26 Eylül 2011 Pazartesi

MEVSİMLİK TARIM İŞÇİLERİNİN DÜNYASI VE KÜRT SORUNU




Her yaz olduğu gibi bu yaz da hasad mevsiminde, vasıfsız, ucuz ve kitlesel işgücüne ihtiyaç duyan Türk kapitalizmi, tarlalara ve bahçelere göç dalgasını davet etmiş bulunuyor. İşsiz ve yoksul binlerce Kürt köylüsü, çoluk çocuğuyla ve aileleriyle birlikte, göçebe çalışma kamplarına katılmak üzere, trenlerle, otobüslerle seyahat ediyor. Boğaz tokluğuna çalıştırılmak üzere gittikleri ve döndükleri bu yolculuklarında, her yıl onlarca işçinin ve çocuklarının hayvanlar gibi taşındıkları ve yol kazalarında canlarını kaybettikleri, güneşin alnında acımasız koşullarda çalıştırılarak insafsızca sömürüldükleri biliniyor. Türkiye tarımının hasad mevsimi, her yıl göçebe işçilerin alınteri ve canı pahasına tamamlanabiliyor.  Mevsimlik tarım işçileri, en ağır, en zor koşullarda aç kalmamak için ter döküyor.

Türkiye tarımında kapitalist sömürünün altında ezilen göçebe işçiler kitlesi, Kürt Sorununda devrimci seçeneğin esas toplumsal temelini oluşturuyor.

Göçebe mevsimlik işçilik, örgütlenme ve mücadele açısından zorluklar taşıyor. Zorlukların bir bölümü, göçebe işçiliğin mekan ve zaman olarak geçici niteliğinden kaynaklanıyor. Ülke çapında onbinlerce işçinin aileleriyle birlikte dahil olduğu hasad emeği, birleşik bir toplumsal süreç olmaktan ziyade parçalı, istikrarsız ve yarı-proleter bir nitelik taşıyor. Hasad çalışmalarının mevsimlik ve geçici niteliği, burjuva tarım tekellerini sınıfsal karşı kutup olarak tarım işçilerinin görüş alanından uzak tutuyor. Kapitalist tarım tekellerini bir sis kuşağı gibi sarıp sarmalayan binlerce küçük ve orta toprak sahibi, sınıfsal kutuplaşmanın maskelenmesine katkıda bulunuyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin örgütlenmesinde ve mücadelesinde mevcut zorlukların bir diğer bölümü, işçilerin Kürt kökenli oluşuyla ilişkili bulunuyor. Etnik farklılıklar, mevsimlik tarım işçilerinin sınıfsal sömürüsünü örtüyor. Devlet yetkilileri düzeyinde “potansiyel terör suçlusu yatağı” olarak görülen Kürt tarım işçileri, toprak sahipleri düzeyinde ise şoven baskı ve ayrımcılığın muhatabı olarak algılanıyor. Kürt ulusal demokratik hareketi düzeyinde ise aynı tarım işçileri etnik ve aşiret ilişkileriyle kısıtlı olarak değerlendiriliyor, işçi sınıfının ülke düzeyinde yayılmış mücadelesinin ve dünya-tarihsel misyonunun bir parçası gibi ele alınmıyor.

İşçi sınıfı sosyalizmi, mevsimlik tarım işçilerinin maruz kaldığı acımasız çalışma koşullarına, yoğun ve katmerli sömürüye karşı mücadeleyi işte bu nesnel bağlamda örgütlemekle yükümlüdür. Bu mücadeleye yabancı duran, bu mücadele ile ilişkilenmeyen bir sosyalist hareket, Türkiye halklarının kurtuluşu için savaşma yeteneğinden yoksun kalır, ayağı ülke topraklarına basan bir partiye dönüşemez.

Mevsimlik tarım işçilerinin dünyasına dahil olmak ve mücadelesine önderlik etmek, çalışma koşullarının düzeltilmesi için çaba göstermekle, sosyal güvence hak ve taleplerini kazanmaya çalışmakla, ücretlerini artırmak ve garantilemek için seferber olmakla, mevsimlik hasad emeğinin düzenli, kadrolu, yerleşik bir çalışma tarzına dönüştürülmesini savunmakla başarılabilir. Sağlıklı barınma ve konut haklarının kazanılması, düzenli sağlık ve eğitim hizmetlerinin temin edilmesi, göçebe tarım işçilerinin tarım işletmelerinin yoğunlaştığı bölgelerde, devlet eliyle, ücret garantisi ve sosyal güvence temelinde kalıcı istihdamı ve iskanı ile mümkün olabilir.

Bütün bunları hedefleyen bir sendikal ve siyasal program, Kürt Sorunu’na yönelik bir müdahale aracını işçi sınıfı sosyalizmine kazandırır. Kürt illerindeki emekçi nüfus fazlasının Anadolu’nun Batı, Kuzey ve Güney bölgelerinde tarımsal işletmeler çevresindeki illere ve ilçelere planlı ve kalıcı olarak iskanı ve buralarda devlet güvencesinde istihdamı, işçi sınıfı sosyalizminin Kürt sorununa ilişkin siyasal ve toplumsal programının temel araçlarından biri olacaktır.

30 Ağustos 2011 Salı

YAKLAŞAN SAVAŞ TEHLİKESİ VE BARIŞI SAVUNMAK İÇİN GÖREVLERİMİZ

Yakın coğrafyada fırtına bulutları birikiyor. Hava geçen yüzyılın dünya savaşları öncesi günlerindeki gibi barut kokuyor. Kapitalizmin büyük ve derin küresel krizinin ekonomik ve toplumsal arka planı üzerinde, savaş siyaseti ve söylemleri emperyalizmin yönetici çevrelerinde güç kazanıyor, silahlanma ve ön muharebeler tırmanıyor. Son on yılın Irak ve Afganistan, Bahreyn işgalleri, Lübnan, Libya ve Gürcistan muharebeleri, Pakistan, Kıbrıs, Yemen ve Türkiye’deki siyasal gelişmelerin yüksek gerilimli iç çatışmalar boyutuna yükselmesi, işgal altındaki Irak’ta, işgal güçleri tarafından bölünmüş Kore’de, Sudan ve Somali’de, Orta Asya ülkelerinde tırmanan çatışmalar, Sudan’ın emperyalizmin gözetiminde bölünmesi, Suriye’ye ve İran’a yönelen güncel tehdit, yaklaşan genel ve büyük bir savaş tehlikesinin habercileri olarak görülmelidir.

Türkiye yaklaşan savaş tehlikesinin merkezinde bulunuyor. Sadece coğrafi nedenlerle değil, aynı zamanda Türkiye üzerinde gelişen emperyalist paylaşım ve denetim çabalarının ülkemizin iç siyasetinin belirleyici bir unsuruna dönüşmesi nedeniyle de bu böyledir. Türkiye burjuvazisinin emperyalizmin vesayetinde yeniden yapılanması ve emperyalist sermayenin bölgesel hatta küresel hesaplarına kendisiyle birlikte ülke ve bölge halklarının kaderini teslim etmesi bu sürecin bir parçasıdır.

Büyüyen savaş tehlikesi bölge halk güçlerine saflaşma zorunluluğunu dayatıyor. Batı emperyalizminin saldırgan güçleri, ABD, NATO, AB, İsrail, Suudi Arabistan gibi mihrakların askeri ve politik güçleriyle temsil ettikleri eksen, yaklaşan savaşın esas kaynağıdır. Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, İran, Suriye, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Venezuela, Küba gibi ülkeler, savaş tehdidinin kısa ve uzun erimli hedefleri arasında yer alıyor. Rusya, Çin, Almanya gibi büyük güçler, saldırgan Batı emperyalizminin savaş tehdidi karşısında pazarlık yapan, fren olmaya çalışan ve kendi çıkarlarını korumaya gayret eden bir politik yönelimi geliştiriyor. Halk güçlerinin çıkarlarını savunan barış hareketi, uluslararası işçi sınıfı hareketi, ezilen halklar, yaşanan saflaşmada Batı karşıtı eksen etrafında güç yığınağı oluşturarak Batı emperyalizminin eşitsiz askeri güç üstünlüğünü dengeleme siyaseti izliyor.

Savaş tehlikesinin büyümesine, Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında, Akdeniz havzasında, Avrupa ülkelerinde  emekçilerin kitlesel mücadelelerinin büyümesi eşlik ediyor. Arap ülkelerinde ve bazı Avrupa ülkelerinde yer yer kitlesel gösterilere ve halk ayaklanmalarına dönüşen bu hareketlilik, henüz emperyalizme ve savaşa karşı belirgin bir saf tutuşu temsil etmiyor, yer yer Amerikancı İslamcı hareketin, neo-nazilerin, anarşist başıbozukluğun, küçük burjuva milliyetçiliğinin izlerini taşıyor, bu niteliğiyle de zaman zaman emperyalist mihrakların denetlemesine ve siyasal tertiplerine açık özellikler taşıyor. Bununla birlikte, son örnekleri İspanya, Yunanistan, İngiltere, İsrail ve Mısır’da görülen ve gençliğin, kent yoksullarının, işçi sınıfının başkaldırılarına tanık olunan gelişmelerin sürükleyicisi halk güçleri, demokratik toplumsal hak taleplerini emperyalizme karşı mücadeleyle birleştirebildiği ölçüde, bu sakıncalar aşılabilecektir.

Güncel durumda bunun koşulu, Batı emperyalizmi kaynaklı savaş tehdidine karşı mücadelede saf tutmaktır. Türkiye’de aynı safta yer alması gereken ancak birbirinden uzak durmayı seçen, birbiriyle çatışan ve birbirini güçten düşüren halk güçleri (cumhuriyetçi, yurtsever küçük-burjuva grup ve çevreler, Kemalist akım, Kürt ulusal-devrimci hareketi),  tekil mücadeleler içinde enerjisini tüketen ve büyük resmi gözden kaçıran işçi hareketi, kendi dar gündemine hapsolmuş ekolojik- hareket, köylü eylemleri, öğrenci hareketi, yaklaşan savaş tehlikesine ve savaşın esas kaynağı Batı-emperyalizmi eksenine karşı birleşmek zorundadır. İki önemli güncel konu, bu birleşmeye vesile olabilir: Kürt ulusal devrimci hareketini imha etmeye yönelik girişimleri önlemek ve Suriye-İran’a karşı Türk Ordusu eliyle emperyalizm hesabına girişilecek bir işgal savaşını engellemek!

Sosyalist hareket, ilerici yurtsever güçler, Kürt ulusal demokratik hareketi, Kemalist grup ve çevreler, cumhuriyetçi güçler, bir araya gelerek ortak bir cephe oluşturabilirse, silahlarının namlusunu doğrultacağı mücadele hedeflerini “Batı-emperyalizmi” olarak ifade edebilirse, bölgedeki saflaşmalarda Batı eksenine karşı İran-Suriye-Rusya-Çin ekseninde oluşan güç yığınağını dikkate alarak birleşebilirse, yaklaşan savaş tehlikesini önlemek mümkün olacaktır. 

