sınıfı kitlelerinin ve Orta-Doğu halklarının emperyalizme karşı mücadelede birleşmeleri temelinde savunulabilir ve kazanılabilir. Türk, Kürt, Arap ve diğer milliyetlerden işçilerin birliği, bu kazanımın zorunlu koşuludur.
Sosyalist sistemin dağılması sonrasında, bölge halkları emperyalist kışkırtma ve tertiplerin hedefi oldu. Geleneksel emperyalist siyasetin etnik toplulukları ve halk kitlelerini birbiriyle çatıştırma ve bu çatışmanın taraflarını birbirine karşı “himaye” ederek kendi çıkarlarını hayata geçirme taktiği bu dönemde yeniden canlandı. Çokuluslu Osmanlı devletinin paylaşılması sürecinde Orta-Doğu’da hakimiyet kurmayı hedefleyen Britanya emperyalizminin Araplar, Türkler, Kürtler arasında bu etnik grupların ve halk topluluklarının egemen güçleri arasından nasıl işbirlikçiler devşirdiği, bu yolla kendi siyasetinin ve askeri gücünün himayesini bölge halklarını kendi geleceklerini belirleme hakkının yerine geçirebildiği iyi biliniyor. Aynı kural, 1990 sonrası uluslararası karşı-devrim yıllarında SSCB, Yugoslavya, Irak halkları üzerinde de işletildi. 20. yüzyıl boyunca sosyalizmin kardeşlik ve eşitlik temelinde özgürlüğünü ve gönüllü birliğini sağladığı halkların ve etnik grupların özel mülkiyet, piyasa ve bencillik çağına girer girmez birbirlerinin boğazına nasıl sarıldığı unutulmadı.
Kürt meselesinin çözümünde, bölgedeki emperyalist paylaşım mücadelesinin ve bölge halkları içindeki sınıfsal çıkar ayrışmalarının etkisi göz ardı edilemez. Daha doğrusu, Kürt ve Türk halklarının içindeki sınıf ve zümrelerin ve dünya çapında bu sınıfların konum ve çıkarlarıyla siyaseten ilişkilenen emperyalist sermaye güçlerinin rolünü görmezden gelen bir siyasal çözüm tasavvuru olanaksızdır.
Bölgede ABD-AB-Suudi Arabistan-İsrail-TC hükümetleri ekseninde bir askeri-politik mihver oluşuyor. Bu mihver, bölge kaynaklarının emperyalist sermayeyi temsil eden büyük güçler tarafından paylaşıldığı ve sömürüldüğü bir dünyayı vaat ediyor. Bu paylaşım kavgasının bir ucu, küçük ve orta ölçekli ve giderek dünya çapında büyük savaşlara uzanıyor. Bu kavgada yağlı lokmalar, emperyalist büyük sermayenin payına düşecektir. Kırıntıların işbirlikçiler arasında kavga gürültü payedileceği varsayılabilir. Emeğiyle yaşayan milyonlarca yoksul işçi ve köylünün payına ise, eğer hayatta kalabilirlerse, kan, gözyaşı ve açlık düşeceği daha önce yaşanan deneyimlerden biliniyor.
Bu kavgada kendi efendilerinin, ağalarının, şeyhlerinin, patronlarının, büyük servet ve güç sahiplerinin peşinden gidecek, din adına, millet adına, onların paralı veya parasız askeri olacak yoksullar ise, kendi evlatlarının, kardeşlerinin, kocalarının bedenlerini kefensiz tabutsuz toprağa verecektir.
Hareketimiz, bu apaçık gerçeğin kapıya dayandığı koşullarda, Kürt ulusal demokratik hareketinin sözcülerine temsilcilerine hangi yolu izleyeceklerini sormak hakkına sahiptir. KCK, PKK, BDP çizgisini izleyenler, tarihsel bir ayrım noktasındadır. Önderleri Abdullah Öcalan mahpustur ama otoritesini belki hayatı pahasına kullanma şansına sahiptir. BDP seçimlerde başarılı olmuş, direnme gücünü kanıtlamış bir geleneğin üzerinden tercihini belirleyerek halkını etkileme şansına sahiptir. PKK 12 Eylül faşizmine karşı elde silah direnebilmiş, binlerce can pahasına bölge coğrafyasında siyasal bir özne olmayı başarabilmiştir. Ancak gelinen noktada Kürt ulusal demokratik hareketinin kendi toplumu ve dünya ölçeğinde hangi sınıf çıkarlarının temsiline yanaştığı belirsizdir. İttifak çemberi içinde İsrail ile, ABD ile, AB ile, liberaller ile, emperyalizmin ajanlarıyla, gericilerle flört edenler mebzuldur. İttifak çemberi içinde sosyalist sıfatlı olanlar da yok değildir ama Ufuk Uras’tan Ertuğrul Kürkçü’ye bu sosyalistlerin “bizden” olmadığı bellidir. İttifak siyasetinin temel hedefi belirsizdir. Kürt halkının kendi geleceğini belirlemesi değil, özgür ve eşit bir unsur olarak Orta-Doğu’daki halklar safına katılması değil, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin gölgesinde kendi efendilerinin lehine bazı hak kırıntılarıyla yetinilmesi  tehlikesi vardır. Bu tehlike, Kürt yoksullarının devrimci örgütü olarak PKK’nin tasfiyesini, Kürt ulusal demokratik hareketinin bölge coğrafyasındaki devrimci dinamiklerle dayanışmasının tasfiyesini, Kürt ulusal demokratik hareketinin emperyalist provokasyon ve tertiplere alet olmasını da içerebilir.
Kürt ulusal demokratik hareketinin politik çizgisi, emperyalizme ve bölgedeki işbirlikçilerine karşı tavır konusunda netleşmek zorundadır. 1970’lerde 1980’lerde Türk şovenizmine ve faşizmine karşı mücadele ettiniz, Türk faşizmi Orta-Doğu coğrafyasında emperyalizmi, NATO’yu, büyük sermayeyi  temsil ettiği oranda mücadeleniz bizim açımızdan meşru ve haklıydı. Bugün emperyalizm bölge halklarını, Irak, Suriye, Filistin, İran, ve Türk halklarını tehdit ediyor. İşgal ve yağmaya maruz bırakıyor. Başka coğrafyalarda aynı emperyalist tehdit Küba ve Venezuela halklarını hedef alıyor. Siz bu saflaşmada nerede duruyorsunuz? Silahlarınızın namlusunu dünya halklarıyla birlikte emperyalizme ve işbirlikçilerine çevirecek misiniz? Yoksa Amerikan-Suudi-TC-İsrail-İngiliz-Fransız mihverine mi katılacaksınız?
Bu soruları laf olsun diye sormuyoruz! Kürt ulusal demokratik hareketinin saflarında, Barzani ve Talabani ile saf tutan, “İsrail ile ABD ile biraz da biz müttefik olalım” diyenler olduğunu biliyoruz. Sizin bunlardan olmanız, bizim egemenlerimiz ile aynı dili konuşmanız, aynı çıkarları temsil etmeniz demektir. Eğer böyleyse, Kürt halkının kendi geleceğini belirleme mücadelesinin karşısına düşmeniz söz konusudur. Eğer böyleyse, Kürt halkının kendi geleceğini belirleme hakkını savunanlarla omuz omuza mücadeleyi sürdürme hakkını devralmak işçi sınıfı sosyalizminin meşru hakkı olacaktır. Eğer böyle değilse, bunu sadece zaman zaman yaptığı gibi söylemiyle değil pratikte kanıtlamak Kürt ulusal demokratik hareketine düşmektedir.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

