25 Şubat 2011 Cuma

GERÇEK OLAMAYACAK KADAR “GÜZEL”

CHP’DE KILIÇDAROĞLU DÖNÜŞÜMÜNE NASIL YAKLAŞILMALI?- 5
1980-2000 DÖNEMECİNDEN DERSLER

Yazı dizimize, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı etrafında estirilen CHP rüzgarı hakkında tarihsel hatırlatmalara dayanan uyarılar yapma kaygısıyla başlamış, ilk yazımızda 1920-1923 dönemecinde TKP’nin kurucu kuşağının bağımsızlık savaşının burjuva önderliğine güven duymakla sürüklendiği trajik sonu aktarmış, ikinci yazımızda ise, 1946-1950 dönemecinde likidasyon bataklığında üreyen burjuva-sosyalizmi akımının soldaki etkilerini ele alarak, günümüze dek süren burjuva kuyrukçuluğu geleneğinin çıkış noktasının bu sol-liberal siyaset geleneği olduğunu belirtmiştik. Üçüncü yazımızda 12 Mart yenilgisinin, burjuvazinin ideolojik ve politik vesayetinden ve örgütsel denetiminden bağımsız bir hareketi, hem ideolojik olarak hem politik olarak hem de örgütsel olarak bağımsız bir hareketi oluşturma ve sürdürme ihtiyacının netleşmesini davet ettiğinin altını çizmiş, bu ihtiyacın örgütsel bağımsızlık güvencelerine dayandırılmasını, hareketimizin devrimci-demokrat ve geleneksel sosyalist damarlarının birliği zemininde işçi sınıfı hareketi içinde kök salmasının esas alındığı bir siyasal arayışı doğurduğunu aktarmış, bu arayışın 1965-71 dönemecinin siyasal mirasını ve bunlardan türeyen dersleri 12 Mart sonrasına devreden başlıca kanal olarak hareketimizin şekillenmesine kaynaklık ettiğini belirtmiştik. Dördüncü yazımızda ise, 1970’lerde yüzbinlerce işçiyi 1 Mayıs meydanında toplayabilen, kitlesel gençlik örgütleri çevresinde onbinlerce genci mücadeleye sevkedebilen, eli-sözü ülkenin en ücra köşelerine dek uzanabilen hareketimizin toplumsal açıdan bir dev ama siyasal açıdan bir cüce olduğu saptamasını yapmıştık. Bunun bir sonucu olarak 1970’lerde sosyalist ve devrimci hareketimizin büyük gövdelerinin ortak yanılgısının, burjuvaziden bağımsız bir siyasal örgütlenme ve mücadele çizgisi doğrultusunda birleşmek yerine, siyaseti burjuvazinin demokratik ve liberal seçeneklerine emanet etmek olduğunu savunmuş, dönemin devrimci ve sosyalist siyasal hareketlerine “siyaseti ekonomik-demokratik talepler için yürütülen hareketlerle, sendikal ve gündelik çıkarlar için mücadeleyle, öğrenci hareketlerinin okullarla sınırlı talepleriyle, faşist tedhişe karşı sokakta ve mahallelerde yürütülen tekil mücadelelerle sınırladıkları ve daralttıkları, bu mücadelelerin siyasal temsilini ve ifadesini burjuvazinin liberal-demokratik temsilcilerine terk ettikleri eleştirisini yöneltmiştik. Sonuç olarak, 1980 darbesi arefesinde döneme damgasını vuran ana eğilimlerin, CHP kuyrukçuluğu, sendikalizm, sekterlik ve sol içi rekabet olduğunu, hareketimizin 12 Eylül’de büyük sermayenin ve emperyalizmin kapsamlı ve planlı harekatı karşısında büyük bir yenilgiye uğramasına yol açan başlıca siyasal zaaflarının da bu eğilimlerden kaynaklandığını  savunmuştuk. Bu yazımızda, 12 Eylül’de yenilgiye götüren siyasal zaaflarımızdan ve direnişi sürdüren üstünlüklerimizden 1980’lere ve 1990’lara nelerin devrolduğunu göstermeye çalışacağız.