29 Haziran 2011 Çarşamba

POLİTİK SAFLAŞMA İHTİYACI



KÜRT ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİNİN
POLİTİK ÇİZGİSİ

Sular ısınıyor. Akdeniz havzasında, Güney Avrupa’dan Orta-Doğu coğrafyasına uzanan bölgede, emperyalizmin ve kapitalist sistemin sömürü ve baskısı altındaki emekçi halk kitlelerinin hareketlenmesi devam ediyor. Yunanistan’da ekonomik buhranı izleyen toplumsal ve siyasal kriz, Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) son seçimlerde oy desteğinin artmasıyla birlikte ülkeyi hızla emperyalist zincirin zayıf halkası haline getiriyor. Yunanistan, Portekiz ve İspanya’da kitlesel genel grevler ve kitlesel protesto gösterileri milyonlarca işçiyi seferber ediyor. Fransa’da ve Belçika’da da işçi sınıfının eylemleri artıyor, emekçi kitlelerin huzursuzluğu büyüyor. Mısır ve Tunus’ta halk ayaklanmaları, rejimin tepesindeki sivil kralları devirdi. Türkiye’de Kürt halkının başkaldırısı, hak kırıntıları vermekle yatıştırılamayacak bir politik hareketlenme düzeyine erişti. Türkiye’de işçi sınıfı siyasal hareketinin zayıflığı ve dağınıklığı, baskıcı önlemler altında maskaralık ve hilekarlık gösterisine dönüşen seçimlerde sosyalizmin siyasal müdahalesine fırsat vermemekle birlikte, son bir iki yıldır kendiliğinden işçi hareketinin ve emekçi küçük-burjuva yığınların mücadele için seferber olduklarını gösterdi. Komünist siyasal öznelerin hareketin önünde olmasını engelleyen ve kitlelerin peşinde sürüklenmelerine yol açan zaafları devam ediyor. 12 Haziran 2011 genel seçimleri bu zaafların gerçekliğini bir defa daha doğruladı. Emperyalist güçler, yükselen halk hareketlerine karşı saldırgan savaşçı müdahalelerini hızlandırdı, Libya ve Suriye’de NATO eliyle açıktan emperyalist askeri işgal girişimleri sürüyor, Bahreyn Suudi ordusu tarafından işgal edilerek halk ayaklanması bastırıldı, Yemen’de iç ve dış müdahalelerle kan dökerek rejimi ayakta tutma çabaları devam ediyor. Mısır ve Tunus’taki halk hareketi Müslüman Kardeşler ve ordu koalisyonu ile zaptedilmek isteniyor. Yunanistan’da parlamenter yoldan başkaldırı engellenemezse askeri darbe seçeneğinin gündeme geleceği söylentileri dolaşıyor.
AKP’nin %50 oranında oy aldığının resmen açıklandığı 12 Haziran seçim maskaralığı sürecinde, Türk hükümetinin bölgedeki gelişmelerin tamamında, emperyalist tertiplerin ve saldırganlığın merkezinde saf tuttuğu açığa çıktı. Türkiye’nin komşu coğrafyalarda bir süredir sözümona “sıfır sorun” amaçlı ılımlı arabuluculuk görünümü altında el sıkıştığı işbirliği yaptığı komşu devletlerin kuyusunu kazdığı, iki yüzlü bir siyaset güttüğü, emperyalizmin bölgede oluşturmaya çalıştığı mihverin, yani ABD-AB-Suudi Arabistan-İsrail ekseninin hesaplarına uygun provokasyon tertiplerini planladığı ve yürüttüğü görüldü. Komşu coğrafyaları kana bulayacak emperyalist işgal ve tertiplere alet olan Türk hükümetinin ülkemizi de kanlı iç ve dış çatışmalara sürüklemesi tehlikesi büyüyor. Bölgesel emperyalist paylaşım mücadelelerine, ilhak ve istila girişimlerine kapı açan AKP siyaseti, ülke sınırlarının dokunulmazlığını bizzat Dışişleri Bakanı’nın ağzından tartışmaya açıyor.
Kürt sorununun çözümüne yönelik tartışmalar bölgesel bir paylaşım kavgasının zemininde yol alıyor. Hareketimizin Kürt meselesinde 1970’lerden bu yana izlediği siyasal çizgiyi ve bu çizgiye karşı çeşitli siyasal öznelerin tutum ve saflaşmasını, olası tehlikeli gelişmeler ışığında gözden geçirmek gerekiyor.
Kürt meselesinde siyasetimizin temelinde, “ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı” ilkesi yer alıyor. “Halklara özgürlük” sloganı, 1970’lerden bu yana, Kürt halkının ulusal demokratik haklarının savunulmasını, asimilasyon ve milli baskı siyasetinin reddini ifade ediyor. Öte yandan biz meseleye daima işçi sınıfının uluslararası ve bölgesel çıkarları açısından bakıyoruz. Kürt halkının özgürlüğü ve ulusal demokratik hakları, Türk ve Kürt işçi sınıfı kitlelerinin ve Orta-Doğu halklarının emperyalizme karşı mücadelede birleşmeleri temelinde savunulabilir ve kazanılabilir. Türk, Kürt, Arap ve diğer milliyetlerden işçilerin birliği, bu kazanımın zorunlu koşuludur.
Sosyalist sistemin dağılması sonrasında, bölge halkları emperyalist kışkırtma ve tertiplerin hedefi oldu. Geleneksel emperyalist siyasetin etnik toplulukları ve halk kitlelerini birbiriyle çatıştırma ve bu çatışmanın taraflarını birbirine karşı “himaye” ederek kendi çıkarlarını hayata geçirme taktiği bu dönemde yeniden canlandı. Çokuluslu Osmanlı devletinin paylaşılması sürecinde Orta-Doğu’da hakimiyet kurmayı hedefleyen Britanya emperyalizminin Araplar, Türkler, Kürtler arasında bu etnik grupların ve halk topluluklarının egemen güçleri arasından nasıl işbirlikçiler devşirdiği, bu yolla kendi siyasetinin ve askeri gücünün himayesini bölge halklarını kendi geleceklerini belirleme hakkının yerine geçirebildiği iyi biliniyor. Aynı kural, 1990 sonrası uluslararası karşı-devrim yıllarında SSCB, Yugoslavya, Irak halkları üzerinde de işletildi. 20. yüzyıl boyunca sosyalizmin kardeşlik ve eşitlik temelinde özgürlüğünü ve gönüllü birliğini sağladığı halkların ve etnik grupların özel mülkiyet, piyasa ve bencillik çağına girer girmez birbirlerinin boğazına nasıl sarıldığı unutulmadı.
Kürt meselesinin çözümünde, bölgedeki emperyalist paylaşım mücadelesinin ve bölge halkları içindeki sınıfsal çıkar ayrışmalarının etkisi göz ardı edilemez. Daha doğrusu, Kürt ve Türk halklarının içindeki sınıf ve zümrelerin ve dünya çapında bu sınıfların konum ve çıkarlarıyla siyaseten ilişkilenen emperyalist sermaye güçlerinin rolünü görmezden gelen bir siyasal çözüm tasavvuru olanaksızdır.
Bölgede ABD-AB-Suudi Arabistan-İsrail-TC hükümetleri ekseninde bir askeri-politik mihver oluşuyor. Bu mihver, bölge kaynaklarının emperyalist sermayeyi temsil eden büyük güçler tarafından paylaşıldığı ve sömürüldüğü bir dünyayı vaat ediyor. Bu paylaşım kavgasının bir ucu, küçük ve orta ölçekli ve giderek dünya çapında büyük savaşlara uzanıyor. Bu kavgada yağlı lokmalar, emperyalist büyük sermayenin payına düşecektir. Kırıntıların işbirlikçiler arasında kavga gürültü payedileceği varsayılabilir. Emeğiyle yaşayan milyonlarca yoksul işçi ve köylünün payına ise, eğer hayatta kalabilirlerse, kan, gözyaşı ve açlık düşeceği daha önce yaşanan deneyimlerden biliniyor.
Bu kavgada kendi efendilerinin, ağalarının, şeyhlerinin, patronlarının, büyük servet ve güç sahiplerinin peşinden gidecek, din adına, millet adına, onların paralı veya parasız askeri olacak yoksullar ise, kendi evlatlarının, kardeşlerinin, kocalarının bedenlerini kefensiz tabutsuz toprağa verecektir.
Hareketimiz, bu apaçık gerçeğin kapıya dayandığı koşullarda, Kürt ulusal demokratik hareketinin sözcülerine temsilcilerine hangi yolu izleyeceklerini sormak hakkına sahiptir. KCK, PKK, BDP çizgisini izleyenler, tarihsel bir ayrım noktasındadır. Önderleri Abdullah Öcalan mahpustur ama otoritesini belki hayatı pahasına kullanma şansına sahiptir. BDP seçimlerde başarılı olmuş, direnme gücünü kanıtlamış bir geleneğin üzerinden tercihini belirleyerek halkını etkileme şansına sahiptir. PKK 12 Eylül faşizmine karşı elde silah direnebilmiş, binlerce can pahasına bölge coğrafyasında siyasal bir özne olmayı başarabilmiştir. Ancak gelinen noktada Kürt ulusal demokratik hareketinin kendi toplumu ve dünya ölçeğinde hangi sınıf çıkarlarının temsiline yanaştığı belirsizdir. İttifak çemberi içinde İsrail ile, ABD ile, AB ile, liberaller ile, emperyalizmin ajanlarıyla, gericilerle flört edenler mebzuldur. İttifak çemberi içinde sosyalist sıfatlı olanlar da yok değildir ama Ufuk Uras’tan Ertuğrul Kürkçü’ye bu sosyalistlerin “bizden” olmadığı bellidir. İttifak siyasetinin temel hedefi belirsizdir. Kürt halkının kendi geleceğini belirlemesi değil, özgür ve eşit bir unsur olarak Orta-Doğu’daki halklar safına katılması değil, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin gölgesinde kendi efendilerinin lehine bazı hak kırıntılarıyla yetinilmesi  tehlikesi vardır. Bu tehlike, Kürt yoksullarının devrimci örgütü olarak PKK’nin tasfiyesini, Kürt ulusal demokratik hareketinin bölge coğrafyasındaki devrimci dinamiklerle dayanışmasının tasfiyesini, Kürt ulusal demokratik hareketinin emperyalist provokasyon ve tertiplere alet olmasını da içerebilir.
Kürt ulusal demokratik hareketinin politik çizgisi, emperyalizme ve bölgedeki işbirlikçilerine karşı tavır konusunda netleşmek zorundadır. 1970’lerde 1980’lerde Türk şovenizmine ve faşizmine karşı mücadele ettiniz, Türk faşizmi Orta-Doğu coğrafyasında emperyalizmi, NATO’yu, büyük sermayeyi  temsil ettiği oranda mücadeleniz bizim açımızdan meşru ve haklıydı. Bugün emperyalizm bölge halklarını, Irak, Suriye, Filistin, İran, ve Türk halklarını tehdit ediyor. İşgal ve yağmaya maruz bırakıyor. Başka coğrafyalarda aynı emperyalist tehdit Küba ve Venezuela halklarını hedef alıyor. Siz bu saflaşmada nerede duruyorsunuz? Silahlarınızın namlusunu dünya halklarıyla birlikte emperyalizme ve işbirlikçilerine çevirecek misiniz? Yoksa Amerikan-Suudi-TC-İsrail-İngiliz-Fransız mihverine mi katılacaksınız?
Bu soruları laf olsun diye sormuyoruz! Kürt ulusal demokratik hareketinin saflarında, Barzani ve Talabani ile saf tutan, “İsrail ile ABD ile biraz da biz müttefik olalım” diyenler olduğunu biliyoruz. Sizin bunlardan olmanız, bizim egemenlerimiz ile aynı dili konuşmanız, aynı çıkarları temsil etmeniz demektir. Eğer böyleyse, Kürt halkının kendi geleceğini belirleme mücadelesinin karşısına düşmeniz söz konusudur. Eğer böyleyse, Kürt halkının kendi geleceğini belirleme hakkını savunanlarla omuz omuza mücadeleyi sürdürme hakkını devralmak işçi sınıfı sosyalizminin meşru hakkı olacaktır. Eğer böyle değilse, bunu sadece zaman zaman yaptığı gibi söylemiyle değil pratikte kanıtlamak Kürt ulusal demokratik hareketine düşmektedir.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

"ONUR'UMUZU SAVUNUYORUZ"

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu'na destek amacıyla başlatılan "ONUR'UMUZU SAVUNUYORUZ" kampanyası çerçevesinde 26 Mayıs 2011 tarihinde Ankara Tabip Odası’nda bir basın toplantısı düzenlendi.

TTB Merkez Konseyi, Ankara Tabip Odası, SES Ankara Şube, Eğitim Sen Ankara 5 No’lu Şube, DİSK Ankara Bölge Temsilciliği, Hacettepe Öğretim Üyeleri Derneği (HÖDER), Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), KESK Ankara Şubeler Platformu, Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği (NÜSED), Ortadoğu Öğretim Elemanları Derneği, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, Türkiye Biyoetik Derneği, Türk Diş Hekimleri Birliği, Türk Hemşireler Derneği, Türk Veteriner Hekimler Birliği, Üniversite Konseyleri Derneği ve Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği’nin imzasının bulunduğu basın açıklaması metnini tüm destekleyen kurumlar adına Ankara Tabip Odası Başkanı Bayazıt İlhan okudu.

BASIN AÇIKLAMASI

26 Mayıs 2011

Onur’umuzu Savunuyoruz!

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu Soruşturuluyor

Yargılanmak ve Susturulmak İsteniyor

Bir bilim insanı, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu soruşturuluyor.

Ne için? İnsan, hekim ve akademisyen olarak topluma karşı temel görevini yerine getirdiği için!

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu uzun yıllardır Kocaeli bölgesinde yaşanan ciddi çevre ve sağlık sorunları ile uğraşmaktadır.

2005 yılında “Endüstri Yoğun Bölgelerde Yaşayanlarda Ölüm Nedenleri: Dilovası Örneği” isimli çalışmasının sonuçlarını yayınladı ve kansere bağlı ölümlerdeki aşırılığı gözler önüne serdi. Bu çalışmasını yerel ve ulusal bilim çevreleri ve siyasi otoriteler ile paylaştı. Çözüm önerilerini 2006’da TBMM’ye sundu.

O günden bugüne ne değişti? Hiçbir şey!

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu geçtiğimiz günlerde yürütücüsü olduğu yeni bir çalışmanın sonuçlarını basın aracılığı ile kamuoyuna sundu.

Soruşturma ve yargılama talepleri de bu açıklamadan sonra başladı.

Kocaeli Üniversitesi’nde Halk Sağlığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Tıbbi Genetik Anabilim Dallarından akademisyenler ile birlikte yürüttüğü, üniversitenin bilimsel araştırma fonu tarafından desteklenen araştırmada annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metaller ve eser elementler saptandı.

Sorumluluk sahibi bir bilim insanı olarak Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu bu bilgiyi kamuoyuna açıkladı.

Bu açıklamadan kısa bir süre sonra “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük” dediği, basın yoluyla bu bilgileri açıkladığı ve bu vesileyle “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dilovası Belediye
Başkanı Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet dilekçesi verdi. Savcılık hazırladığı dosyayı, söz konusu fiilin incelenmesi amacıyla Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’ne gönderdi.

Üniversite izin verdiği takdirde Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılanacak...

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu hakkında Kocaeli Üniversitesi tarafından bu gerekçe ile ceza soruşturması yürütülmektedir.

Bununla birlikte, Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı tarafından yukarıdaki gerekçelerle YÖK’e yazılan yazının, YÖK tarafından Kocaeli Rektörlüğü’nün bilgisine sunulması ve gereğinin rica edilmesi üzerine Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü tarafından disiplin soruşturması açıldı.

Onur Hamzaoğlu ne araştırdı ve ulaştığı sonuçlar nelerdi? Neden rahatsızlık yarattı?

Dilovası Organize Sanayi Bölgesi nedeniyle Kocaeli bölgesinde ciddi çevre ve sağlık sorunları yaşanmakta olduğu bilinen bir gerçektir. Kocaeli’de kurulması planlanan yeni organize sanayi bölgeleri bu konu hakkındaki tartışmaları kamuoyunun gündemine taşımıştır.

Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Tıbbi Genetik Anabilim Dallarından öğretim üyelerinin katılımı ile hazırlanan ve Prof. Hamzaoğlu'nun yürütücüsü olduğu ve KOÜ Bilimsel Araştırma Destek Birimi tarafından desteklenmekte olan son araştırma projesi ile "Kocaeli'nin Dilovası ve Kandıra İlçelerinde Yaşayan Gebelerden Doğan Bebeklerde Ağır Metal Maruziyeti İle Büyüme ve Gelişme Durumu" araştırılmaktadır.

Araştırma projesi kapsamında elde edilen kesin sonuçlara göre annelerin ilk sütü (kolostrum) ve bebeklerin ilk kakalarında (mekonyum) bazı ağır metaller ve eser elementlerin bulunduğu saptanmıştır.

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, bu sıra dışı ve ürkütücü bulguları kamuoyuna açıkladı ve tüm dünyada dürüst, sorumlu, cesur bilim insanlarının başına gelen onun da başına geldi: Taciz!

Aslında bilim insanlarına yapılan bu tacizleri çok iyi biliyoruz.

Dr. Irving Selikoff, 1964’te asbestoz insan sağlığına zararlıdır dediğinde aynı tacize maruz kaldı.

Dr. Herbert Needleman 1970’de kurşunun çocuk sağlığına zararlarını açıkladığında aynı tacize maruz kaldı.

Dr. Takeshi Nirayama 1981’de pasif sigara içiciliğinin akciğer kanserine neden olduğunu açıkladığında aynı tacize maruz kaldı.

Dr. Benjamin Santer, 1996’da iklim değişikliği ile ilgili bulgularını raporladığında aynı tacize maruz kaldı.