"ONUR'UMUZU SAVUNUYORUZ"

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu'na destek amacıyla başlatılan "ONUR'UMUZU SAVUNUYORUZ" kampanyası çerçevesinde 26 Mayıs 2011 tarihinde Ankara Tabip Odası’nda bir basın toplantısı düzenlendi.

TTB Merkez Konseyi, Ankara Tabip Odası, SES Ankara Şube, Eğitim Sen Ankara 5 No’lu Şube, DİSK Ankara Bölge Temsilciliği, Hacettepe Öğretim Üyeleri Derneği (HÖDER), Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), KESK Ankara Şubeler Platformu, Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği (NÜSED), Ortadoğu Öğretim Elemanları Derneği, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, Türkiye Biyoetik Derneği, Türk Diş Hekimleri Birliği, Türk Hemşireler Derneği, Türk Veteriner Hekimler Birliği, Üniversite Konseyleri Derneği ve Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği’nin imzasının bulunduğu basın açıklaması metnini tüm destekleyen kurumlar adına Ankara Tabip Odası Başkanı Bayazıt İlhan okudu.

BASIN AÇIKLAMASI

26 Mayıs 2011

Onur’umuzu Savunuyoruz!

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu Soruşturuluyor

Yargılanmak ve Susturulmak İsteniyor

Bir bilim insanı, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu soruşturuluyor.

Ne için? İnsan, hekim ve akademisyen olarak topluma karşı temel görevini yerine getirdiği için!

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu uzun yıllardır Kocaeli bölgesinde yaşanan ciddi çevre ve sağlık sorunları ile uğraşmaktadır.

2005 yılında “Endüstri Yoğun Bölgelerde Yaşayanlarda Ölüm Nedenleri: Dilovası Örneği” isimli çalışmasının sonuçlarını yayınladı ve kansere bağlı ölümlerdeki aşırılığı gözler önüne serdi. Bu çalışmasını yerel ve ulusal bilim çevreleri ve siyasi otoriteler ile paylaştı. Çözüm önerilerini 2006’da TBMM’ye sundu.

O günden bugüne ne değişti? Hiçbir şey!

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu geçtiğimiz günlerde yürütücüsü olduğu yeni bir çalışmanın sonuçlarını basın aracılığı ile kamuoyuna sundu.

Soruşturma ve yargılama talepleri de bu açıklamadan sonra başladı.

Kocaeli Üniversitesi’nde Halk Sağlığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Tıbbi Genetik Anabilim Dallarından akademisyenler ile birlikte yürüttüğü, üniversitenin bilimsel araştırma fonu tarafından desteklenen araştırmada annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metaller ve eser elementler saptandı.

Sorumluluk sahibi bir bilim insanı olarak Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu bu bilgiyi kamuoyuna açıkladı.

Bu açıklamadan kısa bir süre sonra “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük” dediği, basın yoluyla bu bilgileri açıkladığı ve bu vesileyle “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dilovası Belediye
Başkanı Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet dilekçesi verdi. Savcılık hazırladığı dosyayı, söz konusu fiilin incelenmesi amacıyla Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’ne gönderdi.

Üniversite izin verdiği takdirde Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılanacak...

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu hakkında Kocaeli Üniversitesi tarafından bu gerekçe ile ceza soruşturması yürütülmektedir.

Bununla birlikte, Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı tarafından yukarıdaki gerekçelerle YÖK’e yazılan yazının, YÖK tarafından Kocaeli Rektörlüğü’nün bilgisine sunulması ve gereğinin rica edilmesi üzerine Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü tarafından disiplin soruşturması açıldı.

Onur Hamzaoğlu ne araştırdı ve ulaştığı sonuçlar nelerdi? Neden rahatsızlık yarattı?

Dilovası Organize Sanayi Bölgesi nedeniyle Kocaeli bölgesinde ciddi çevre ve sağlık sorunları yaşanmakta olduğu bilinen bir gerçektir. Kocaeli’de kurulması planlanan yeni organize sanayi bölgeleri bu konu hakkındaki tartışmaları kamuoyunun gündemine taşımıştır.

Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Tıbbi Genetik Anabilim Dallarından öğretim üyelerinin katılımı ile hazırlanan ve Prof. Hamzaoğlu'nun yürütücüsü olduğu ve KOÜ Bilimsel Araştırma Destek Birimi tarafından desteklenmekte olan son araştırma projesi ile "Kocaeli'nin Dilovası ve Kandıra İlçelerinde Yaşayan Gebelerden Doğan Bebeklerde Ağır Metal Maruziyeti İle Büyüme ve Gelişme Durumu" araştırılmaktadır.

Araştırma projesi kapsamında elde edilen kesin sonuçlara göre annelerin ilk sütü (kolostrum) ve bebeklerin ilk kakalarında (mekonyum) bazı ağır metaller ve eser elementlerin bulunduğu saptanmıştır.

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, bu sıra dışı ve ürkütücü bulguları kamuoyuna açıkladı ve tüm dünyada dürüst, sorumlu, cesur bilim insanlarının başına gelen onun da başına geldi: Taciz!

Aslında bilim insanlarına yapılan bu tacizleri çok iyi biliyoruz.

Dr. Irving Selikoff, 1964’te asbestoz insan sağlığına zararlıdır dediğinde aynı tacize maruz kaldı.

Dr. Herbert Needleman 1970’de kurşunun çocuk sağlığına zararlarını açıkladığında aynı tacize maruz kaldı.

Dr. Takeshi Nirayama 1981’de pasif sigara içiciliğinin akciğer kanserine neden olduğunu açıkladığında aynı tacize maruz kaldı.

Dr. Benjamin Santer, 1996’da iklim değişikliği ile ilgili bulgularını raporladığında aynı tacize maruz kaldı.