1980 12 Eylül faşist darbesi, sosyalist ve devrimci harekette 1970’ler boyunca yaygın olarak benimsenen ve savunulan kimi siyasal tezleri ve stratejik-taktik politikaları bir çırpıda çöp sepetine gönderdi. Demokrasi mücadelesini küçümseyen sürekli faşizm teorileri, örgütlü mücadeleyi küçümseyen ve partisiz programsız hareketi yücelterek devrimciliğin ölçüsü sayan politik söylemler, kırlardan şehirleri kuşatmayı öngören köylü devrimciliği temelinde kurgulanan halk savaşı stratejileri, solun bir kesimini uluslararası anti-komünist cephe ile yan yana düşüren anti-sovyetik sosyal-emperyalizm teorileri, Avrupa işçi partilerinin programlarından tercüme edilmiş ileri demokrasi ve ulusal demokratik cephe taktikleri bir gecede iflas etti. 1980’lerin ağır baskı ve zulüm koşulları altında, sosyalist ve devrimci hareket, terk ettiği politik söylem ve taktiklerinin yerine aksi yönde yenilerini geliştirmeye yöneldi. Çoğu örnekte de, aksi yöndeki düzeltme çabalarında kantarın topuzu kaçırıldı.

Devrimci-demokrat grup ve hareketlerin önde gelen militanlarının kitlesel tutuklamalara maruz kalmaları sonrasında, bu zemindeki muhalefet, demokrasi ve insan hakları mücadelesinin öne çıktığı, askeri cuntanın ve militarist despotizmin karşısında sivilleşmenin ve demokratikleşmenin savunulduğu bir siyasal çizgi geliştirdi. Komünist solun geleneksel grupları da, askeri cuntanın baskı ve tutuklamalarına maruz kaldığı ve hareket alanı kısıtlandığı ölçüde, sosyalizm ve devrim hedeflerinin fiilen terk edildiği, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılmasının merkeze alındığı benzer siyasal taktikleri esas alan bir çizgiye  yöneldi. Solun her iki kanalındaki bu yönelişler, sivil-toplumculuk, özgürlükçü-sol, yenilenme gibi söylemler etrafında 1990’larda gelişecek ve 2000’lere devrolacak reformizmin kaynağını oluşturdu. Devrimci-demokrat akım bu süreç boyunca silahlı mücadele, öncü savaşı, devrimci hareket eksenli radikalizm taktiklerini ve politikalarını terk etti, siyasal hedeflerini geri çekti, “tek yol devrim” söyleminin yerine “demokrasi” ve “insan hakları” söylemini kullanmaya başladı, feminizm, ekoloji, eşcinsel hakları, insan hakları, vicdani red hakkı gibi tekil gündemlerle kendini sınırladı. Komünist solun geleneksel grupları da Gorbaçov yönetiminin dayattığı “yenilenme” ve “açıklık” söylemlerinin etkisi altında söylem düzeyinde kalmış politik hedeflerini daha da geriye çekmeye, politik ve örgütsel likidasyon bataklığına yürümeye başladı.

Geri çekilen ve iflas eden tezlerin yarattığı boşluğun reformist politikalarla ve siyasal taktiklerle doldurulması girişimlerinin istisnaları, bu politikalara ve taktiklere karşı devrimci bir direnç oluşturma girişimleri de aynı dönemde boy verdi. Bu istisnalardan birincisi, 12 Eylül sonrasında kadrolarını yurt dışına çekerek tutuklama ve baskı dalgasını savuşturan ve 1980’lerin ikinci yarısında cuntaya karşı direnci örgütleyen örgüt ve gruplar oldu. Kürt ulusal demokratik hareketi, TSİP, bazı devrimci demokrat örgütler oldu. İstisnaların ikincisini, 1985’te yayına başlayan ve komünist soldaki tasfiyecilik eğilime karşı direnen Gelenek çevresi oluşturdu.

1980’lerde köylülüğün çözülmesinin hızlanması, köylülük temelinde halk savaşı geliştirme stratejilerini iflas ettirdi. Halkın Kurtuluşu, TİKKO vs. devrimci-demokrat eğilimler politik yönelimlerini ve söylemlerini kent merkezli işçi sınıfı hareketine yaklaştırmaya başladı. Bu akım ve gruplarda yaşanan ayrışmalar, Ekim gibi yeni komünist sol grupların doğuşuna kaynaklık etti. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Netaş greviyle ve Bahar Eylemleri’yle yeniden yükselen ve 1990’ların başlarında Paşabahçe cam işçilerinin fabrika işgali ve Zonguldak maden işçilerinin büyük Ankara yürüyüşü ile zirveye varan işçi hareketinin yükselişi, bu politik gelişmelerin toplumsal temelini oluşturuyordu.

Demokrasi mücadelesini küçümseyen ve öncü savaşını savunan grupların 1980’lerdeki ve 1990’ların başındaki askeri politik yenilgisi, bu zeminde de işçi sınıfı hareketinden uzak düştükleri ölçüde politik ve örgütsel tasfiyeciliğe mahkumiyeti, işçi sınıfı hareketine yakınlaştıkları ölçüde politik hayatiyetlerini sürdürebilmelerini mümkün kıldı.