Dr. Ignacio Chapela, 2000 yılında genetiği ile oynanmış Meksika mısırının tehlikesini açıkladığında aynı tacize maruz kaldı.

Şimdi de sıra Onur Hamzaoğlu’nda…

Bir tarafta siyasi ve ekonomik çıkarları insan sağlığının üstünde tutanlar var, diğer tarafta toplum sağlığı, onurlu bilim insanları ve Onur Hamzaoğlu var.

Bizim tarafımız belli.

Dilovası halkı canımızdır.

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu onurumuzdur.

TTB Merkez Konseyi
Ankara Tabip Odası
SES Ankara Şube
Eğitim Sen Ankara 5 No’lu Şube
DİSK Ankara Bölge Temsilciliği
Hacettepe Öğretim Üyeleri Derneği (HÖDER)
Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER)
KESK Ankara Şubeler Platformu
Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği (NÜSED)
Ortadoğu Öğretim Elemanları Derneği
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Ankara Şubesi
Türkiye Biyoetik Derneği
Türk Diş Hekimleri Birliği
Türk Hemşireler Derneği
Türk Veteriner Hekimler Birliği
Üniversite Konseyleri Derneği
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği
------------------------------------

Onur’umuzu Savunmaya Gidiyoruz…

Uzun yıllardır Kocaeli bölgesinde yaşanan ciddi çevre ve sağlık sorunlarıyla ilgilenen bir bilim insanı; Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu bu konuda yaptığı son bilimsel çalışmayı kamuoyuyla paylaştığı için soruşturuluyor. Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu hakkında açılan soruşturmanın bilimsel gerçekleri örtmeye, akademik özgürlüğü engellemeye dönük olduğunu, sürecin kaygı verici olduğunu 24 Mayıs 2011 tarihinde yaptığımız ortak basın açıklamasında dile getirmiştik.  Aynı açıklamada; bir tarafta siyasi ve ekonomik çıkarları insan sağlığının üstünde tutanların, diğer tarafta ise toplum sağlığı ve onurlu bilim insanlarının olduğunu belirtmiş ve tarafımız bellidir demiştik: Onur'umuzu savunuyoruz, savunmaya devam edeceğiz.

Halk ve çevre sağlığını, bilimsel gerçekleri, akademik özgürlüğü, meslek onurunu, Onur'umuzu savunmak için; 31 Mayıs Salı günü saat 09:00’da Kocaeli Adliyesi’nde görülecek duruşmaya İstanbul’dan geniş bir hekim katılımıyla gidiyoruz. İstanbul Tabip Odası; duruşmaya ve sonrasında yapılacak olan “Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluklar” forumuna katılacak olan meslektaşlarımız için bir program hazırlamıştır.

Katılmak isteyen meslektaşlarımızın isim ve iletişim bilgilerini en geç 27 Mayıs Cuma 17.00'ya dek aşağıda belirtilen telefona bildirmelerini rica ediyoruz.

Otobüs kalkış noktaları ve saatleri katılımcı sayısının belli olmasının ardından Cuma akşamı internet sitemiz üzerinden duyurulacaktır.
İSTANBUL TABİP ODASI
ULAŞIM İÇİN BAŞVURU : Yılmaz Bozkurt
(İstanbul Tabip Odası Danışma)
Telefon : 0212 514 02 92 / 111-112
e-posta: istabip@istabip.org.tr

PROGRAM

31 Mayıs 2011 Salı
BASIN AÇIKLAMASI VE DURUŞMA saat 09:00
Kocaeli Adliyesi Önü ve Adliye Mahkeme Salonu

FORUM: Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluklar saat 10.30-13.30
Kocaeli Üniversitesi Anıtpark Yerleşkesi