Dr. Ignacio Chapela, 2000 yılında genetiği ile oynanmış Meksika mısırının tehlikesini açıkladığında aynı tacize maruz kaldı.

Şimdi de sıra Onur Hamzaoğlu’nda…

Bir tarafta siyasi ve ekonomik çıkarları insan sağlığının üstünde tutanlar var, diğer tarafta toplum sağlığı, onurlu bilim insanları ve Onur Hamzaoğlu var.

Bizim tarafımız belli.

Dilovası halkı canımızdır.

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu onurumuzdur.

TTB Merkez Konseyi
Ankara Tabip Odası
SES Ankara Şube
Eğitim Sen Ankara 5 No’lu Şube
DİSK Ankara Bölge Temsilciliği
Hacettepe Öğretim Üyeleri Derneği (HÖDER)
Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER)
KESK Ankara Şubeler Platformu
Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği (NÜSED)
Ortadoğu Öğretim Elemanları Derneği
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Ankara Şubesi
Türkiye Biyoetik Derneği
Türk Diş Hekimleri Birliği
Türk Hemşireler Derneği
Türk Veteriner Hekimler Birliği
Üniversite Konseyleri Derneği
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği
------------------------------------

Onur’umuzu Savunmaya Gidiyoruz…

Uzun yıllardır Kocaeli bölgesinde yaşanan ciddi çevre ve sağlık sorunlarıyla ilgilenen bir bilim insanı; Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu bu konuda yaptığı son bilimsel çalışmayı kamuoyuyla paylaştığı için soruşturuluyor. Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu hakkında açılan soruşturmanın bilimsel gerçekleri örtmeye, akademik özgürlüğü engellemeye dönük olduğunu, sürecin kaygı verici olduğunu 24 Mayıs 2011 tarihinde yaptığımız ortak basın açıklamasında dile getirmiştik.  Aynı açıklamada; bir tarafta siyasi ve ekonomik çıkarları insan sağlığının üstünde tutanların, diğer tarafta ise toplum sağlığı ve onurlu bilim insanlarının olduğunu belirtmiş ve tarafımız bellidir demiştik: Onur'umuzu savunuyoruz, savunmaya devam edeceğiz.

Halk ve çevre sağlığını, bilimsel gerçekleri, akademik özgürlüğü, meslek onurunu, Onur'umuzu savunmak için; 31 Mayıs Salı günü saat 09:00’da Kocaeli Adliyesi’nde görülecek duruşmaya İstanbul’dan geniş bir hekim katılımıyla gidiyoruz. İstanbul Tabip Odası; duruşmaya ve sonrasında yapılacak olan “Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluklar” forumuna katılacak olan meslektaşlarımız için bir program hazırlamıştır.

Katılmak isteyen meslektaşlarımızın isim ve iletişim bilgilerini en geç 27 Mayıs Cuma 17.00'ya dek aşağıda belirtilen telefona bildirmelerini rica ediyoruz.

Otobüs kalkış noktaları ve saatleri katılımcı sayısının belli olmasının ardından Cuma akşamı internet sitemiz üzerinden duyurulacaktır.
İSTANBUL TABİP ODASI
ULAŞIM İÇİN BAŞVURU : Yılmaz Bozkurt
(İstanbul Tabip Odası Danışma)
Telefon : 0212 514 02 92 / 111-112
e-posta: istabip@istabip.org.tr

PROGRAM

31 Mayıs 2011 Salı
BASIN AÇIKLAMASI VE DURUŞMA saat 09:00
Kocaeli Adliyesi Önü ve Adliye Mahkeme Salonu

FORUM: Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluklar saat 10.30-13.30
Kocaeli Üniversitesi Anıtpark Yerleşkesi