Sosyalist sistemin 1980’lerin sonunda hızlanan çöküşünün SSCB’den Arnavutluk’a sirayet eden gelişimi, 1970’lerde anti-sovyetik siyasetin etki alanında kalan devrimci örgütlerin sosyal-emperyalizm teorilerinin iflas etmesine yol açtı. Yükselen karşı-devrimci dalga karşısında, Maoculuğu daha 12 Eylül öncesinde terk etmeye başlamış devrimci-demokrat örgütler (TDKP, TİKB vs.) sosyalist hareketin uluslararası genel çizgisiyle düşmanlaşmış politikalarını terk etmeye, sosyalist sistemden artakalan Küba ve Vietnam gibi mevzileri savunmaya ve komünist solun geleneksel örgütleriyle bağlarını onarmaya yöneldi.

Geleneksel komünist solda yer alan, UDC ve ileri demokrasi gibi şabloncu politikaları, CHP ile ittifak öngörüleri iflas eden TKP ve TİP gibi örgütler, TSİP ve TKEP ile birlikte “Sol Birlik” politikalarına yönelmekteyken, sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte dünya çapındaki karşı-devrimci dalganın etkisi altında tasfiyeciliğe yönelmeyi seçti. Bu yöneliş, Türkiye sosyalist hareketinin tarihindeki en geri ve uzlaşmacı program temelinde TBKP’nin oluşturulmasıyla ve Özal’ın liberalizmine güven temelinde her ne pahasına olursa olsun Türkiye’ye dönüş kararıyla sonuçlandı. Karar TKP’nin ve TİP’in TBKP önderleri eliyle politik ve örgütsel tasfiyesiyle noktalandı. Tasfiye sürecinden kendini uzak tutan TSİP ise sosyalist sistemin çöküşü dalgasından paniğe kapılan kendi yöneticileri eliyle aynı bataklığa sürüklenmek istendi.

1980-2000 döneminde sosyalist hareketin bağımsız bir örgütsel, ideolojik ve politik çizgiyi muhafaza etme, sivil-toplumculuğun, Özal-AKP liberalizminin, sosyal-demokrat reformizmin, burjuva sosyalizminin, milliyetçiliğin, İslamcı siyasetin kuyruğuna takılmaktan sakınma çabaları, bir dizi ara halkadan ve evreden geçerek, ileri ve geri adımlarla, kadro kayıplarıyla bugünlere devrolundu. TKP-Gelenek çevresi, kendi etki alanında sosyalist hareketin önemli bir tabanını ve kadro birikimini korumayı başardı. ÖDP likidasyon ve örgütsel konsolidasyon arasında gitgeller yaşayarak, liberalizm ve devrimcilik arasında salınımlar yaşayarak devrimci-demokrat akımın işçi sınıfı sosyalizmine yakın tarafında (küçülmek pahasına) tutunmayı başardı. TSİP kendi önderliğinin çoğunluğu tarafından tasfiye girişimini ve eşzamanlı kapatma davalarını savuşturarak işçi sınıfı sosyalizminin bağımsız güzergahına parti kimliğini ve geleneğini armağan etmeyi ve örgütsel yeniden inşa yoluna çıkmayı başardı. Ekim çevresi, 1990’larda devrimci-demokrasiden işçi sınıfı sosyalizmi saflarına ısrarlı ve işçi sınıfı eksenli bir sosyalist siyasetin temsilcisi olarak taze kan taşımayı başardı. Sorun, Ürün, Savaş Yolu gibi dergi çevrelerinde işçi sınıfı sosyalizmi eksenine bağlı direnç öbekleri gelişmeyi sürdürüyor. Bütün bu gelişmeler, 2000’lerde işçi sınıfı sosyalizminin bağımsız politik ve ideolojik çizgisinin, örgütsel güvenceler yaratmaya aday bir birikimin koşullarını oluşturuyor.