1 Mayıs 2011 Pazar

12 HAZİRAN 2011 SEÇİMLERİNE GİDERKEN

İKİ DÜNYA, İKİ TÜRKİYE
12 Haziran 2011 seçimlerine Türkiye iki ayrı dünyaya keskin biçimde bölünmüş olarak gidiyor. Sarsıntılı kutuplaşmaların ve çatışmaların bulandırdığı bu bölünmüşlüğü doğru kavramak, 12 Haziran seçimlerine giden süreçte işçi sınıfı sosyalistlerinin takınacağı tavrı anlamak ve anlatmak bakımından büyük önem taşıyor. Hem kendi içimizde, hem yakın irtibat halkalarımızda, hem de kitleler nezdinde, Türkiye’yi iki dünyaya bölen mevcut toplumsal çelişkilerin ve siyasal-ideolojik izdüşümlerinin bilimsel ve somut kavranışının derinleştirilmesi, seçim sürecindeki politikalarımızın iyi anlaşılmasının ve anlatılmasının koşuludur.
12 Haziran 2011 seçimleri öncesinde Türkiye sınıfsal çelişkilerin toplumsal düzeyde keskinleştiği bir iklim ile damgalanmıştır. İşçi sınıfı ve kentli köylü küçük burjuva kitleler, büyük sermaye tekellerinin 31 yıldır devam eden faşist diktatörlüğünün açık ve parlamenter biçimleri altında ezilmekte ve sömürülmektedir. Geç-kapitalizmin küresel pazarlarına bağımlı olarak yapılandırılan Türk kapitalizminin egemen sınıf ve zümreleri, baskıyla, zulümle, uyuşturma ve aldatma taktikleriyle susturdukları ve yönettikleri emekçi halk kitlelerini insanca hayat özlemlerinden koparmış, çaresiz, zavallı, bencil, teslimiyetçi, daha iyi bir hayat ve gelecek umudu besleyemez hale getirmiştir. Geniş kitleler, günü kurtarmak ve yürürlüğü değişmez gözüken mevcut düzen içinde hayatta kalabilmek dışında bir şey düşünemez hale getirilmiştir. Aynı egemen sınıf ve zümreler, ülke pazarı ve kaderiyle bağları zayıfladığı, küresel sermaye ve pazarlarla bütünleşmek dışında bir çıkara sahip olmadıkları için, ülkeyi ve kaderini sırtlarında bir yük olarak görmeye başlamış, ülkenin yönetimi için gerekli siyasal ve yönetsel karar mekanizmalarını bütünüyle bağımlı oldukları yabancı emperyalist güç odaklarına teslim etmeye açık bir eğilim gösterir hale gelmiştir. Ülkenin yönetimi Beyaz Saray, NATO karargahları, Brüksel üçgeninde belirlenen politik tercihlere teslim edilmiştir. Bundan daha elim ve vahim olarak, hükümet dışındaki muhalif güç odakları da hükümetin temsil ettiği egemen çıkarların ve egemen ideolojinin peşinden sürüklenmekte, toplumsal beklenti ve itirazları emperyalist iradenin doğrultusunda sönümlendirmektedir. 12 Haziran seçimleri, işte böyle bir çıkmaz sokakta emekçi halk kitlelerini esir almayı ve 12 Eylül’de kurulan diktatörlük rejimini restore etmeyi hedeflemektedir.
İşçi sınıfı sosyalizmi, 12 Eylül 1980 faşist darbesine teslim olmadı. 12 Haziran seçimleriyle kurulması hedeflenen yeni rejime de boyun eğmeyecek. Direncin sağlıklı ve doğru politikalarla örgütlenmesi için çalışacak. Sosyalist direnç ve eylemin seçimlerde karşı karşıya gelen iki ayrı dünyanın talep ve hedeflerinin berrak biçimde anlaşılmasıyla hayata geçirilebileceğini kavramadan ve kavratmadan halkın “boyun eğmemesi” sağlanamaz. İki “dünyanın” karşıt ve uzlaşması mümkün olmayan çıkarlarının berrak ve gerçek zeminlere dayanan siyasal ifadelerini geliştirmek ve örgütlemek, siyasal temsilini sağlamak gerekiyor. Bu netleşmeyi engelleyen, yavaşlatan veya bulandıran bütün eğilim ve arayışlarla mücadele gereği de bahsettiğimiz siyasal temsilin bir koşulu olarak beliriyor. Bu yazımızda, seçim sürecinde ana siyasal ve toplumsal mihrakların ve muhalefet cephesindeki kimi odakların siyasal söylemlerinin ve seçim bildirgelerinin teşrihini deneyeceğiz.
EMPERYALİST ODAKLAR, YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ VE 12 HAZİRAN SEÇİMLERİ
Türkiye’nin 12 Haziran 2011’de yeni bir siyasal rejim yörüngesine oturtulması için gereken yolun düzlenmesi, 12 Eylül rejiminin restorasyonunu amaçlayan 28 Şubat yarı-darbesiyle başlatıldı ve AKP’yi işbaşına getiren 3 Kasım 2002 seçimleriyle açılan dönemin yılları boyunca taş taş döşenerek sağlandı. Netaş greviyle, 1989 Bahar eylemleriyle ve Zonguldak işçilerinin Büyük Ankara Yürüyüşüyle, Kürt ulusal demokratik hareketinin ilerleyişiyle yükselen toplumsal muhalefetin 12 Eylül rejimini delik deşik etmesi, cıvatalarını gevşetmesi, 12 Eylül’de susturulan işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerinin darbe hükümetleri tarafından gaspedilmiş bazı haklarını parça parça da olsa geri almaya başlaması, darbenin doğrudan uzantısı Özal-ANAP iktidarının işbaşından uzaklaştırılması, demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlı biçimlerde de olsa tek tek vuruşarak kazanılması, 1994 ekonomik çöküntüsü ve 1. Körfez savaşı arka planı üzerinde faşist rejimin ideolojik, politik bir krize sürüklenmesini hızlandırdı. Faşist rejimle uzlaşmaktan başka bir siyaset gütmeyen burjuva özneler (SHP, DYP, RP, MHP) krizin burjuvazinin egemenliğini sarsmasını önleyecek biçimde nöbetleşe devreye girerek faşist rejimin imdadına koştu, çürüyerek devamı doğrultusunda büyük sermayeye hizmet etti. Türk kapitalizminin mevcut işleyişi ve yapısıyla emperyalizmin ve büyük sermayenin çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi sürdüremeyeceği anlaşıldığı ölçüde, rejimin ideolojik, politik ve ekonomik bakımdan topyekun bir yeniden yapılanması ihtiyacı kendini dayattı. Cem Boyner’in YDH girişimi, ordu içindeki generaller zümresinin 28 Şubat müdahalesi, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın uluslararası bir operasyon ile yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesi, 1999’da Türkiye’nin AB üye adaylığının resmen tescil edilmesi, yeni rejim arayışlarının erken belirtileriydi. 1999-2001 ekonomik krizi, Ecevit hükümetinin tasfiyesi ve 1990’lardan beri yedek kulübesinde ısındırılan Tayyip Erdoğan ve şürekasının öncülüğünde Milli Görüş hareketinin bölünmesi, 2002 seçimlerinde AKP’nin yolunu açtı. 1990’lardan bu yana sürecin bütünü, pek çok yanıyla, günümüzde Arap dünyasında yaşanan rejim krizlerine emperyalizmin müdahalesinde gözlenen gelişmelere benziyordu: “Devlet yetmezliği” krizlerinden sorumlu eski işbirlikçilerin ve merkezkaç İslamcı unsurların eşzamanlı tasfiyesi, egemen sermaye rejiminin toplumsal meşruiyet tabanının İslamcı politik çizgilerin desteğiyle takviyesi, İslamcı hareketlerin bu amaçla bölünerek Amerikancı pro-emperyalist unsurların yönetiminde “demokratik yeni rejim” görünümü altında iktidara taşınması, devrimci ve denetim dışı muhalif unsurların aynı süreçte şiddet ve sönümlendirme dahil bütün yöntemler kullanılarak tasfiyesi dikkate alındığında, Türkiye’de izlenen yolun, Arap dünyasındaki gelişmelerin erken habercisi bir laboratuar deneyi olarak kullanıldığı anlaşılıyor. Emperyalist ideologların ve siyaset liderlerinin her fırsatta Türkiye’nin Arap coğrafyası için bir model oluşturmasından sözetmesi bu gerçeğe  denk düşüyor olmalıdır.
Arap coğrafyasındaki devletlerin büyük emperyalist strateji çerçevesinde, emperyalist mihraklar tarafından yönetimini kolaylaştıracak daha küçük ölçeklere etnik ve mezhepsel temeller üzerinden bölünmesi, süreci tamamlayacak bir adım olarak Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin başlıca tehdittir. TÜSİAD’ın son kongresinde Boyner’in Türkiye’nin bölünmesini benimsediğini açıkça telaffuz etmiş olması, bu erken öten büyük sermaye horozunun Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderiyle bağlarını kopardığını kanıtlamakla kalmıyor, diğer işbirlikçi büyük sermayedarların utangaç ve mütereddit itirazlarıyla da Türkiye’nin bölünmesinin bir emperyalist proje olduğunu doğruluyor. Sudan’da, Libya’da, Suriye’de, işgal altındaki Irak’ta, Afganistan’da ve Filistin’de de aynı bölünme dinamiklerinin eşzamanlı güçlenmesi, bölünme olasılığının laboratuarının Arap coğrafyası olacağını ve bu konuda Arap coğrafyasının Türkiye’ye model oluşturduğunu, İran’a yönelik bir emperyalist saldırı olasılığının da gerçekleşmesi durumunda, Orta-Doğu ve Türkiye’nin büyük ölçekli bir kan ve gözyaşı deryasının eşlik etmesi kaçınılmaz bir kaosa gebe olduğunu düşündürüyor. Öngörülen yeniden yapılanma sonrasında, emperyalizmin ve işbirlikçi egemen sermaye zümrelerinin hedefinin etnik ve mezhepsel bakımdan arındırılmış sahte demokratik görünümlü küçük devletlerden oluşan siyasal rejimler kurmak, bu rejimler eliyle Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasının işgücü kaynaklarına ve doğal kaynaklarına el koymak, pazarlarını emperyalist şirketlerin ve uzantılarının çıkarları doğrultusunda birleştirmek olduğu düşünülebilir. TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON ve benzerlerinin akla yatkın bularak desteklediği, TOBB, TİSK gibilerinin ise utangaç itirazlar eşliğinde kabullendiği işte bu emperyalist siyasettir.
AKP ve Fetullah şebekesi, büyük sermayenin ve emperyalizmin bu siyasal tercihlerinin ve stratejik çizgisinin Türkiye’deki esas uygulayıcısı olarak 2002 sonrasında üstlendiği rolün gereklerini adım adım yerine getirdi. Ordudaki isteksiz ve işbirliğine gönülsüz subayları tasfiye etti, kalanları da pasifize etmeyi başardı, orduyu profesyonelleştirme hazırlıklarını tamamladı, polis gücünün ağırlığını, sayısını ve teknik donanımını artırdı. Bir dizi suikast kokan şüpheli ölümler eşliğinde MİT’i ele geçirdi. Kontrgerilla şebekesini yeniden yapılandırarak denetimine aldı ve Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı çatısı altında bir Gestapo örgütlenmesi kurdu. Mahkemeleri ve yasal mevzuatı bu düzene uyum sağlayacak biçimde yeniden yapılandırdı. Olağanüstü Yetkili Mahkemeler ve Savcılıklar eliyle DGM faşist hukukuna yeni bir soluk üfledi. 28 Şubat sürecindeki mahpushane katliamları ve F-tipi cezaevlerinin tecrit uygulamaları bu sürecin ön adımları ise, Silivri toplama kampı da bu sürecin zirvesini oluşturdu. Medyanın denetimini de büyük ölçüde sağlayan ve muhalif sesleri ya işten attırarak ya da tutuklatarak baskı altına alan Başbakan Tayyip Erdoğan son dönemde Bonapartist siyasal taktiklere başvurarak 12 Eylül 2010 plebisiti sayesinde elini güçlendirdi. Nobran popülist söylemiyle, siyasal hile ve baskı taktikleriyle, anti-demokratik seçim yasalarıyla 12 Haziran 2011 seçimlerinde “altın vuruş” için hazırlanıyor. Seçimde amaçladığı sonuçlara erişebilirse, Türkiye’nin “yeni rejimi” Cumhuriyetin kurucu ideolojisinden arındırılmış, Bonapartist-faşist bir Başkanlık Rejimi olarak zuhur edecektir.
AKP SEÇİM BİLDİRGESİ
AKP’nin 2011 Genel Seçimlerine ilişkin Beyannamesi, bütün bu saptamalarımızın belgesi durumundadır. Başbakan Erdoğan seçim beyannamesini sunuş konuşmasında, hedeflerine ne şekilde varacağının ispatını “8,5 yıllık bu çalışmalar” olarak nitelerken, AKP iktidarı yıllarında adım adım inşa edilen siyasal gericiliğin 12 Haziran sonrasına nasıl zemin oluşturduğunu itiraf etmektedir. Bayağı popülizmi temel siyaset ilkesi olarak benimseyen AKP liderinin, aynı konuşmasında popülizm eleştirisi yapması, zihin dünyasındaki ikiyüzlülüğün şahikasıdır. Beyanname sunuş konuşmasında pek çok övündüğü “Milli Geliri üçe katlamak, 10 bin doları aşmak, enflasyonu %3 civarına düşürmek” gibi iddiaların alınteriyle yaşayan emekçi halk kitlelerinin gündelik yaşantısı açısından içi boş övünmeler olduğu bellidir. Tuttuğu takımın şampiyonluğuyla övünmek, ülkenin Milli Gelir rakamlarıyla övünmekten farksızdır ve halkın cebine girmeyen, halkın yediği ekmeği büyütmeyen, halkı ezen ve sömüren sermayedarların cüzdanını şişirmekten öteye gitmeyen bu rakamlarla övünmek, halkla alay etmektir. Tayyip Erdoğan başka bir dünyanın değerlerini ve çıkarlarını savunmakta, alınteriyle yaşayanların hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, kamu hizmetlerinden yoksunluk gibi dertlerine yabancı olduğunu kanıtlamaktadır. Emekçilerin ezilenlerin somut acılarını hiçbir soyut övünme dindiremez.
AKP liderinin bu konuşmasında dikkat çeken bir nokta, seçim beyannamesinin hedefinin 2023 yılı (Cumhuriyetin kuruluşunun 100. Yıldönümü) olarak ilan edilmesidir. Seçim sonrası görev alacağı 4 yıldan değil önümüzdeki 12 yıllık süreci planlamaktan sözeden Başbakan, AKP seçim beyannamesine damga vuran temel fikrin uzun süreli bir diktatörlük rejimi kurmak olduğunu böylelikle açıkça dile getiriyor. Parlamentolu seçimli bir demokraside seçim bildirgesinin 12 yıllık hedeflerden sözetmesi, bir diktatörlük kurgusundan başka türlü anlaşılamaz. Uzun erimli siyasal hedefler, en fazla devlet içindeki başka planlama organlarının tasarıları olabilir ama 4 yıl için halktan vekalet istenen bir seçim sürecinde 12 yıllık vekalet ve iktidar talebi, Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Rejimi özlemini dile getirmiş olmasıyla birlikte ele alındığında, besbelli “başka” niyetlerin ifadesidir. Bu açıklamasıyla, Tayyip Erdoğan, 12 Haziran seçimlerini olağan bir seçim olarak değil, 8+12 yıllık hedef ve niyetlerinin onaylanacağı bir plebisit olarak gördüğünü itiraf etmektedir. Bu da kendisinin meşrebine uygundur.
Beyannamenin kendisine gelince, burjuva siyasetinde bunun göz boyamaca ve halkı aldatma ötesinde somut bir anlamı olmadığı biliniyor. Hele Tayyip Erdoğan meşrebindeki siyasetçilerin keyfi ve Bonapartist iktidar özlemleri dikkate alındığında, seçim bildirgesinin bağlayıcı somut politikalara değil halkı etkilemeye ve aldatmaya yönelik söylemlere işaret ettiği anlaşılabilir. Nitekim AKP seçim bildirgesi, sadece bölüm başlıklarına (ileri demokrasi, büyük ekonomi, güçlü toplum, yaşanabilir çevre ve marka şehirler, lider ülke) bakıldığında bile, bir parlatma, aldatma ve kandırma aracı olduğu sezilmektedir. AKP bildirgesindeki söylem ve kavramlardaki şifrelerin çözülmesi oldukça kolaydır, çoğunda ifade edileni tersine çevirmek, kimisinde ise parlak ifadelerin yaldızlarını kazımak yeterlidir. İleri demokrasinin despotizm ve diktatörlük olarak anlaşılması gerekiyor. Büyük ekonominin sanayi ve tarım üretiminin küçültülmesi ve özel yabancı çıkarlara hizmet etmesi, üretimden çok rantların, faizlerin ve asalak üretken olmayan hizmetlerin büyütülmesi olarak okunması mümkündür. Güçlü toplumun çalışanların yoksul ve çaresiz olarak ezik, düşkün ve bağımlı hale getirilmesi anlamına geldiği bilinmelidir. Yaşanabilir çevrenin anlamı, 2B yasa tasarılarından, maden çıkarma ve yol açma adına kesilen ormanlardan, baraj ve nükleer santral projelerinden, büyük kentlerin plansız denetimsiz büyütülmesi projelerinden tahmin edilebilir. Marka şehirler kavramının kent rantlarını küresel yağma aracı haline getirmek ve kentleri kentte yaşan halk çoğunluğuna yabancılaştırmak anlamına geldiği, ayrıca tüccar burjuva ideolojisine bir güzellemeyi ifade ettiği bellidir. Nihayet lider ülke derken ülkeyi emperyalist stratejiler doğrultusunda dış maceralara ve iç savaşlara bölünmeye sürüklemekten, ülkenin dışarıdan yönetilen bir yeni-sömürgeye dönüştürülmesinden sözedildiği saptanmalıdır. Bütün bu özellikleriyle, AKP Bildirgesinde başka bir dünyanın çıkarlarının, emperyalizmin, yerli ortakları büyük servet ve güç sahibi zümrelerin hedef ve taleplerinin hayata geçirilmesinin savunulduğu, halkın aldatılmasının ve kandırılmasının gözetildiği anlaşılmaktadır. AKP bildirgesi halkın gerçek talep ve hedeflerine yabancıdır, düşmandır. Gerici ve faşist bir “yeni rejim” sevdasının hayata geçirilmesini amaçlayan, 12 Haziran seçimlerini bu rejimin tescilini sağlayacak bir plebisit olarak kurgulayan bir zihin dünyasını siyaseten meşrulaştırma ve parlatma aracıdır. Bu bildirgeyi savunan partinin karanlık saçan “ampulunu patlatmak” bu seçimlerdeki siyasetimizin ana ekseni olmalıdır.
BURJUVA MUHALEFETİNİN SEFALETİ: CHP, MHP VE BÜROKRASİ
CHP’nin kadro ve siyaset çizgisi, 12 Haziran seçimleri öncesinde törpülenerek AKP hizasına uyduruldu. NATO bağları üzerinden zaten emperyalizmin belirleyiciliği altındaki generaller ve emperyalizmin her zaman uzantısı olmuş MHP, emperyalizmin ve büyük sermayenin çıkarlarına, isteklerine ve hedeflerine denk düşen bir yapısal uyum sürecinden geçirilerek 12 Haziran seçimleri öncesinde yeni rejimin uysal bir parçası haline getirildi. Yargı bürokrasisinin, burjuva medyasının ve tekelci sermaye gruplarının bir bir teslim alınması da seçim öncesinde tamamlandı. Yeni rejime karşı burjuvazinin ve devlet bürokrasisinin içinden kaynaklanan çekingen muhalefetin bütün direnç ve gönülsüzlük belirtileri de böylelikle ortadan kalkmış oldu.
Bugün burjuvazi cephesinde muhalefet diye boy gösterenlerin safında AKP’nin silik gölgeleri ve taklitleri kalmış bulunuyor. Bu unsurların seçim sürecinde sokaklara dökülen emekçi halk kitlelerinin talep ve hedeflerine sahip çıkan gerçek bir muhalefet yapmamalarının bedelini, 12 Haziran akşamı ağır bir yenilgiye uğrayarak ödemeleri kimseyi şaşırtmayacaktır.
AKP kuyruğunda, daha doğrusu AKP siyasetini belirleyen emperyalizmin ve büyük sermaye çıkarlarının temsili peşinde siyasal kulvar açmak isteyen, AKP siyasetinin esasları ve mihenk noktaları üzerinde değil ayrıntıları ve vurgularıyla muhalefetlerini sınırlayan CHP ve MHP’nin bu halleriyle AKP’nin stepnesi olmak dışında bir işlevi yoktur. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na verilen MHP desteğinden Libya’ya NATO saldırısında hükümet tezkeresine Meclis gizli oturumunda onay vermeye kadar bir dizi kararlarıyla MHP ve CHP hükümetin suç ortağıdır. Ordu ve Yargı bürokrasisinin de bu noktada farklı bir duruşu olmadığı bellidir. Anayasa Mahkemesi’nde AKP’yi hem mahkum eden hem de kapatmayan tuhaf yüksek yargı kararı, generallerin kendi aralarından ve alt rütbelerden bir çok subayı ABD yönetiminde olduğu anlaşılan Ergenekon operasyonlarına kurban etmeleri bu değerlendirmeyi doğrulamaktadır.
CHP 12 Haziran 2011 seçim bildirgesi, burjuva siyasal muhalefetindeki sefaletin ibret belgesi durumundadır. Tıpkı AKP bildirgesinde görüldüğü gibi, CHP bildirgesi de iki ayrı ögenin eklektik bir birleşimidir: Halkın ağzına bir parmak bal çalmayı gözeten parlatılmış söylemler CHP bildirgesinin tatlı kaplamasını oluşturuyor. 12 Eylül 2010 Anayasa plebisitinde oylanan Anayasa değişiklik önerilerinin de aynı “tatlı kaplama içindeki acı çekirdek” özelliğini taşıdığı hatırlanacaktır. Burjuva siyasetinin temel niteliği bu “tatlı söylemler ve acıtıcı gerçekler” ikiliğinde ifadesini buluyor. CHP bildirgesi bunun istisnası değildir.
CHP bildirgesinde halkın gözünü boyamak üzere yer almış “tatlı söylemler kaplaması” içinde yer alan bazı hususlar, emekçi halk kitlelerinin talep ve hedeflerini yansıtıyor: Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılacağı, Diyarbakır cezaevinin müze yapılacağı, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılacağı, YÖK’ün ve öğrenci harçlarının kaldırılacağı, sözleşmeli öğretmenlerin kadrolu yapılacağı, koruculuk uygulamasına son verileceği gibi vaadler bunlar arasında sayılabilir. Kitlelerin bu ve benzeri taleplerinin ancak genel bir demokratikleşme seferberliği içinde hayata geçirilebileceği, genel bir toplumsal ve siyasal devrimci program bütünlüğü içinde uygulanabileceği açıktır. CHP bildirgesinin bu bütünlükten yoksun bulunduğu, hatta bu bütünlüğe ters düşen bir yönelime sahip olduğu ise bellidir. Emperyalizme cepheden karşı çıkmayan, tersine Türkiye’deki ABD karşıtlığı ile mücadele gereğini amaç belleyen, Avrupa Birliği’ne biat etmeyi benimseyen, tekelci büyük sermayenin egemenliği altında belirlenmiş siyasal-toplumsal-ekonomik politikalara karşı hiçbir önlem içermeyen tersine bu politikaları yekten savunan bir anlayışın damga vurduğu bir siyasal bildirge, bu nitelikte bir bildirgeyle harekete geçen liberal ve sağcı politikacıların ağırlığını oluşturduğu bir kadro, vaat ettiği üç beş olumlu hedefi bile hayata geçiremeyecektir. CHP’nin 1970’lerden bu yana hükümet dönemlerinde sergilediği performans, bu konuda yeterli ipucu vermektedir. Sosyal demokrasinin evrensel pratiği de yeterince öğreticidir.
CHP bildirgesinde yer alan pek çok ifade ise, yarım önlemler ve soyut süslü sözlerden ibarettir. AKP’nin 12 Eylül 2010 Anayasa değişiklik önergesinde de, AKP seçim bildirgesinde de bol bol örnekleri bulunan bu tür mütereddit siyasal ifadeler, hiçbir somut anlam taşımıyor. Kadın-erkek eşitliği, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, seçim ve siyasal partiler yasasında reform önerileri, medyada değişim vaatleri, Alevi yurttaşlara soyut özgürlük ve eşitlik söylemleri, “4. Büyük Devrim” sözleri içi doldurulmamış herkesin dile getirdiği genel ve yuvarlak laflardan ibarettir. TSİP seçim bildirgemizde yer bulan pek çok somut demokratik ve acil talep konusunda CHP bildirgesinde açıklanan yarım önlemler ise kitlelerin sokaklarda haykırdığı dertlerine ve sorunlarına çare olmaktan fersah fersah uzakta kalmaktadır. Seçim barajı anti-demokratik bir uygulamadır ve seçmen iradesini çarpıtmaktadır, oysa CHP seçim barajını %10’dan %5’e indirmekle yetinmeyi vaat etmektedir. Bağımsız adaylara getirilen mali baraj, siyasal parti faaliyetlerine getirilen anti-demokratik kısıtlamalar, partiler arasında eşitsizlik yaratan  hazine yardımları konusunda CHP bildirgesi suskun kalmaktadır. Bildirgede CHP “sivil toplum ile birlikte hak ve özgürlükleri güvence altına alacak yeni bir anayasa yapmaktan” sözetmektedir. Sivil toplumun yani burjuvazinin hak ve özgürlükleri güvence altına almaktan yana olmadığını, 1960’larda bu ülkenin tanıdığı en “demokratik” anayasanın burjuva sivil toplumun desteğiyle ve 12 Mart generalleri eliyle budandığını, aynı sivil toplumun 1970’lerde yükselen emekçi halk muhalefetine karşı MC hükümetleri eliyle siyasi gericiliğin ve faşist şiddetin tırmanışını desteklediğini, gazete ilanlarıyla CHP hükümetine karşı kampanyalar yürüttüğünü, daraltılmış 1961 Anayasa’sının 12 Eylül generalleri eliyle parlamentoyla birlikte toptan ilga edilmesini esinlendirdiğini, yerine bugünkü anayasal rejimin kurulmasını planlamaya bizzat iştirak ettiğini, bugünkü sivil toplumun kendi özlem ve beklentilerinin ürünü 12 Eylül faşizminin karanlığında serpilip boy attığını, AKP iktidarının bugünkü sivil toplumun çıkarlarına denk düştüğünü bilmez görünerek, CHP emekçi halkın hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak demokratik bir anayasal rejim özlemini sivil topluma yani burjuvaziye emanet edeceğini vaat etmektedir.
Bildirgede CHP’nin diğer yarım önlemleri ve belirsiz önerileri de işe yaramaz önemsiz vaatlerden ibarettir: KDV gibi dolaylı vergileri kaldırmak yerine yeniden düzenlemek, kapsamlı bir toprak reformuyla ağa topraklarını topraksız köylülere dağıtmak yerine sadece mayınsız arazileri “halka” açmayı vaat etmek, kapsamlı bir sosyal güvenlik reformuyla bütün yurttaşlara eşit ve genel sosyal güvence sunmak yerine AKP’nin sosyal sadaka sistemini allayıp pullayarak CHP’nin aile sigortası sistemine dönüştürmek, çiftçiyi çökerten ve mülksüzleştiren dışa bağımlı kapitalist piyasa güçlerine dokunmadan mazotu ucuzlatmaktan ibaret birkaç ufak düzenlemeyle yetinmek, sermayenin egemenliğinde işleyen özelleştirilmiş eğitim sistemine dokunmadan, özel okul-dersane-üniversiteleri ellemeden “eğitimde fırsat eşitliği” vaat etmek, özel üniversiteleri kamulaştırmadan üniversitelere mali-idari-bilimsel özerklik sunmak, özel hastaneleri kamulaştırmadan ve sağlık hizmetlerini herkes için eşit, ihtiyacı olan herkes için bedelsiz ve nitelikli duruma getirmeyi gözetmeden yoksul yurttaşları katkı payından muaf tutmayı önermekle yetinmek, Kürt sorununda ulusal baskının kaynaklarını ve emperyalist güçlerin tertip ve planlarını tartışmadan, Kürt halkının geleceğini belirleme ve özgürlük hakkını dikkate almadan ufak hak kırıntılarıyla vaziyeti idare etmeye çalışmak bunlar arasında sayılabilir.
CHP seçim bildirgesi, bu haliyle, sokaklara dökülen halkın acil demokratik talep ve hedefleriyle ilişkisizdir, emekçi halkın dünyasını değil emperyalizmin ve büyük sermayenin dünyasını temsil etmektedir.
EMEKÇİLERİN EZİLENLERİN DÜNYASI VE SEÇİMLER
12 Haziran seçimlerinde emekçi halk kitlelerinin, işçi sınıfının, Kürt yoksul köylülerinin, kentli ve köylü küçük-burjuva yığınların talep ve özlemlerinin egemen sınıf temsilcilerinin partilerinde temsil edilemeyeceği, seçim bildirgelerinin incelenmesiyle anlaşılabilir. Bizim tarafın, sosyalist eğilimli parti ve güçlerin, küçük-burjuva demokratlarının seçimlere yaklaşımı nedir?
TSİP bu seçimlerde, sosyalist solun bağımsız temsilini ve ilerici-yurtsever-devrimci-demokratik-cumhuriyetçi halk güçlerinin birleşik cephesinin kurulmasını önermişti. Muhatap aldığı güçlerden EMEP yanıt bile vermeksizin BDP’nin peşine takıldı. Halkevleri CHP kuyruğunda radikal devrimcilik oynamayı tercih etti. DİSK Genel Başkanı’nı aday göstererek CHP’yi destekleme geleneğini devam ettirdi. ÖDP ve TKP ise seçim işbirliğine yanaşmak yerine seçimlere kendi başlarına katılmayı tercih etti. ÖDP Yüksek Seçim Kurulu’nun vetosuna maruz kaldıktan sonra emperyalist mahkemelere başvurmayı seçti ve Avrupa Birliği’nin Türkiye iç siyasetine müdahalesi için bir bahane yaratmayı solculuk zannedenler safına katıldı.
Küçük-burjuva demokratları cenahında ise durum aynı ölçüde olumsuz gözüküyor. BDP kürt milliyetçilerini, bir bölüm Barzani yanlılarını, bir bölüm Kürt İslamcılarını ve ufak sosyalist grupları yedeğine alarak ve ordu ile, AKP ile, CHP ile, İslamcılarla, Fethullahçılarla, emperyalist güçlerle aynı anda flört etmeyi sürdürerek bağımsız adaylarını seçtirme taktiğine kilitlenmiş gözüküyor. AKP’nin arkasına yaslandığı YSK eliyle BDP bağımsız adaylarını veto etme girişimi, Kürt halkının protestosuyla karşılaşınca geri püskürtülmüş oldu, ancak BDP protestolarının Türk-Kürt çatışmasına yönelik provokatif karakteri, BDP seçim siyasetinin emperyalizme ve şovenizme karşı Türk ve Kürt halklarının birliğini gözetmeyen, etnik çatışmaları kışkırtan, ÖDP’nin veto edilmesiyle ilgilenmeyen ulusal dar-görüşlülük eğilimleri, Kürt halk güçleri cephesinde komünist solun temsil krizini derinleştiriyor.
Küçük-burjuva demokratlarının Türk tarafında ise, Cumhuriyet Güçbirliği bayrağı altında Türk milliyetçilerini, bir bölüm faşist döküntülerini, bir bölüm emekli generalleri ve devlet bürokrasisi temsilcilerini birleştiren İP, izlediği bağımsız aday taktikleriyle BDP’nin ayna görüntüsünü yansıtıyor. Cumhuriyet Güçbirliği’nin seçim siyaseti serbest piyasacılıkla kamulaştırmanın, halkçılıkla milliyetçiliğin, işçi sınıfı içindeki küçük-burjuva etkilerin eklektik bir bileşimini temsil ediyor. İşçi sınıfının bağımsız politik temsilinin zayıflığı koşullarında, büyük sermaye ve emperyalizm ile çıkarları gitgide daha fazla çatışan küçük-burjuva kitleler içinde Cumhuriyet Güçbirliği adayları aracılığıyla burjuva parlamentosunda bir biçimde temsil olanağı arayışı kısmen yankı buluyor.
BDP’nin ve İP’nin ikiz milliyetçi küçük-burjuva yönelimleri karşısında, işçi sınıfı sosyalizminin bağımsız siyasal çalışmasını yürütmek 12 Haziran seçimlerinde aciliyet kazandığı için TSİP, kendisine en yakın ve en sağlıklı siyasal zemini oluşturduğunu düşündüğü TKP ile ortak ilkelere dayanan bir seçim bloku oluşturmayı önemsediğini açıkladı ancak TKP’nin halk güçlerinin talep ve hedeflerinden güç alan bir siyasal blok girişimine uzak durması, dar örgütsel gündemini ve hedeflerini (500 bin oy!) esas alması, bu bloku bugün için olanaksız kıldı.
TSİP hayatın pratiğinin öğretici derslerini özümsemiş bir deneyim geleneğine sahiptir. 1970’lerde yaşanan seçim deneyimlerinin TİP kadrolarını nasıl eğittiğini, 1980’ler öncesinde ve sonrasında yaşanan faşizme ve gericiliğe karşı mücadele pratiklerinin TKP kadrolarını nasıl eğittiğini bilmektedir. 12 Haziran seçimlerinde, kendi hayallerinin aynasında kendisini hayran izlerken somut durumun görevlerine ve gereklerine kayıtsız kalanları hayatın acı dersleriyle yüzyüze kalmadan önce bir defa daha uyarmayı bu nedenle görev bilmektedir. Bu uyarının bir parçası olarak TSİP, meşruiyeti şimdiden zedelenmiş 12 Haziran seçimlerinde işçi sınıfının bağımsız siyasetini temsil etme sorumluluğuyla davranacak, seçim kampanyasında halk güçlerinin dünyasını temsil eden acil demokratik talep ve hedeflerini propaganda edecek ve emekçi kitleleri kendi seçim pusulasını sandıklara atmaya çağıracaktır.
12 Haziran seçimlerine iki ayrı dünya ve iki ayrı Türkiye giriyor! Ezilenlerin, işçi sınıfının, emekçi halk güçlerinin, Kürt yoksullarının dünyası birleşik oy pusulalarında temsil edilmiyor!
Birleşik oy pusulası, bu seçimlerde başka bir dünyanın temsilcisidir. İşçi sınıfının çıkarlarına ve emekçi halk güçlerinin, ezilenlerin talep ve hedeflerine düşmanlık güdenlerin, ters düşenlerin, yabancı ve kayıtsız kalanların dünyasını temsil eden birleşik oy pusulalarını yırtıp atalım!
Halk güçlerinin, işçi sınıfının acil talep ve hedeflerinin yazılı olduğu oy pusulalarını sandıklara ulaştıralım!