1 Mayıs 2011 Pazar

12 HAZİRAN 2011 SEÇİMLERİNE GİDERKEN

İKİ DÜNYA, İKİ TÜRKİYE
12 Haziran 2011 seçimlerine Türkiye iki ayrı dünyaya keskin biçimde bölünmüş olarak gidiyor. Sarsıntılı kutuplaşmaların ve çatışmaların bulandırdığı bu bölünmüşlüğü doğru kavramak, 12 Haziran seçimlerine giden süreçte işçi sınıfı sosyalistlerinin takınacağı tavrı anlamak ve anlatmak bakımından büyük önem taşıyor. Hem kendi içimizde, hem yakın irtibat halkalarımızda, hem de kitleler nezdinde, Türkiye’yi iki dünyaya bölen mevcut toplumsal çelişkilerin ve siyasal-ideolojik izdüşümlerinin bilimsel ve somut kavranışının derinleştirilmesi, seçim sürecindeki politikalarımızın iyi anlaşılmasının ve anlatılmasının koşuludur.
12 Haziran 2011 seçimleri öncesinde Türkiye sınıfsal çelişkilerin toplumsal düzeyde keskinleştiği bir iklim ile damgalanmıştır. İşçi sınıfı ve kentli köylü küçük burjuva kitleler, büyük sermaye tekellerinin 31 yıldır devam eden faşist diktatörlüğünün açık ve parlamenter biçimleri altında ezilmekte ve sömürülmektedir. Geç-kapitalizmin küresel pazarlarına bağımlı olarak yapılandırılan Türk kapitalizminin egemen sınıf ve zümreleri, baskıyla, zulümle, uyuşturma ve aldatma taktikleriyle susturdukları ve yönettikleri emekçi halk kitlelerini insanca hayat özlemlerinden koparmış, çaresiz, zavallı, bencil, teslimiyetçi, daha iyi bir hayat ve gelecek umudu besleyemez hale getirmiştir. Geniş kitleler, günü kurtarmak ve yürürlüğü değişmez gözüken mevcut düzen içinde hayatta kalabilmek dışında bir şey düşünemez hale getirilmiştir. Aynı egemen sınıf ve zümreler, ülke pazarı ve kaderiyle bağları zayıfladığı, küresel sermaye ve pazarlarla bütünleşmek dışında bir çıkara sahip olmadıkları için, ülkeyi ve kaderini sırtlarında bir yük olarak görmeye başlamış, ülkenin yönetimi için gerekli siyasal ve yönetsel karar mekanizmalarını bütünüyle bağımlı oldukları yabancı emperyalist güç odaklarına teslim etmeye açık bir eğilim gösterir hale gelmiştir. Ülkenin yönetimi Beyaz Saray, NATO karargahları, Brüksel üçgeninde belirlenen politik tercihlere teslim edilmiştir. Bundan daha elim ve vahim olarak, hükümet dışındaki muhalif güç odakları da hükümetin temsil ettiği egemen çıkarların ve egemen ideolojinin peşinden sürüklenmekte, toplumsal beklenti ve itirazları emperyalist iradenin doğrultusunda sönümlendirmektedir. 12 Haziran seçimleri, işte böyle bir çıkmaz sokakta emekçi halk kitlelerini esir almayı ve 12 Eylül’de kurulan diktatörlük rejimini restore etmeyi hedeflemektedir.
İşçi sınıfı sosyalizmi, 12 Eylül 1980 faşist darbesine teslim olmadı. 12 Haziran seçimleriyle kurulması hedeflenen yeni rejime de boyun eğmeyecek. Direncin sağlıklı ve doğru politikalarla örgütlenmesi için çalışacak. Sosyalist direnç ve eylemin seçimlerde karşı karşıya gelen iki ayrı dünyanın talep ve hedeflerinin berrak biçimde anlaşılmasıyla hayata geçirilebileceğini kavramadan ve kavratmadan halkın “boyun eğmemesi” sağlanamaz. İki “dünyanın” karşıt ve uzlaşması mümkün olmayan çıkarlarının berrak ve gerçek zeminlere dayanan siyasal ifadelerini geliştirmek ve örgütlemek, siyasal temsilini sağlamak gerekiyor. Bu netleşmeyi engelleyen, yavaşlatan veya bulandıran bütün eğilim ve arayışlarla mücadele gereği de bahsettiğimiz siyasal temsilin bir koşulu olarak beliriyor. Bu yazımızda, seçim sürecinde ana siyasal ve toplumsal mihrakların ve muhalefet cephesindeki kimi odakların siyasal söylemlerinin ve seçim bildirgelerinin teşrihini deneyeceğiz.
EMPERYALİST ODAKLAR, YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ VE 12 HAZİRAN SEÇİMLERİ
Türkiye’nin 12 Haziran 2011’de yeni bir siyasal rejim yörüngesine oturtulması için gereken yolun düzlenmesi, 12 Eylül rejiminin restorasyonunu amaçlayan 28 Şubat yarı-darbesiyle başlatıldı ve AKP’yi işbaşına getiren 3 Kasım 2002 seçimleriyle açılan dönemin yılları boyunca taş taş döşenerek sağlandı. Netaş greviyle, 1989 Bahar eylemleriyle ve Zonguldak işçilerinin Büyük Ankara Yürüyüşüyle, Kürt ulusal demokratik hareketinin ilerleyişiyle yükselen toplumsal muhalefetin 12 Eylül rejimini delik deşik etmesi, cıvatalarını gevşetmesi, 12 Eylül’de susturulan işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerinin darbe hükümetleri tarafından gaspedilmiş bazı haklarını parça parça da olsa geri almaya başlaması, darbenin doğrudan uzantısı Özal-ANAP iktidarının işbaşından uzaklaştırılması, demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlı biçimlerde de olsa tek tek vuruşarak kazanılması, 1994 ekonomik çöküntüsü ve 1. Körfez savaşı arka planı üzerinde faşist rejimin ideolojik, politik bir krize sürüklenmesini hızlandırdı. Faşist rejimle uzlaşmaktan başka bir siyaset gütmeyen burjuva özneler (SHP, DYP, RP, MHP) krizin burjuvazinin egemenliğini sarsmasını önleyecek biçimde nöbetleşe devreye girerek faşist rejimin imdadına koştu, çürüyerek devamı doğrultusunda büyük sermayeye hizmet etti. Türk kapitalizminin mevcut işleyişi ve yapısıyla emperyalizmin ve büyük sermayenin çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi sürdüremeyeceği anlaşıldığı ölçüde, rejimin ideolojik, politik ve ekonomik bakımdan topyekun bir yeniden yapılanması ihtiyacı kendini dayattı. Cem Boyner’in YDH girişimi, ordu içindeki generaller zümresinin 28 Şubat müdahalesi, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın uluslararası bir operasyon ile yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesi, 1999’da Türkiye’nin AB üye adaylığının resmen tescil edilmesi, yeni rejim arayışlarının erken belirtileriydi. 1999-2001 ekonomik krizi, Ecevit hükümetinin tasfiyesi ve 1990’lardan beri yedek kulübesinde ısındırılan Tayyip Erdoğan ve şürekasının öncülüğünde Milli Görüş hareketinin bölünmesi, 2002 seçimlerinde AKP’nin yolunu açtı. 1990’lardan bu yana sürecin bütünü, pek çok yanıyla, günümüzde Arap dünyasında yaşanan rejim krizlerine emperyalizmin müdahalesinde gözlenen gelişmelere benziyordu: “Devlet yetmezliği” krizlerinden sorumlu eski işbirlikçilerin ve merkezkaç İslamcı unsurların eşzamanlı tasfiyesi, egemen sermaye rejiminin toplumsal meşruiyet tabanının İslamcı politik çizgilerin desteğiyle takviyesi, İslamcı hareketlerin bu amaçla bölünerek Amerikancı pro-emperyalist unsurların yönetiminde “demokratik yeni rejim” görünümü altında iktidara taşınması, devrimci ve denetim dışı muhalif unsurların aynı süreçte şiddet ve sönümlendirme dahil bütün yöntemler kullanılarak tasfiyesi dikkate alındığında, Türkiye’de izlenen yolun, Arap dünyasındaki gelişmelerin erken habercisi bir laboratuar deneyi olarak kullanıldığı anlaşılıyor. Emperyalist ideologların ve siyaset liderlerinin her fırsatta Türkiye’nin Arap coğrafyası için bir model oluşturmasından sözetmesi bu gerçeğe  denk düşüyor olmalıdır.
Arap coğrafyasındaki devletlerin büyük emperyalist strateji çerçevesinde, emperyalist mihraklar tarafından yönetimini kolaylaştıracak daha küçük ölçeklere etnik ve mezhepsel temeller üzerinden bölünmesi, süreci tamamlayacak bir adım olarak Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin başlıca tehdittir. TÜSİAD’ın son kongresinde Boyner’in Türkiye’nin bölünmesini benimsediğini açıkça telaffuz etmiş olması, bu erken öten büyük sermaye horozunun Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderiyle bağlarını kopardığını kanıtlamakla kalmıyor, diğer işbirlikçi büyük sermayedarların utangaç ve mütereddit itirazlarıyla da Türkiye’nin bölünmesinin bir emperyalist proje olduğunu doğruluyor. Sudan’da, Libya’da, Suriye’de, işgal altındaki Irak’ta, Afganistan’da ve Filistin’de de aynı bölünme dinamiklerinin eşzamanlı güçlenmesi, bölünme olasılığının laboratuarının Arap coğrafyası olacağını ve bu konuda Arap coğrafyasının Türkiye’ye model oluşturduğunu, İran’a yönelik bir emperyalist saldırı olasılığının da gerçekleşmesi durumunda, Orta-Doğu ve Türkiye’nin büyük ölçekli bir kan ve gözyaşı deryasının eşlik etmesi kaçınılmaz bir kaosa gebe olduğunu düşündürüyor. Öngörülen yeniden yapılanma sonrasında, emperyalizmin ve işbirlikçi egemen sermaye zümrelerinin hedefinin etnik ve mezhepsel bakımdan arındırılmış sahte demokratik görünümlü küçük devletlerden oluşan siyasal rejimler kurmak, bu rejimler eliyle Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasının işgücü kaynaklarına ve doğal kaynaklarına el koymak, pazarlarını emperyalist şirketlerin ve uzantılarının çıkarları doğrultusunda birleştirmek olduğu düşünülebilir. TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON ve benzerlerinin akla yatkın bularak desteklediği, TOBB, TİSK gibilerinin ise utangaç itirazlar eşliğinde kabullendiği işte bu emperyalist siyasettir.
AKP ve Fetullah şebekesi, büyük sermayenin ve emperyalizmin bu siyasal tercihlerinin ve stratejik çizgisinin Türkiye’deki esas uygulayıcısı olarak 2002 sonrasında üstlendiği rolün gereklerini adım adım yerine getirdi. Ordudaki isteksiz ve işbirliğine gönülsüz subayları tasfiye etti, kalanları da pasifize etmeyi başardı, orduyu profesyonelleştirme hazırlıklarını tamamladı, polis gücünün ağırlığını, sayısını ve teknik donanımını artırdı. Bir dizi suikast kokan şüpheli ölümler eşliğinde MİT’i ele geçirdi. Kontrgerilla şebekesini yeniden yapılandırarak denetimine aldı ve Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı çatısı altında bir Gestapo örgütlenmesi kurdu. Mahkemeleri ve yasal mevzuatı bu düzene uyum sağlayacak biçimde yeniden yapılandırdı. Olağanüstü Yetkili Mahkemeler ve Savcılıklar eliyle DGM faşist hukukuna yeni bir soluk üfledi. 28 Şubat sürecindeki mahpushane katliamları ve F-tipi cezaevlerinin tecrit uygulamaları bu sürecin ön adımları ise, Silivri toplama kampı da bu sürecin zirvesini oluşturdu. Medyanın denetimini de büyük ölçüde sağlayan ve muhalif sesleri ya işten attırarak ya da tutuklatarak baskı altına alan Başbakan Tayyip Erdoğan son dönemde Bonapartist siyasal taktiklere başvurarak 12 Eylül 2010 plebisiti sayesinde elini güçlendirdi. Nobran popülist söylemiyle, siyasal hile ve baskı taktikleriyle, anti-demokratik seçim yasalarıyla 12 Haziran 2011 seçimlerinde “altın vuruş” için hazırlanıyor. Seçimde amaçladığı sonuçlara erişebilirse, Türkiye’nin “yeni rejimi” Cumhuriyetin kurucu ideolojisinden arındırılmış, Bonapartist-faşist bir Başkanlık Rejimi olarak zuhur edecektir.
AKP SEÇİM BİLDİRGESİ
AKP’nin 2011 Genel Seçimlerine ilişkin Beyannamesi, bütün bu saptamalarımızın belgesi durumundadır. Başbakan Erdoğan seçim beyannamesini sunuş konuşmasında, hedeflerine ne şekilde varacağının ispatını “8,5 yıllık bu çalışmalar” olarak nitelerken, AKP iktidarı yıllarında adım adım inşa edilen siyasal gericiliğin 12 Haziran sonrasına nasıl zemin oluşturduğunu itiraf etmektedir. Bayağı popülizmi temel siyaset ilkesi olarak benimseyen AKP liderinin, aynı konuşmasında popülizm eleştirisi yapması, zihin dünyasındaki ikiyüzlülüğün şahikasıdır. Beyanname sunuş konuşmasında pek çok övündüğü “Milli Geliri üçe katlamak, 10 bin doları aşmak, enflasyonu %3 civarına düşürmek” gibi iddiaların alınteriyle yaşayan emekçi halk kitlelerinin gündelik yaşantısı açısından içi boş övünmeler olduğu bellidir. Tuttuğu takımın şampiyonluğuyla övünmek, ülkenin Milli Gelir rakamlarıyla övünmekten farksızdır ve halkın cebine girmeyen, halkın yediği ekmeği büyütmeyen, halkı ezen ve sömüren sermayedarların cüzdanını şişirmekten öteye gitmeyen bu rakamlarla övünmek, halkla alay etmektir. Tayyip Erdoğan başka bir dünyanın değerlerini ve çıkarlarını savunmakta, alınteriyle yaşayanların hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, kamu hizmetlerinden yoksunluk gibi dertlerine yabancı olduğunu kanıtlamaktadır. Emekçilerin ezilenlerin somut acılarını hiçbir soyut övünme dindiremez.