TSİP İSTANBUL İL ÖRGÜTÜ 1 MAYIS DUYURUSU


HAYDİ

TSİP İSTANBUL İL ÖRGÜTÜ SAFLARINDA 1 MAYIS'A

1 MAYIS'TA TAKSİM 1 MAYIS ALANINA

TOPLANMA YERİ: ŞİŞLİ CAMİİ’NİN YANI

SAAT: 09.00

KORTEJ SIRALAMASINDAKİ YERİMİZ:

MÜCADELE BİRLİĞİ ARKASI

--------------------------------------------------------------------------------

İSTANBUL İL ÖRGÜTÜ İRTİBAT:

ADRES: MİSAK-MİLLİ SOK. TOPTAŞ İŞHANI KAT. 3 NO. 17/12

KADIKÖY / İSTANBUL

TELEFONU: 0216 337 82 10

TERTİP KOMİTESİ: 0535 719 41 25

NOT: İL ÖRGÜTÜMÜZ, 1 MAYIS TERTİP KOMİTESİ ÜYESİDİR.
---------------------------------------------------------------------------------------------

TESLİM OLMA!

Üstüne gelsin dünya aldırma
Kurtarıcı değilsin ama dönme verdiğin sözlerden
Korku ihanettir, pusma
Susma sus dediklerinde
Durma dur dediklerinde
İpe çekil, kurşuna dizil, güneşi düşün
Eğilip bükülme, ödün verme düşmanlarına
Gül eyle kanından
Alanları gez, grev çadırlarında dolaş, afişlerde konuş
Sönmeyen fitil ol, karanlıkları kov
Çatal yürek dövüş dövüşürken
Boşa çıkar sana kurulan tuzakları

TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN FIRTINA ÇOCUKLARI ŞİİRİNDEN BİR BÖLÜM