AKP liderinin bu konuşmasında dikkat çeken bir nokta, seçim beyannamesinin hedefinin 2023 yılı (Cumhuriyetin kuruluşunun 100. Yıldönümü) olarak ilan edilmesidir. Seçim sonrası görev alacağı 4 yıldan değil önümüzdeki 12 yıllık süreci planlamaktan sözeden Başbakan, AKP seçim beyannamesine damga vuran temel fikrin uzun süreli bir diktatörlük rejimi kurmak olduğunu böylelikle açıkça dile getiriyor. Parlamentolu seçimli bir demokraside seçim bildirgesinin 12 yıllık hedeflerden sözetmesi, bir diktatörlük kurgusundan başka türlü anlaşılamaz. Uzun erimli siyasal hedefler, en fazla devlet içindeki başka planlama organlarının tasarıları olabilir ama 4 yıl için halktan vekalet istenen bir seçim sürecinde 12 yıllık vekalet ve iktidar talebi, Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Rejimi özlemini dile getirmiş olmasıyla birlikte ele alındığında, besbelli “başka” niyetlerin ifadesidir. Bu açıklamasıyla, Tayyip Erdoğan, 12 Haziran seçimlerini olağan bir seçim olarak değil, 8+12 yıllık hedef ve niyetlerinin onaylanacağı bir plebisit olarak gördüğünü itiraf etmektedir. Bu da kendisinin meşrebine uygundur.
Beyannamenin kendisine gelince, burjuva siyasetinde bunun göz boyamaca ve halkı aldatma ötesinde somut bir anlamı olmadığı biliniyor. Hele Tayyip Erdoğan meşrebindeki siyasetçilerin keyfi ve Bonapartist iktidar özlemleri dikkate alındığında, seçim bildirgesinin bağlayıcı somut politikalara değil halkı etkilemeye ve aldatmaya yönelik söylemlere işaret ettiği anlaşılabilir. Nitekim AKP seçim bildirgesi, sadece bölüm başlıklarına (ileri demokrasi, büyük ekonomi, güçlü toplum, yaşanabilir çevre ve marka şehirler, lider ülke) bakıldığında bile, bir parlatma, aldatma ve kandırma aracı olduğu sezilmektedir. AKP bildirgesindeki söylem ve kavramlardaki şifrelerin çözülmesi oldukça kolaydır, çoğunda ifade edileni tersine çevirmek, kimisinde ise parlak ifadelerin yaldızlarını kazımak yeterlidir. İleri demokrasinin despotizm ve diktatörlük olarak anlaşılması gerekiyor. Büyük ekonominin sanayi ve tarım üretiminin küçültülmesi ve özel yabancı çıkarlara hizmet etmesi, üretimden çok rantların, faizlerin ve asalak üretken olmayan hizmetlerin büyütülmesi olarak okunması mümkündür. Güçlü toplumun çalışanların yoksul ve çaresiz olarak ezik, düşkün ve bağımlı hale getirilmesi anlamına geldiği bilinmelidir. Yaşanabilir çevrenin anlamı, 2B yasa tasarılarından, maden çıkarma ve yol açma adına kesilen ormanlardan, baraj ve nükleer santral projelerinden, büyük kentlerin plansız denetimsiz büyütülmesi projelerinden tahmin edilebilir. Marka şehirler kavramının kent rantlarını küresel yağma aracı haline getirmek ve kentleri kentte yaşan halk çoğunluğuna yabancılaştırmak anlamına geldiği, ayrıca tüccar burjuva ideolojisine bir güzellemeyi ifade ettiği bellidir. Nihayet lider ülke derken ülkeyi emperyalist stratejiler doğrultusunda dış maceralara ve iç savaşlara bölünmeye sürüklemekten, ülkenin dışarıdan yönetilen bir yeni-sömürgeye dönüştürülmesinden sözedildiği saptanmalıdır. Bütün bu özellikleriyle, AKP Bildirgesinde başka bir dünyanın çıkarlarının, emperyalizmin, yerli ortakları büyük servet ve güç sahibi zümrelerin hedef ve taleplerinin hayata geçirilmesinin savunulduğu, halkın aldatılmasının ve kandırılmasının gözetildiği anlaşılmaktadır. AKP bildirgesi halkın gerçek talep ve hedeflerine yabancıdır, düşmandır. Gerici ve faşist bir “yeni rejim” sevdasının hayata geçirilmesini amaçlayan, 12 Haziran seçimlerini bu rejimin tescilini sağlayacak bir plebisit olarak kurgulayan bir zihin dünyasını siyaseten meşrulaştırma ve parlatma aracıdır. Bu bildirgeyi savunan partinin karanlık saçan “ampulunu patlatmak” bu seçimlerdeki siyasetimizin ana ekseni olmalıdır.
BURJUVA MUHALEFETİNİN SEFALETİ: CHP, MHP VE BÜROKRASİ
CHP’nin kadro ve siyaset çizgisi, 12 Haziran seçimleri öncesinde törpülenerek AKP hizasına uyduruldu. NATO bağları üzerinden zaten emperyalizmin belirleyiciliği altındaki generaller ve emperyalizmin her zaman uzantısı olmuş MHP, emperyalizmin ve büyük sermayenin çıkarlarına, isteklerine ve hedeflerine denk düşen bir yapısal uyum sürecinden geçirilerek 12 Haziran seçimleri öncesinde yeni rejimin uysal bir parçası haline getirildi. Yargı bürokrasisinin, burjuva medyasının ve tekelci sermaye gruplarının bir bir teslim alınması da seçim öncesinde tamamlandı. Yeni rejime karşı burjuvazinin ve devlet bürokrasisinin içinden kaynaklanan çekingen muhalefetin bütün direnç ve gönülsüzlük belirtileri de böylelikle ortadan kalkmış oldu.
Bugün burjuvazi cephesinde muhalefet diye boy gösterenlerin safında AKP’nin silik gölgeleri ve taklitleri kalmış bulunuyor. Bu unsurların seçim sürecinde sokaklara dökülen emekçi halk kitlelerinin talep ve hedeflerine sahip çıkan gerçek bir muhalefet yapmamalarının bedelini, 12 Haziran akşamı ağır bir yenilgiye uğrayarak ödemeleri kimseyi şaşırtmayacaktır.
AKP kuyruğunda, daha doğrusu AKP siyasetini belirleyen emperyalizmin ve büyük sermaye çıkarlarının temsili peşinde siyasal kulvar açmak isteyen, AKP siyasetinin esasları ve mihenk noktaları üzerinde değil ayrıntıları ve vurgularıyla muhalefetlerini sınırlayan CHP ve MHP’nin bu halleriyle AKP’nin stepnesi olmak dışında bir işlevi yoktur. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na verilen MHP desteğinden Libya’ya NATO saldırısında hükümet tezkeresine Meclis gizli oturumunda onay vermeye kadar bir dizi kararlarıyla MHP ve CHP hükümetin suç ortağıdır. Ordu ve Yargı bürokrasisinin de bu noktada farklı bir duruşu olmadığı bellidir. Anayasa Mahkemesi’nde AKP’yi hem mahkum eden hem de kapatmayan tuhaf yüksek yargı kararı, generallerin kendi aralarından ve alt rütbelerden bir çok subayı ABD yönetiminde olduğu anlaşılan Ergenekon operasyonlarına kurban etmeleri bu değerlendirmeyi doğrulamaktadır.
CHP 12 Haziran 2011 seçim bildirgesi, burjuva siyasal muhalefetindeki sefaletin ibret belgesi durumundadır. Tıpkı AKP bildirgesinde görüldüğü gibi, CHP bildirgesi de iki ayrı ögenin eklektik bir birleşimidir: Halkın ağzına bir parmak bal çalmayı gözeten parlatılmış söylemler CHP bildirgesinin tatlı kaplamasını oluşturuyor. 12 Eylül 2010 Anayasa plebisitinde oylanan Anayasa değişiklik önerilerinin de aynı “tatlı kaplama içindeki acı çekirdek” özelliğini taşıdığı hatırlanacaktır. Burjuva siyasetinin temel niteliği bu “tatlı söylemler ve acıtıcı gerçekler” ikiliğinde ifadesini buluyor. CHP bildirgesi bunun istisnası değildir.
CHP bildirgesinde halkın gözünü boyamak üzere yer almış “tatlı söylemler kaplaması” içinde yer alan bazı hususlar, emekçi halk kitlelerinin talep ve hedeflerini yansıtıyor: Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılacağı, Diyarbakır cezaevinin müze yapılacağı, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılacağı, YÖK’ün ve öğrenci harçlarının kaldırılacağı, sözleşmeli öğretmenlerin kadrolu yapılacağı, koruculuk uygulamasına son verileceği gibi vaadler bunlar arasında sayılabilir. Kitlelerin bu ve benzeri taleplerinin ancak genel bir demokratikleşme seferberliği içinde hayata geçirilebileceği, genel bir toplumsal ve siyasal devrimci program bütünlüğü içinde uygulanabileceği açıktır. CHP bildirgesinin bu bütünlükten yoksun bulunduğu, hatta bu bütünlüğe ters düşen bir yönelime sahip olduğu ise bellidir. Emperyalizme cepheden karşı çıkmayan, tersine Türkiye’deki ABD karşıtlığı ile mücadele gereğini amaç belleyen, Avrupa Birliği’ne biat etmeyi benimseyen, tekelci büyük sermayenin egemenliği altında belirlenmiş siyasal-toplumsal-ekonomik politikalara karşı hiçbir önlem içermeyen tersine bu politikaları yekten savunan bir anlayışın damga vurduğu bir siyasal bildirge, bu nitelikte bir bildirgeyle harekete geçen liberal ve sağcı politikacıların ağırlığını oluşturduğu bir kadro, vaat ettiği üç beş olumlu hedefi bile hayata geçiremeyecektir. CHP’nin 1970’lerden bu yana hükümet dönemlerinde sergilediği performans, bu konuda yeterli ipucu vermektedir. Sosyal demokrasinin evrensel pratiği de yeterince öğreticidir.
CHP bildirgesinde yer alan pek çok ifade ise, yarım önlemler ve soyut süslü sözlerden ibarettir. AKP’nin 12 Eylül 2010 Anayasa değişiklik önergesinde de, AKP seçim bildirgesinde de bol bol örnekleri bulunan bu tür mütereddit siyasal ifadeler, hiçbir somut anlam taşımıyor. Kadın-erkek eşitliği, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, seçim ve siyasal partiler yasasında reform önerileri, medyada değişim vaatleri, Alevi yurttaşlara soyut özgürlük ve eşitlik söylemleri, “4. Büyük Devrim” sözleri içi doldurulmamış herkesin dile getirdiği genel ve yuvarlak laflardan ibarettir. TSİP seçim bildirgemizde yer bulan pek çok somut demokratik ve acil talep konusunda CHP bildirgesinde açıklanan yarım önlemler ise kitlelerin sokaklarda haykırdığı dertlerine ve sorunlarına çare olmaktan fersah fersah uzakta kalmaktadır. Seçim barajı anti-demokratik bir uygulamadır ve seçmen iradesini çarpıtmaktadır, oysa CHP seçim barajını %10’dan %5’e indirmekle yetinmeyi vaat etmektedir. Bağımsız adaylara getirilen mali baraj, siyasal parti faaliyetlerine getirilen anti-demokratik kısıtlamalar, partiler arasında eşitsizlik yaratan  hazine yardımları konusunda CHP bildirgesi suskun kalmaktadır. Bildirgede CHP “sivil toplum ile birlikte hak ve özgürlükleri güvence altına alacak yeni bir anayasa yapmaktan” sözetmektedir. Sivil toplumun yani burjuvazinin hak ve özgürlükleri güvence altına almaktan yana olmadığını, 1960’larda bu ülkenin tanıdığı en “demokratik” anayasanın burjuva sivil toplumun desteğiyle ve 12 Mart generalleri eliyle budandığını, aynı sivil toplumun 1970’lerde yükselen emekçi halk muhalefetine karşı MC hükümetleri eliyle siyasi gericiliğin ve faşist şiddetin tırmanışını desteklediğini, gazete ilanlarıyla CHP hükümetine karşı kampanyalar yürüttüğünü, daraltılmış 1961 Anayasa’sının 12 Eylül generalleri eliyle parlamentoyla birlikte toptan ilga edilmesini esinlendirdiğini, yerine bugünkü anayasal rejimin kurulmasını planlamaya bizzat iştirak ettiğini, bugünkü sivil toplumun kendi özlem ve beklentilerinin ürünü 12 Eylül faşizminin karanlığında serpilip boy attığını, AKP iktidarının bugünkü sivil toplumun çıkarlarına denk düştüğünü bilmez görünerek, CHP emekçi halkın hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak demokratik bir anayasal rejim özlemini sivil topluma yani burjuvaziye emanet edeceğini vaat etmektedir.
Bildirgede CHP’nin diğer yarım önlemleri ve belirsiz önerileri de işe yaramaz önemsiz vaatlerden ibarettir: KDV gibi dolaylı vergileri kaldırmak yerine yeniden düzenlemek, kapsamlı bir toprak reformuyla ağa topraklarını topraksız köylülere dağıtmak yerine sadece mayınsız arazileri “halka” açmayı vaat etmek, kapsamlı bir sosyal güvenlik reformuyla bütün yurttaşlara eşit ve genel sosyal güvence sunmak yerine AKP’nin sosyal sadaka sistemini allayıp pullayarak CHP’nin aile sigortası sistemine dönüştürmek, çiftçiyi çökerten ve mülksüzleştiren dışa bağımlı kapitalist piyasa güçlerine dokunmadan mazotu ucuzlatmaktan ibaret birkaç ufak düzenlemeyle yetinmek, sermayenin egemenliğinde işleyen özelleştirilmiş eğitim sistemine dokunmadan, özel okul-dersane-üniversiteleri ellemeden “eğitimde fırsat eşitliği” vaat etmek, özel üniversiteleri kamulaştırmadan üniversitelere mali-idari-bilimsel özerklik sunmak, özel hastaneleri kamulaştırmadan ve sağlık hizmetlerini herkes için eşit, ihtiyacı olan herkes için bedelsiz ve nitelikli duruma getirmeyi gözetmeden yoksul yurttaşları katkı payından muaf tutmayı önermekle yetinmek, Kürt sorununda ulusal baskının kaynaklarını ve emperyalist güçlerin tertip ve planlarını tartışmadan, Kürt halkının geleceğini belirleme ve özgürlük hakkını dikkate almadan ufak hak kırıntılarıyla vaziyeti idare etmeye çalışmak bunlar arasında sayılabilir.