18 Nisan 2011 Pazartesi

TSİP 12 HAZİRAN 2011 SEÇİM BİLDİRGESİ

Türkiye 12 Haziran 2011’de kritik bir genel seçimle yüzyüzedir. 28 Şubat askeri darbesi ve 2002 sonrasında hükmü süren AKP gericiliği, 12 Eylül faşizminin restorasyonunu amaçlayan bir dizi adım atmış, tepeden inme kurulan askeri diktatörlüğün halk kitleleri içinde aşağıdan yukarıya yeniden inşasını hedeflemiştir. Emperyalizmin ülke üzerindeki denetimi de bu süreç içinde sağlamlaşmış, büyük güçler ülkenin kaderi, iç ve dış siyaseti, devlet örgütlenmesi, toplumsal ve sınıfsal yapısı üzerinde dilediği gibi at oynatacak konuma gelmiştir. 12 Haziran 2011 genel seçimleri, 12 Eylül’ün restorasyonu siyasetini izleyenlerin bugüne kadar attığı adımlar için halktan onay elde edilmesini amaçlıyor. Eğer elde edilebilirse, bu onay, 12 Haziran genel seçimleri sonrasında emperyalizmin vesayeti altındaki AKP gericiliğinden ve CHP-MHP muhalefetinden güç alan faşist bir rejimin aşağıdan yukarıya inşasını meşrulaştırmak için kullanılacaktır. 12 Haziran ile açılacak yeni dönemin bütün ön koşulları (devletin gericileşmesi ve anti-demokratik yapılanması, her türlü muhalefetin susturulması ve baskı altına alınması, düzen siyasetinin ve devlet bürokrasisinin, egemen sermaye ve medya zümrelerinin yeni rejim etrafında saf tutması, gericiliğin ve çürümenin ideolojik ve kültürel dayanaklarının toplum içindeki etkinliği) bugünden hazırdır.
Öte yandan 12 Haziran genel seçimleri, oy kullanma ve sayımında her türlü hileye açık, anti-demokratik, eşitsiz, barajlı nitelikleriyle seçmen iradesini çarpıtan  tuhaf bir siyasal oyuna benzemektedir, bu niteliğiyle herhalde serbest seçimler ve demokrasi tarihinde örneği görülmemiş, daha çok bonapartist ve faşist diktatörlük rejimlerinde veya otokratik monarşik rejimlerde rastlanan, “yönetici oligarşik zümreye kitlesel meşruiyet üretme aracı” olarak tasarlanmış ve sahneye konmuş bir siyasal tiyatro girişimidir.
İŞÇİ SINIFI SOSYALİZMİ VE 12 HAZİRAN SEÇİMLERİ
İşçi sınıfı sosyalizmi, seçmenlerin siyasete ilgisinin arttığı, genelleştiği ve yoğunlaştığı her toplumsal olayda olduğu gibi seçimlerde de kendi bağımsız siyasetini savunmayı öngörür. Sosyalist siyaset, siyasallaşmanın arttığı seçim ortamında, kendi görüş ve hedeflerinin propagandasını yapmayı, bu doğrultudaki çalışmalarının içinde örgütlenmeyi amaçlamakla yetinmez, seçimlerde elde edeceği sonuçlarla toplum içindeki sınıflar mücadelesinde kendisinin saf tuttuğu cenahın güçlenmesini gözetir. 
TSİP 12 Haziran genel seçimlerinde emperyalist güçlerin denetimindeki AKP-CHP-MHP cenahına karşı, bütün ilerici, yurtsever, sosyalist, devrimci, cumhuriyetçi güçlerin birliğine dayanan bir cephe ve program seçeneğinin oluşturulmasını savundu. Bu doğrultuda yaptığı çeşitli girişimler karşılıksız kaldı. 12 Haziran 2011 seçimlerinde TKP, ÖDP gibi partilerin kendi adaylarını ve siyasal örgütsel varlıklarını dayattıkları anlaşılıyor. BDP ve kuyruğundaki devrimci-demokratlardan liberallere hatta gerici ve milliyetçi unsurlara kadar uzanan yelpaze de bağımsız adaylar ve hedefleri belirsiz bir programla kendini dayatıyor. Düzen Partisi’nden kopan siyasal kalıntılarla Cumhuriyet Güçbirliği’ni oluşturan İP kendi programındaki kimi olumlu unsurlarla çelişen, askeri ve sivil bürokrasiyi, kentli küçük burjuvaziyi temsil eden, kimisi düpedüz liberal, gerici, milliyetçi adaylarıyla ve melez program hedefleriyle yine bağımsız aday taktiğini izliyor.
TSİP uzun süren örgütsel, siyasal ve ideolojik bir kriz döneminin ardından seçimlere katılabilmek için gerekli yasal örgütlenme koşullarını henüz tamamlayamamış olması nedeniyle, 12 Haziran 2011 seçimlerinde birleşik oy pusulasında parti olarak yer alamıyor. Öte yandan hiçbir yasal engelin, partimizin seçimler dahil her ortamda kendi görüşlerini duyurmak için çalışmasına engel olmadığı, 1982 Anayasa referandumu örneğinden biliniyor. Şu halde işçi sınıfı sosyalizminin ana mihrakı olarak TSİP için sorun öncelikle seçimlerde bağımsız sosyalist siyasetin içeriğini belirlemek, hangi siyasal saptamaların ve hedeflerin halka duyurulacağında netleşmektir. Bu bir kez belirlendiğinde, ikinci sorunumuz, bu siyasetin hangi araçlarla en geniş kitlelere ulaştırılacağı, nasıl bir örgütlenme aracına dönüştürüleceği, kendi cenahımızın güçlenmesi açısından hangi hedeflerin gözetileceği olmalıdır.
TSİP 12 HAZİRAN 2011 SEÇİMLERİNDE NEYİ SAVUNUYOR?
TSİP açısından öncelikli mesele, 12 Eylül faşizminin bu defa aşağıdan yukarıya yeniden inşa edilmesini, restorasyonunu, ideolojik ve siyasal olarak tahkimini engellemektir. Bu hedefin kazanılması, bugün Düzen Partisi’nin öncülüğünde, belirleyiciliğinde sağlanamaz. CHP’nin, DP’nin, MHP’nin, Ordu ve Yargı üst bürokrasisinin büyük ölçüde karşı cenaha katılmasıyla, uyumsuz unsurlarının ise tecrit ve tasfiye edilmesiyle bu konudaki bütün olanak ve olasılıklar tüketilmiştir. Bugün için bölünmüş ve ortak bir programdan yoksun olsa bile, ilerici-yurtsever-sosyalist halk güçlerinden başka Türkiye’de bağımsızlığın, demokrasinin, cumhuriyetin savunulmasının sahibi olmaya aday bir toplumsal güç bu saatten sonra kalmamıştır.
TSİP ulusal iradenin belirlenmesinde hiçbir meşruiyeti kalmamış burjuva seçim oyununun işçi sınıfının, emekçi ve yoksul halk güçlerinin tarihsel ve güncel çıkarlarını yansıtmaktan uzak içyüzünü teşhir etmeyi, seçimlerde emperyalizmin ve işbirlikçilerinin karşısında halk güçlerinin acil demokratik talep ve hedeflerini kitlelere maletmeyi, bu talep ve hedefleri fabrikalara, işçi semtlerine, okullara, kışlalara, meydanlara, nihayet sandıklara yansıtmayı esas alacaktır. Seçmenliği emperyalizmin has işbirlikçisi niteliğine bürünmüş üç yeni düzen partisinin (AKP, CHP ve MHP’nin) şefler zümresine kısıtlayan ve halkı bu şeflerin tercihlerine onay vermeye zorlayan, bu yeni düzen partilerini hazine bütçesinden aktarılan trilyonlarca liralık fonlarla destekleyen, oy kullanımını ve sayımını hileli kurgularla yöneten, %10 seçim barajıyla ve son olarak bağımsız adaylık taktiği izleyenleri binlerce liralık mali barajla engellemeye dayanan ulus iradesini çarpıtma yöntemleriyle, işçi sınıfını ve yoksul halk güçlerini temsil eden siyasal partilerin ve adayların seçim sürecine katılım ve politik faaliyet haklarını baskı altına alan yasal ve yasal olmayan baskı ve uygulamalarla anti-demokratik bir seçim oyunuyla yüzyüzeyiz. Bu oyunu bozacağız!
TSİP 12 Haziran 2011 seçimlerine aday gösterme ve katılma hakkı engellenmesine rağmen katılacaktır! Yasal ve yasal olmayan hiçbir engelleme, işçi sınıfı sosyalizminin ve halk güçlerinin iradesini, talep ve hedeflerini fabrikalarda, tarlalarda, meydanlarda yankılandırmamızı, sandığa yansıtmamızı engelleyemez!
TSİP bu amaçla, seçimlerde bütün emekçileri, yoksulları, halk güçlerini acil demokratik talep ve hedeflerini içeren seslerini yükseltmeye ve sözlerini yaygınlaştırmaya çağırmaktadır!
TSİP halkımızı sandık başlarında burjuvazinin seçim oyununu bozmaya çağırmaktadır!
Birleşik oy pusulasında temsil edilen düzen partilerinin veya düzenle bağlarını koparamayan muhalefet partilerinin veya muhalif bağımsız adayların arasından seçim yapmak zorunda değiliz!
Bu doğrultuda TSİP işçi sınıfının, yoksul emekçilerin, halk güçlerinin demokratik talep ve hedeflerini içeren oy pusulalarını zarfa koyup sandığa atmaya çağırmaktadır!
Talep ve hedeflerimizi içeren her bir oy pusulasını, işçi sınıfının bağımsız devrimci sözü ve sesi olarak seçim sandıklarına eriştirmeliyiz!
Adalet, özgürlük, ilerleme, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için ileri!
Kahrolsun emperyalizm!
Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!
Yaşasın sosyalizm!

12 HAZİRAN 2011 SEÇİMLERİNDE
İŞÇİ SINIFININ VE HALK GÜÇLERİNİN
ACİL DEMOKRATİK TALEP VE HEDEFLERİ

Bugün Türkiye’de işçi sınıfının, yoksul emekçilerin, Kürt halkının, bağımsız cumhuriyetin, demokrasinin, adaletin, özgürlüğün baş düşmanı emperyalizmdir. Ülkeyi, halk çocuklarını savaşlara sürükleyen NATO’dan derhal çıkılmalıdır! Emperyalist güçlerle yapılmış bütün askeri anlaşmalar iptal edilmeli, ülkenin bağrındaki ABD üsleri kapatılmalıdır! Emperyalist güçlerin yönlendirmesiyle ülke dışına (son olarak Libya’ya) gönderilmiş bütün askeri güçler derhal geri çekilmelidir! Bütün komşu ülkelerle saldırmazlık ve dostluk antlaşmaları imzalanmalıdır! İsrail ile diplomatik ilişkiler kesilmelidir! ABD ve diğer emperyalist mihraklarla yapılmış bütün gizli anlaşmalar feshedilmeli ve kamuoyuna açıklanmalıdır! Avrupa Birliği’ne üye olma siyaseti terk edilmeli, katılma yönündeki süreç durdurulmalıdır! AB ile imzalanmış Gümrük Birliği ve benzeri anlaşmalar iptal edilmelidir!
Ülkeyi ve halkı yıkıma sürükleyen AKP hükümeti işbaşından uzaklaştırılmalıdır! 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve AKP hükümetleri tarafından işlenmiş bütün siyasal ve ekonomik suçların sorumluları demokratik mahkemelerde yargılanmalı, bu suçlara karışmış bütün politik ve bürokratik yetkililerden hesap sorulmalıdır! Bu amaçla, 1961 Anayasası’nın ve yasalarının 1960’lardan bu yana silsile halinde ihlalinden sorumlu mevcut parlamento, yürürlükteki anayasa ve yasalar feshedilmeli, 1961 Anayasası ve 1965 seçimlerinde yürürlükte olan seçim ve siyasal partiler yasası temelinde düzenlenecek serbest ve demokratik seçimler yoluyla yeni bir Kurucu Meclis oluşturulmalıdır! Her türlü gerici, ırkçı, şeriatçı, faşist, halk düşmanı örgütlenme kapatılmalı, yeniden örgütlenmelerine ve propagandalarına izin verilmemelidir! Polis, Ordu ve devlet bürokrasisi, bağımsız ve demokratik cumhuriyete sadakat temelinde yeniden kurulmalı, bu yeniden kuruluşa ters düşen bütün unsurlar ayıklanmalıdır!
Kürt halkına, emperyalizme karşı halkların birliğine ve kardeşliğine yönelik bir siyasetin parçası olarak kendi geleceğini belirleme hakkı tanınmalıdır! Türkleri, Kürtleri ve diğer etnik veya dinsel kökenden yoksul halk güçlerini birbiriyle çatıştıracak emperyalist tertiplere karşı mücadele edilmelidir! Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve asimilasyon siyasetine son verilmelidir! Köy koruculuğu kaldırılmalıdır! Kürt illerindeki aşiret ilişkilerine ve gericiliğe karşı mücadele eden halk güçleri desteklenmeli, bölgede tarım, sanayi ve ticaretin devlet işletmeleri ve kooperatifler eliyle kalkındırılması sağlanmalı, ağaların  elindeki topraklar yoksul köylülere bedelsiz dağıtılmalıdır!
Adaletin süratle sağlanabilmesi için mahkemelerin işleyişi demokratikleştirilmelidir! Bütün siyasal tutukluların ve mahkumların serbest bırakılmasını sağlayacak genel bir siyasal af yasası çıkarılmalıdır! İşkence, kötü muamele, ayrımcılık sert cezai yaptırımlara bağlanmalıdır! 12 Mart ürünü DGM’lerin devamı Özel Yetkili Mahkemeler kaldırılmalıdır!
Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını gözeten laiklik ilkesi yeniden yürürlüğe konulmalıdır! Düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğü hayata geçirilmelidir!
Bütün özel medya kuruluşları, radyolar, TV kanalları, internet hizmetleri, gazeteler vs. kamulaştırılmalı, çalışanların ve halkın demokratik denetimine ve yönetimine açılmalıdır!
Bütün çalışanlar ve yurttaşlar, genel bir sosyal güvenlik sisteminin şemsiyesi altında sağlık, işsizlik, emeklilik haklarını kapsayan yasal ve pratik güvencelere kavuşturulmalıdır! Bütün çalışanlara sendikal haklar tanınmalı ve sendikalaşma zorunluluğu yasal güvence altına alınmalıdır! Lokavt, sendikasız çalıştırma, taşeronlaştırma yasaklanmalıdır! İşten çıkartmalar yasaklanmalıdır! İşçi ücretlerine, memur maaşlarına, emeklilik ödemelerine 12 Mart, 12 Eylül ve AKP yıllarında uğranılan kayıpları telafi edecek biçimde hesaplanacak bir artış yasal düzenlemeyle acilen getirilmelidir! Zorunlu tüketim mallarının fiyatları dondurulmalıdır! Çalışma süresi günde 6 saat, haftada 30 saat ile sınırlanmalıdır! Haftada 2 gün, yılda 30 gün ücretli izin hakkı bütün çalışanlara tanınmalıdır!
Bugüne kadar yapılmış bütün özelleştirmeler iptal edilmeli, işkolunda tekel niteliği kazanmış bütün sanayi, ticaret ve finans işletmeleri, dış ticaret, hastaneler, sağlık kuruluşları, okullar, üniversiteler, doğal ve tarihsel SİT alanları, ormanlar, kıyılar, enerji ve su kaynakları, büyük tarımsal işletmeler ve ağa toprakları kamulaştırılmalıdır! Ülke ekonomisi piyasa kurallarının belirleyiciliğinde değil Devlet Planlama Teşkilatı tarafından yapılacak merkezi planlama çerçevesinde yönetilmelidir! Stratejik işkollarındaki bütün yabancı sermayeli işletmeler rafineriler, madenler millileştirilmelidir! Bütün dolaylı vergiler KDV, ÖTV vs. kaldırılmalıdır!
Bütün sağlık kuruluşları kamulaştırılmalı, sağlık hizmetleri ihtiyacı olan herkese bedelsiz ve eşit olarak sunulmalıdır!
Çiftçilerin devlete ve bankalara olan bütün borçları iptal edilmelidir! Büyük şehirlerdeki bütün boş konutlar kamulaştırılmalı ve yoksul halkın iskanına açılmalıdır! Devletin bütün iç ve dış borçları iptal edilmeli ve ödenmeyeceği açıklanmalıdır!
 Seçmen yaşı 16’ya indirilmelidir! 16 yaş altındaki gençlerin ve çocukların çalıştırılması yasaklanmalıdır! Lise eğitimi zorunlu kılınmalıdır! Özel okullar, özel dersaneler, imam-hatip okulları ve özel üniversiteler kapatılmalıdır! Genç kuşakların çok yönlü gelişimini, mesleki bilgi ve beceriler edinmesini, aydınlık zihinli olarak yetişmesini gözeten bedelsiz, çağdaş, demokratik ve laik tek tip bir eğitim sistemi kurulmalıdır! Üniversite giriş sınavları kaldırılmalıdır! Üniversitelerin özerkliği güvence altına alınmalı, ilköğretimden lise ve üniversitelere dek bütün eğitim ve öğretim kurumlarında, çalışanların, öğrencilerin ve velilerin yönetime katılmaları sağlanmalı, YÖK kaldırılmalı, yerine akademik planlamadan sorumlu demokratik bir kurum oluşturulmalıdır!