CHP seçim bildirgesi, bu haliyle, sokaklara dökülen halkın acil demokratik talep ve hedefleriyle ilişkisizdir, emekçi halkın dünyasını değil emperyalizmin ve büyük sermayenin dünyasını temsil etmektedir.
EMEKÇİLERİN EZİLENLERİN DÜNYASI VE SEÇİMLER
12 Haziran seçimlerinde emekçi halk kitlelerinin, işçi sınıfının, Kürt yoksul köylülerinin, kentli ve köylü küçük-burjuva yığınların talep ve özlemlerinin egemen sınıf temsilcilerinin partilerinde temsil edilemeyeceği, seçim bildirgelerinin incelenmesiyle anlaşılabilir. Bizim tarafın, sosyalist eğilimli parti ve güçlerin, küçük-burjuva demokratlarının seçimlere yaklaşımı nedir?
TSİP bu seçimlerde, sosyalist solun bağımsız temsilini ve ilerici-yurtsever-devrimci-demokratik-cumhuriyetçi halk güçlerinin birleşik cephesinin kurulmasını önermişti. Muhatap aldığı güçlerden EMEP yanıt bile vermeksizin BDP’nin peşine takıldı. Halkevleri CHP kuyruğunda radikal devrimcilik oynamayı tercih etti. DİSK Genel Başkanı’nı aday göstererek CHP’yi destekleme geleneğini devam ettirdi. ÖDP ve TKP ise seçim işbirliğine yanaşmak yerine seçimlere kendi başlarına katılmayı tercih etti. ÖDP Yüksek Seçim Kurulu’nun vetosuna maruz kaldıktan sonra emperyalist mahkemelere başvurmayı seçti ve Avrupa Birliği’nin Türkiye iç siyasetine müdahalesi için bir bahane yaratmayı solculuk zannedenler safına katıldı.
Küçük-burjuva demokratları cenahında ise durum aynı ölçüde olumsuz gözüküyor. BDP kürt milliyetçilerini, bir bölüm Barzani yanlılarını, bir bölüm Kürt İslamcılarını ve ufak sosyalist grupları yedeğine alarak ve ordu ile, AKP ile, CHP ile, İslamcılarla, Fethullahçılarla, emperyalist güçlerle aynı anda flört etmeyi sürdürerek bağımsız adaylarını seçtirme taktiğine kilitlenmiş gözüküyor. AKP’nin arkasına yaslandığı YSK eliyle BDP bağımsız adaylarını veto etme girişimi, Kürt halkının protestosuyla karşılaşınca geri püskürtülmüş oldu, ancak BDP protestolarının Türk-Kürt çatışmasına yönelik provokatif karakteri, BDP seçim siyasetinin emperyalizme ve şovenizme karşı Türk ve Kürt halklarının birliğini gözetmeyen, etnik çatışmaları kışkırtan, ÖDP’nin veto edilmesiyle ilgilenmeyen ulusal dar-görüşlülük eğilimleri, Kürt halk güçleri cephesinde komünist solun temsil krizini derinleştiriyor.
Küçük-burjuva demokratlarının Türk tarafında ise, Cumhuriyet Güçbirliği bayrağı altında Türk milliyetçilerini, bir bölüm faşist döküntülerini, bir bölüm emekli generalleri ve devlet bürokrasisi temsilcilerini birleştiren İP, izlediği bağımsız aday taktikleriyle BDP’nin ayna görüntüsünü yansıtıyor. Cumhuriyet Güçbirliği’nin seçim siyaseti serbest piyasacılıkla kamulaştırmanın, halkçılıkla milliyetçiliğin, işçi sınıfı içindeki küçük-burjuva etkilerin eklektik bir bileşimini temsil ediyor. İşçi sınıfının bağımsız politik temsilinin zayıflığı koşullarında, büyük sermaye ve emperyalizm ile çıkarları gitgide daha fazla çatışan küçük-burjuva kitleler içinde Cumhuriyet Güçbirliği adayları aracılığıyla burjuva parlamentosunda bir biçimde temsil olanağı arayışı kısmen yankı buluyor.
BDP’nin ve İP’nin ikiz milliyetçi küçük-burjuva yönelimleri karşısında, işçi sınıfı sosyalizminin bağımsız siyasal çalışmasını yürütmek 12 Haziran seçimlerinde aciliyet kazandığı için TSİP, kendisine en yakın ve en sağlıklı siyasal zemini oluşturduğunu düşündüğü TKP ile ortak ilkelere dayanan bir seçim bloku oluşturmayı önemsediğini açıkladı ancak TKP’nin halk güçlerinin talep ve hedeflerinden güç alan bir siyasal blok girişimine uzak durması, dar örgütsel gündemini ve hedeflerini (500 bin oy!) esas alması, bu bloku bugün için olanaksız kıldı.
TSİP hayatın pratiğinin öğretici derslerini özümsemiş bir deneyim geleneğine sahiptir. 1970’lerde yaşanan seçim deneyimlerinin TİP kadrolarını nasıl eğittiğini, 1980’ler öncesinde ve sonrasında yaşanan faşizme ve gericiliğe karşı mücadele pratiklerinin TKP kadrolarını nasıl eğittiğini bilmektedir. 12 Haziran seçimlerinde, kendi hayallerinin aynasında kendisini hayran izlerken somut durumun görevlerine ve gereklerine kayıtsız kalanları hayatın acı dersleriyle yüzyüze kalmadan önce bir defa daha uyarmayı bu nedenle görev bilmektedir. Bu uyarının bir parçası olarak TSİP, meşruiyeti şimdiden zedelenmiş 12 Haziran seçimlerinde işçi sınıfının bağımsız siyasetini temsil etme sorumluluğuyla davranacak, seçim kampanyasında halk güçlerinin dünyasını temsil eden acil demokratik talep ve hedeflerini propaganda edecek ve emekçi kitleleri kendi seçim pusulasını sandıklara atmaya çağıracaktır.
12 Haziran seçimlerine iki ayrı dünya ve iki ayrı Türkiye giriyor! Ezilenlerin, işçi sınıfının, emekçi halk güçlerinin, Kürt yoksullarının dünyası birleşik oy pusulalarında temsil edilmiyor!
Birleşik oy pusulası, bu seçimlerde başka bir dünyanın temsilcisidir. İşçi sınıfının çıkarlarına ve emekçi halk güçlerinin, ezilenlerin talep ve hedeflerine düşmanlık güdenlerin, ters düşenlerin, yabancı ve kayıtsız kalanların dünyasını temsil eden birleşik oy pusulalarını yırtıp atalım!
Halk güçlerinin, işçi sınıfının acil talep ve hedeflerinin yazılı olduğu oy pusulalarını sandıklara ulaştıralım!