28 Mart 2011 Pazartesi

ARAP DEVRİMLERİ VE EMPERYALİZM
Tarihin akıntısının hızlandığı dönemeçlerde, olayların içinde yer alan öznelerin ve gözlemcilerin olup bitenlerin gerçek niteliğini hızla kavrama ve gereklerini yerine getirme yetenekleri, tarihin daha sakin ve durgun aktığı dönemlere oranla kısıtlanıyor. 1900-1950 dünyasının devrimci altüst oluşlara ve dünya çapında büyük savaşlara sahne olan dalgalı seyri böyle bir dönemeci temsil ediyordu. İşçi sınıfı hareketi içinde büyük savrulmaların yanı sıra büyük bir devrimci değişim çağını başlatan yeni enternasyonal odakların ortaya çıkışı, böyle bir engebeli tarihsel dönemin ürünüydü. Gidişatın ana yönünü ve tali özelliklerini ayırt edemeyenler, çıkmaz sokakları ve hedefe götüren yolları doğru olarak seçemeyenler, 1900-1950 dünyasında tarihsel ve toplumsal ilerleme sürecinin dışına, kenarına, bazen da karşısına düşmekten kaçınamadılar. Tersine, 1950-2000 döneminde ise, kapitalizmin merkez bölgelerinde geçici ve nisbi bir istikrarın sağlandığı koşullarda, dünya devrimci sürecinin enerjisinin tükenişine, toplumsal ilerlemenin yüzyılın ilk yarısında elde ettiği kazanımların yitirilmesine, emperyalizmin ve darbelenmiş gericiliğin hortlamasına tanıklık edildi. Gidişatın ana yönünü ve tali özelliklerini ayırt edemeyenlerle ayırt edebilenler, çıkmaz sokakları ve hedefe götüren yolları doğru olarak seçemeyenler ile seçebilenler, gericiliğin ve geçmişe uzanan statükonun üstün gelmiş gibi gözüktüğü bu dönemde sağa sola fazla savrulmadan ve büyük devrimci atılımlara aday yeni mihraklar oluşturamadan aynı nehrin içinde yan yana akabildiler. 1990’ların başında sosyalist sistemin parçalanıp dağılmasıyla yükselmeye başlayan 10 yıllık karşı devrim dalgası, yan yana yürüyüş kolu oluşturanların bir bölümünün tarihsel ve toplumsal ilerleme sürecinin dışına düşmelerini affetmedi ve gericiliğin sel baskını hareketimizin içinde yanında yer tutmuş çer çöp ve molozların çoğunu önüne katıp sürükledi. Ancak bu gerici dalga, yeni bir devrimci altüst oluş döneminin de ön koşullarını biriktiriyordu.

2000’lerin başından bu yana tarihin seyrinin diyalektiği, bir defa daha gidişatın yönünde değişim işaretlerinin çoğaldığını haber veriyor. 1999’da ABD’nin Seattle şehrinde Dünya Ticaret Örgütü zirvesine karşı gerçekleşen, gençliğin ve işçi sınıfının kitlesel ölçeklerde seferber olduğu, sermaye egemenliğine karşı büyük bir meydan okumaya dönüşen protesto eylemleri, yeni dönemin ilk işaret fişeği oldu. 2000’li yıllar, Irak’ın emperyalistler tarafından işgal edilmesine karşı dünyanın her yerinde yükselen ve milyonlarca kişinin katıldığı büyük savaş-karşıtı gösterilere, ilerici yurtsever güçlerin Venezuela, Bolivya, Nikaragua, Honduras ve Nepal’de iktidarı ele geçirmesine, 2004-2005’de yerel ölçeklerde kitlesel işçi ve gençlik gösterilerine ve 2008-2009 büyük ekonomik krizinin ardından bütün dünyada işçi hareketlerinin dünya çapında canlanışına ve büyümesine tanıklık etti. 2009-2010 yıllarında özellikle Güney Avrupa’da yoğunlaşan ama tüm Avrupa ülkelerini sarsan büyük kitle gösterileri ve genel grevler başladı. Arap Devrimleri’nin 2010’de ani olarak başgöstermiş gözüken büyük patlaması bu tür gelişmelerin yaşandığı bir onyıl zemininde ve sonucunda yükseldi.

2010-2011 ARAP DEVRİMLERİNE NASIL YAKLAŞILMALI?

Tunus’tan başlayan, Mısır’a yayılan, peşinden Yemen, Ürdün, Bahreyn ve Suudi Arabistan’a sıçrayan kitle gösterileri, ABD emperyalizminin işbirlikçisi monarşik-Bonapartist siyasal rejimlerin tepesindeki “kral” müsveddelerinin devrilmesini ve demokratik cumhuriyeti talep eden halk ayaklanmalarına dönüştü. Tarık Ali gibi yazarlar, gelişmeleri Arap halklarının gecikmiş 1848 devrimleri olarak nitelendirdi. Başlangıçta yıllanmış işbirlikçilerini destekleyen ama kitle gösterilerinin büyüyen ölçeği ve direnci  karşısında at değiştirmeyi gözeten emperyalist merkezlerin ve onların denetimi altındaki Ordu yönetimlerinin desteğini yitiren Mübarek ve Bin Ali, Tunus ve Mısır’da peşpeşe işbaşından uzaklaşmak zorunda kaldı. Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasını dalgalandıran gelişmeler sırasında önce İran ve Cezayir’de, ardından Libya ve son olarak Suriye’de de karışıklıklar baş göstermesi dikkat çekti. Bu ikinci gruptaki ülkelerin ortak özelliği, esas olarak ABD karşıtı eksende yer alan ve emperyalizmin ekonomik siyasal denetiminden kısmen uzak ulus-devletler olmalarıydı ve bu bakımdan Baas Partisi yönetimindeki Irak’a benziyorlardı. Bu ülkelerdeki muhalif eylemlerin yabancı ajanlar tarafından kışkırtılan silahlı sabotaj yöntemlerini kullandığı, kitlesel nitelik taşımayan El-Kaide ve benzeri İslamcı azınlık terör gruplarına dayandığı, Batı emperyalizminin medya, silah, teknik ve politik  desteğine sahip oldukları ve bu bakımdan Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen, Bahreyn örneklerinden ayrıştığı gözleniyordu. Özellikle Libya örneğinde emperyalist güçlerin askeri saldırısıyla Kaddafi rejiminin hedef alınması, Bahreyn örneğinde ise Suudi Arabistan’ın askeri saldırısıyla bu ada devletinin işgal edilmesi bu ülkelerdeki gelişmelerin yönünü değiştirdi. Rusya Dışişleri Bakanı’nın Cezayir’de NATO’ya karşı tutum açıklaması, Çin’in ve Orta Güney Amerika’daki ilerici rejimlerin Libya’ya emperyalist müdahale girişimlerine karşı çıkması yeni gelişmelerin ortaya çıkardığı kaos tablosuna ışık tuttu. Komünist öncü güçlerin siyasal etkisinin zayıf olduğu Mısır ve Tunus’ta da emperyalist müdahalenin siyasal manevra alanının genişliği, buralardaki devrimci gelişmelerin hedefinden saptırılması, emperyalizmin ve işbirlikçi sınıf ve zümrelerin siyasal egemenliğinin yeni biçimler altında at değiştirerek devam ettirilmesi olasılığının güçlendiğini gösterdi.

Gelişmeler farklı odaklar tarafından farklı biçimlerde yorumlandı ve ele alındı. Yaklaşımlar birkaç grup altında toplanabilir. Emperyalist mihrakların, Batı solunun, İslamcı akımların, Komünist ve İşçi Hareketinin ve ilerici yurtsever küçük-burjuva güçlerin yaklaşımlarını tek tek ele alalım ve karşılaştırmaya çalışalım.

EMPERYALİST MİHRAKLARIN YAKLAŞIMI

Tunus’taki halk ayaklanması kapitalizmin 2008-2009 büyük ekonomik krizinin Avrupa’yı etkilediği ve ülkeye yansıttığı ekonomik toplumsal koşulların ve bütün Avrupa’yı özellikle Yunanistan’ı, İspanya’yı, İtalya’yı, Fransa’yı, Belçika’yı, Portekiz’i sarsan genel grev ve kitle gösterilerinin doğrudan tetiklediği koşullar altında başladı. Fransa ve Avrupa Birliği, ilk başta Bin Ali ve işbirlikçi Bonapartist rejimden yana tavır aldı. Kitle gösterilerinin büyümesi ve engellenememesi karşısında, rejimin ve ordunun üst yönetiminin emperyalist tercihlerin değiştiğini dikkate alarak gösterileri bastırmaktan geri durması, Bin Ali’yi feda ederek rejimi muhafaza etme taktiğini benimsemesi, Tunus Devrimi’nin acil hedefine erişmesini yani otokrat liderin devrilmesini kolaylaştırdı. Böylece Tunus’ta emperyalist müdahale rejimin Bin Ali’siz olarak devamını, yönetici zümrede ufak tefek değişikliklerin gerçekleşmesini, otokratik rejimin nisbi demokratik bir görünüm altında devam ettirilmesini gözetiyordu.

İşçi sınıfının 2006 sonrasında hızlanan eylemlerinin bilindiği Mısır’da, Tunus Devrimi’nin ilk hedefinin gerçekleşmesinin de etkisiyle 2011 başlarında başgösteren yaygın ve büyük ölçekli kitle gösterilerinin büyümesi, işçi sınıfının da katılmasıyla eylemlerin nitelik değiştirmeye eğilim göstermesi karşısında, emperyalist müdahale, daha örgütlü ve proaktif bir nitelik kazanmaya başladı. Ordu ve rejimin üst yönetimlerinin emperyalist tercihlere yaslanarak Mübarek’in feda edilmesini kabul etmesi, gösterileri yatıştırmak için otokratik rejimin Mübarek’siz ve parlamenter görünüm altında muhafazasını, bu amaçla Mısır’da da “at değiştirmeyi” bir seçenek olarak gündeme getirdi. Emperyalizm Mısır’da Baradey ve benzerlerini ülkeye ithal ederek, Müslüman Kardeşler ve benzer burjuva siyasal akımların yasal çalışma alanlarını genişleterek devrimin düşük yapmasını teminat altına almayı gözetti.

Geçmişinde sosyalist-yönelimli bir rejim geleneği bulunan Yemen’de, bu ülkenin Kızıldeniz güneyindeki stratejik konumu nedeniyle de emperyalist müdahalenin askeri saldırı biçimlerine bürünmesi olasılığı büyüyor. Gösterilerin mevcut rejim tarafından kanlı biçimde bastırılmak istendiği ve rejimin parlamenter görünüm altında emperyalizmin denetiminde devamını sağlayacak adayların ortaya çıkamadığı koşullarda, Yemen’deki kaos ve iç savaş görüntüleri emperyalist güçlerin askeri müdahalesiyle sonuçlanabilir. Batı emperyalizminin Yemen’de bu tür bir müdahaleyi kolaylaştıracak biçimde çözümsüz kaos ve iç çatışma ortamını körüklediği, hem iktidarı hem de muhalefeti bu doğrultuda el altından desteklediği düşünülebilir.

Arap devletlerinde hızlanan ve yayılan başkaldırıların diğer örneklerinde, örneğin Ürdün’de emperyalizmin şimdilik Ürdün Kralı’nın monarşik rejimini desteklediği, Suudi Arabistan’da Suud ailesinin karanlık monarşik rejimini ayakta tutmaya önem verdiği, üstelik Suudi ordusunu Bahreyn’deki muhalif Şii gösterilerini bastırmak üzere Bahreyn’i işgale yönelttiği, ABD 5. Filosu’nun üssünü barındıran bu ülkede Bahreyn emirinin yıkılmasına izin vermek istemediği açıkça anlaşılıyor. Bu rejimlerde muhalif başkaldırı girişimlerini yatıştıracak siyasal makyajlar, önemsiz meşrutiyet açılımları, emperyalizmin tahammül ve denetim sınırları içinde gerçekleşebilir.

Libya’ya yönelik saldırı, devrimci gelişme olasılıklarına karşı BOP coğrafyasında izlenen emperyalist siyasete ayna tutuyor. Saldırı, Libya’da kaynağı ve niteliği belirsiz çatışmaların emperyalist medya çarpıtması altında propaganda edilmesi zemininde başladı. Arap devrimlerinin yarattığı kargaşanın  yansıması olarak takdim edilen Libya olaylarının daha ilk baştan Tunus, Mısır, Ürdün, Bahreyn ve Yemen’deki olaylardan farklı bir nitelik taşıdığı, halk başkaldırısı olarak sunulan olayların aslında muhtemelen El-Kaide’ci İslamcı unsurları da kapsayan yabancı ajanların kışkırtmasıyla gerçekleştiği, kitle gösterilerinin değil azınlık gruplarının paralı askerlerin terörist eylemleri üzerinden yürütüldüğü, yoğun bir medya manipülasyonunun olaylara eşlik ettiği, az sayıda bazı aşiret liderlerinin, devlet görevlilerinin ve subayların muhtemelen parayla satın alındığı tahmin edilebilir. Arabistan, Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki emperyalist yayılmanın son 150 yıllık tarihinde benzer yöntem ve araçların kullanıldığı Osmanlı ve Türkiye tarihinde hatta günümüzde çok iyi bilinen örnekleriyle hatırdadır.

Libya’ya yönelik emperyalist saldırı, her zamanki hile ve manipülasyonlarla uluslararası bir meşruiyet görünümü çerçevesine yerleştirildi. Tunus Devrimi’nin başlangıcında Bin Ali’yi destekleyen Sarkozy’nin porselen dükkanına dalan fil tarzıyla uçaklarını gönderme telaşıyla davranmasındaki riyakarlık ve gözü dönmüşlük, Arap Devrimleri’nin komünist bir önderlikten yoksun gelişimini fırsat bilen ABD Başkanı Obama’nın gelişen kargaşa ortamında BOP coğrafyasına yönelik emperyalist müdahale planlarını uygulamaya sokmanın bir parçası olarak Libya saldırısını NATO denetimine almasındaki sinsilik, Türkiye’yi yöneten AKP liderlerinin evde doğruyu söyleyip emperyalist zirvelerde şaşması, Türkiye’yi yönetmeye aday muhalefetteki CHP ve MHP liderlerinin suç ortaklığıyla birlikte ülkeyi kaşla göz arasında bir kez daha paldır küldür NATO’nun emperyalist saldırganlığının merkez üssüne çevirmesindeki kıvırtkan dansözlük, CHP liderinin uluslararası meşruiyete atıf yaparak emperyalist saldırıyı onaylamasının üzerinden 24 saat geçmeden BM kararını alan Güvenlik Konseyi üyelerinin ve Arap Birliği üyelerinin bu kararın askeri saldırıyı meşrulaştırmadığını açıklamalarıyla pek çabuk deşifre olan Kılıçdaroğlu’nun kraldan fazla kralcılık özelliği, Rusya, Çin gibi BM Güvenlik Konseyi üyelerinin bir yandan çekimser oy kullanarak öte yandan saldırıya saldırı sonrasında itiraz ederek tavşana kaç tazıya tut ikiyüzlülüğü, Türk Ordusu Genelkurmayı’nın bazı amiral ve subaylarını Silivri’de hapse attırdıktan sonra dört nala NATO emirleri doğrultusunda Libya saldırısına dahil olmak için acele etmesindeki militarist itaatkarlık, evlatlarımızı ve orduyu emperyalist çıkarlar için savaşa sürme kararını kapalı kapılar ardında alan meclise egemen olan entrikacılık ve suçunu halktan kamuoyundan gizleme telaşı, Libya halkını Kaddafi’den koruma söylemine sığınan emperyalist koalisyonun saldırgan dilinin altındaki baklanın Libya’daki petrol, doğal gaz yatakları, yer altı su kaynakları ve Libya’daki müteahhitlik ve iş yatırımlarıyla, ticari çıkarlarla bezendiğini gösteriyor. Libya’nın yağmalanması ve emperyalizme esir edilmesi için hem anlaşan hem aralarında didişen bu ikiyüzlüler koalisyonu dünya halklarının baş düşmanı olarak bir kez daha yakın coğrafyaları kana bulamaya hazırlanıyor. Bu saldırının devamında Suriye, İran, Anadolu coğrafyalarının da hedef tahtasına yerleşmekte olduğu dikkatlerden kaçmıyor.

UĞURSUZ MİSYONUYLA BATI “SOLU” VE TÜRKİYE “SOLU”

Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında yaşanan gelişmelerde Batı “Solu”nun oynadığı uğursuz role burada işaret etmek gerekiyor. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın çıkmasında, emperyalist bütçelere destek olan, farklı ulusların işçilerinin birbirine saldırtıldığı büyük savaşa katılan, ezilen haklara karşı emperyalist misyonların taşıyıcılığını üstlenen Avrupa “Solu”, İkinci Enternasyonal liderlerinin geçmişte oynadığı rolü bugün de devam ettiriyor. Sosyal-demokrat, yeşil, yeni-solcu, örokomünist çeşitleriyle tuzu kuru Batı “Solu” 100 yıl sonra bir kez daha dünya halklarına, işçi sınıfının uluslararası çıkarlarına, dünya barışına ihanet ediyor. Bir kez daha bu emperyalist-sol, emperyalist yağma ve saldırganlık cephesine dahil oluyor. Avrupa “Sol Partisi’nde birleşen komünist hareketin bazı eski unsurları, bugünkü Sosyalist Enternasyonal üyeleri, Ekolojik-Yeşil Hareket bu cepheye katılarak saflarımızın tamamen uzağına, hatta karşısına geçmiş bulunuyor.

Türkiye’deki sol etiketli örgüt, akım ve grupların Libya olayları karşısındaki yaklaşımları da böyle dönemeçlerde hep gözlendiği gibi turnusol kağıdı işlevi görüyor. Kılıçdaroğlu’nun ABD Büyükelçisiyle ve ABD ve AB yetkilileriyle görüşme trafiğinin ve ABD’de görücüye çıkmak üzere randevu kesme girişimlerinin orta yerinde, önce saldırının BM Güvenlik Konseyi kararıyla uluslararası meşruiyet kazandığını iddia ederek saldırıya herkesten önce onay vermesi ve ardından bizzat Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin ve Arap Birliği liderlerinin açıklamalarıyla bu meşruiyet iddiasının doğru olmadığının anlaşılması, bunun üzerine Libya halkının kanını dökecek bir NATO askeri saldırısına karşı olduklarını beyan etmesi, Meclis hükümet tarafından gizli oturuma çağrılarak muhtemelen NATO emirlerini tebelluğ ettikten sonra bir kez daha fiilen oylarıyla NATO saldırısına Türkiye’nin dahil edilmesinde hükümete payanda olmayı kabul etmesi, üstelik bunu kritik bir seçim öncesinde yapmayı içine sindirmesi son derece öğretici olmuştur. CHP’nin Kılıçdaroğlu operasyonuyla AKP’nin bir gölgesine dönüştürülmesi ve Türkiye’de Bonapartist bir rejim değişiminin tescil edileceği 12 Haziran seçimlerine iki buçuk ay kala NATO’nun savaş arabasına bağlanması, seçimlerin sonucunu bugünden ilan etmiş bulunuyor. CHP seçim yarışından çekildiğini ve AKP’nin payandası olmayı kabul ettiğini, Libya savaşı konulu gizli oturumda AKP’ye destek olarak ilan etmiş bulunuyor. CHP liderleri, Libya saldırısına destek olarak, hem kendi halkına hem bölge halklarına, hem Cumhuriyet’in kuruluş geleneğine ihanet etmiş bulunuyor. CHP listesinden milletvekili adaylığına soyunan az sayıdaki ilerici-yurtsever-solcunun bu seçim politikası düzleminde onur kırıcı bir yenilginin ve ihanetin sorumluluğunu paylaşmaya seçim sonrasında hazır olmaları gerekiyor.

Libya konusunda Türkiye Solu’nda ikinci yaklaşım, Irak’taki emperyalist işgal sırasında “Ne Sam ne Saddam” diyenlerin yaklaşımıdır. Libya’da Kaddafi’ye karşı olan ama NATO saldırısını da onaylamayan bu siyasetin, başka konularda da benzer örnekleri ürettiği biliniyor. Ergenekon davası ve operasyonları sürecinde “yiyin birbirinizi” diyenlerin tarafsızlığı da bu türdendir. 1920’lerde 1930’larda yükselen faşizm tehdidi karşısında demokrasiye sahip çıkmayı reddedenlerin ve farklı burjuva siyasetleri karşısında tarihsel ve toplumsal somut koşullardan bağımsız olarak her durumda mutlak ve metafizik bir tarafsızlık konumunu seçenlerin (Troçkistlerin, Sol-Komünistlerin) tavrı da bu türdendir. 1920’lerin başındaki ulusal kurtuluş savaşına dudak bükenlerin, Kemalist hareketin tarihsel mirasında emperyalizme karşı mücadele bağlamında değerli hiçbir dayanak olmadığını öne sürenlerin (sol kimliğini anti-kemalizm ilkesine dayandıran Türk ve Kürt küçük-burjuva “sol”larının) tavrı da aynı yaklaşıma örnektir. Bu yaklaşım, haksız ve saldırgan büyük emperyalist güç ile mazlum, haklı ve küçük ulusal güç arasında ayrım yapmamak, haksıza karşı haklının yanında saf tutmamak, emperyalist gücün saldırganlığına direnmemek ve savaşmamakla eşanlamlıdır. Haksız ve saldırgan büyük güce karşı direnmeye ve savaşmaya çağırmayan bir siyasetin solculukla ilgisi yoktur.

Burada Türkiye Solu’nda gözlenen üç değişik yaklaşıma ve bir ters bakışa da kısaca işaret etmek gerekiyor.

Ters bakış, Arap devrimlerini ve kitlesel başkaldırılarını küçümseyen yaklaşımdır. BOP coğrafyasındaki hızlı gelişmeler üzerinde ABD’nin ve Batı’nın denetim kurma çabalarını gözleyenler, özellikle de Libya’da yaşanan ve Arap Devrimleriyle ilgisi ve benzerliği bulunmayan emperyalist sabotaj ve provokasyon girişimlerine bakarak, bütün gelişmelerin emperyalizm tarafından planlandığını ve manipüle edildiğini varsayıyor. Kitle hareketlerinin ve emekçi halk yığınlarından yükselen demokrasi, adalet ve özgürlük taleplerinin uzağında duran, daha ziyade Düzen Partisi’nin bürokratik-milliyetçi çevrelerinden gelen unsurlar ( örneğin ADD gibileri) ABD’nin gelişmelere müdahale yeteneğinden ürkerek, ABD’ye ve emperyalizme sahip olmadığı bir gücü ve etkinliği vehmediyor. Karşı olduklarını beyan ettikleri emperyalizmin gücüne ve yeteneklerine gizli bir hayranlığı ifade eden bu yaklaşımın temsilcileri aynı zamanda emperyalizme karşı gerçek bir devrimci mücadelenin sahibi olarak emekçi kitlelerin tarih sahnesine çıkmasından ve meydanları fethetmesinden de ürküntü duyuyor. Bu tavır, iyi bilinen küçük-burjuva tutumun yeni bir örneğidir.

Solda değişik yaklaşımların diğer üç örneği, BDP, TKP ve İP politikalarında gözleniyor. BDP siyaseti savaşa karşı oy kullanma çağrısı yaptığını ifade ediyor ama bu siyasetin sözcülerinin savaşa katılmanın görüşüldüğü Meclis gizli oturumunda hangi görüşleri dile getirdiği ve oylarını nasıl kullandığı bilinmiyor. BDP’nin Libya savaşı konusundaki gerçek tavrının ve siyasetinin burjuvazinin “gizli oturum” kararıyla gerdiği sis perdesinin arkasında örtülmesine boyun eğmesi kabul edilemez. BDP yönetimi sol kamuoyuna bu konuda açıklama yapmakla yükümlüdür! PKK sözcülerinden Meclis gizli oturumu ve Libya’daki savaşa dahil olma siyaseti konusunda çıt çıkmaması veya anlamı süpheli açıklamalar gelmesi ise manidar olarak kabul edilmelidir.

TKP yayınları da, Libya’daki olayların başlangıcında, bir süre için, Arap Devrimlerinin bu ülkeye de sıçradığı biçiminde yayın yapmaya devam etmiş, Kaddafi yönetimine karşı halk hareketlerinden sözeden yorumlara yer vermiş bu konuda emperyalist medyanın manipülasyonlarına kapılmış, ancak bir süre sonra, muhtemelen Chavez ve Fidel Kastro tarafından yapılan açıklamalarla birlikte “uyanmış” ve Libya’ya yönelik emperyalist tertiplere karşı daha açıktan tavır almaya başlamıştır. Buraya kadarı olumlu bir düzeltmedir ama TKP yayınları yaptıkları “düzeltme” girişiminde bu defa öbür uca doğru savrulmuş, son dönemdeki bütün kitle hareketlerinin iplerinin Arap coğrafyasındaki emperyalist tertipçilerin elinde olduğunu, devrim denilen olayların BOP planlarının uygulamasından ibaret olduğunu ve bu coğrafyadaki sınıf mücadelesinin gelişimi bakımından tarihsel ve toplumsal bir önem taşımadıklarını, 1848 Devrimlerine benzetilemeyeceğini, olsa olsa eski sosyalist ülkelerdeki Renkli Devrimlere benzetilebileceğini savunmaya başladı. Libya saldırısına ve bu savaşa Türkiye’nin dahil edilmesine karşı İstanbul’daki tekil eylem dışında hiçbir anlamlı refleks gösterememek bu yalpalamaları tamamladı. Seçime gidilen süreçte mevcut örgütlü varlığıyla TKP, yalpalayan ve geciken siyasetsizliği yüzünden AKP karşısında CHP tarafından boşaltılan muhalefet cephesini doldurmaktan uzak olduğunu gösterdi.

İP üçüncü değişik tavrın temsilcisidir. Bir yandan Libya konusunda doğru bir siyaset izliyor, üstelik elinde günlük gazete ve TV gibi araçlar mevcut, ancak siyasal muhalefet cephesini örmek için  sözü geçersizleşmiş gericilere, milliyetçi-faşist burjuva siyaset döküntülerine, Demirel-Ecevit-Türkeş-Erbakan gibi burjuva liderlerinin siyasal ömrünü tamamlamış partilerinden arta kalan tutarsız, hükümsüz, kariyerist, gerici siyasi cesetlere, Düzen Partisi’nin askeri ve sivil bürokrasiden gelen kitle mücadelesi korkaklarına ve düşmanlarına yaslanmaya çalışıyor. Örmeye çalıştığı cephe, ilan ettiği cephenin amaçlarına ve siyasetine ters düşüyor, inandırıcılığını yitiriyor. İP aynı nedenlerle AKP’nin 12 Haziran seçimlerinde yolunu açan muhalefet boşluğuna katkıda bulunmuş oluyor.

İŞÇİ SINIFI SOSYALİZMİNİN YAKLAŞIMI

Libya olaylarının gelişiminin gerçek niteliğini en erken kavrayan ve siyasal tutumunu en baştan doğru olarak belirleyip kamuoyuna açıklayan siyasal refleksi işçi sınıfı sosyalizmi gösterdi.

İşçi sınıfı sosyalizminin ideolojik ve örgütsel mirasından aldığı güçle siyasal doğrultusunu hızla ve doğruya en yakın biçimde belirleyebilmesi güçlü yanıdır. Ancak bu güçlü yanımızla övünmek için bugün fazla sebebimiz yok. Doğru siyaset ve sağlam ideoloji ancak sağlam bir örgütsel varlıkla ete kemiğe büründüğünde gerçek bir anlam taşıyabilir. Siyasetimizle ve ideolojik kimliğimizle toplumsal gerçekler arasında örgütsel varlığımızın zayıflığından kaynaklanan büyük bir mesafe mevcut duruyor.

Bu boşluğu doldurmak için sabırla ve inatla örgütlenmeyi görevlerimizin en başına yerleştirmemiz gerekiyor. Bugün işçi sınıfı sosyalizminin siyasetini ve ideolojik kimliğini mevcut muhalefet boşluğunda doğurtmanın yolu, örgütlenme için yürütülecek çabalardan geçiyor. Örgütlenmemizin başarısı, yol alması, harekete geçireceğimiz gücün taşları yerinden oynatmasıyla sınanacaktır. Gözlerimiz o hedefe kitlenmiş olarak yolumuza devam ediyoruz.