İşçi sınıfı sosyalizminin 1980-2000 sürecinden devraldığı mirasın önünde bugün iki yol bulunuyor. Bu yollardan birincisi, politik ve ideolojik bağımsızlığın tahkim edilmesi ve derinleştirilmesi, örgütsel güvencelere kavuşturulması, safların birliğinin sağlanması yoludur. Mustafa Suphi ve 15’lerin, TKP örgütlerini birleştirdiği 10 Eylül 1920 Baku kongresinden birkaç ay sonra katledilmelerinin 90. yıldönümünde, işçi sınıfımızın merkezi otoritesini oluşturmuş öncü partisinin, geleneğimize bağlı ve adına layık bir komünist partisinin eksikliği meselesi devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin derin bir rejim krizi içinde bulunduğu bugünkü koşullarda, bu eksiklik, iç çatışma ve bölünmeler yaşayan siyasal sahnede işçi sınıfımızın elini kolunu bağlıyor. Siyasal kurmaylıktan yoksun işçi sınıfımız, burjuvazinin farklı politikalarının yedek gücü olarak kalıyor, harekete geçemiyor, önünü göremiyor. Sınıf mücadelesini felceden bu meselenin halli, bugün gündemin ilk maddesidir. TKP’nin adını veya iddialarını taşıyan, kimliğini sahiplenen ama bilimsel sosyalizmden değişik derecelerde uzaklaşan, işçi sınıfının öncü partisi kimliğini tek başına taşıyamayan çeşitli örgütler, aynı nedenlerle bu boşluğu doldurmaktan uzak bulunuyor. İşçi sınıfının siyasal kurmayı işlevini üstlenmiş, burjuvazinin ideolojik-siyasal-ekonomik egemenliğinden bağımsız örgütlenmiş, işçi sınıfının ileri ve öncü unsurlarını birleştirmiş, marksizm-leninizme sımsıkı bağlı, enternasyonalist, yurtsever, devrimci, türk ve kürt halklarının ilerici ve devrimci güçlerini kendi saflarında kaynaştırmış, genç işçilerin mücadele dinamizmini seferber edebilen, sürekliliğini burjuva icazetine bağlamayan bir komünist partisinin inşası, bu boşluğu doldurmanın yegane koşuludur. 10 Eylül 1920 kuruluş geleneğine bağlı bir partiyi inşa sürecinde birleşebilecek kadroların bir bölümü yasal sol partilerde, bir bölümü dar hizip zeminlerinde örgütlüdür. Kadro potansiyelimizin ve yakın toplumsal etki halkamızın ağırlığı, 1990’lardan başlayarak, küçük burjuva demokratlarının, liberallerin, anarşist ve troçkist grupların ideolojik açıdan bozucu etkilerine maruz kalmıştır. Kitle dinamizmi sergileyen ve devrimci irade sahibi unsurlar ise halkçı-devrimci demokrat akıma tutunmuştur. Geriye kalan unsurlar ise yerel grupların ve dergi çevrelerinin sınırlayıcı zemininde hapsolmuş, sendikalarda gündelik çalışmalara kısıtlanmıştır. Kürt halkı içindeki zeminlerimiz ise kürt ulusal demokratik hareketinin savrulmalarına hapsolmuş durumdadır. Geleneğimize ve marksizm-leninizme bağlı bir komünist partisini, inşa etmek, 1990’ların tasfiyeci ruhunu altetmekle, kolektif birleştirici bir çabayla mümkün olacaktır. TSİP bu sürecin sahibi ve örgütleyicisi olmayı kendine görev seçmiştir.

Önümüzdeki ikinci yol, bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde örneklenen yanlışların tekrarlanmasıdır. 1980’lerde SODEP, SHP kuyruğunda koşanlar, bugün Saadet Partisi’nin kılıç artıklarıyla sol siyaset gütme hayalleri kuranlar, AKP gölgesinde solculuk oynayanlar,  burjuvazinin şu veya bu siyasal akımına bel bağlayanlar, kuyruğuna takılanlar, geleneğimizde defalarca düşülmüş ve sakınılması gereken bir yanlışı tekrarlama peşinde koşuyor. Bu yol çıkmaz sokaktır.

16 Şubat 2011 Çarşamba

CHP’DE LİBERAL YIĞINAĞIN AKIL HOCALARI
Deniz Baykal’ı ve Önder Sav’ı yönetimden uzaklaştıran “faili meçhul” operasyonlar sonrasında, Kılıçdaroğlu çevresinde kümelenen ve örgütteki elebaşılığını Gürsel Tekin’in yaptığı söylenen bir siyaset cuntasının CHP’de liberal bir yığınak oluşturmaya giriştiği gözleniyor. Bu liberal yığınağın unsurlarından biri de, Hurşit Güneş tarafından CHP’ye üye olmaya davet edildiği açıklanan, Sabancı Üniversitesi’nin hangi özenle ve ölçütlerle seçildiği besbelli öğretim üyelerinden, son yıllarda Radikal-Sabah gibi liberal medya organlarının kalem oynatıcılarından ve CIA ajanlarıyla yakın dostluğu dillere düşmüş Hasan Bülent Kahraman’dır.

Bir gazete röportajında, hayran olduğu babasını ve Attila İlhan’ı anlatırken, “zor uzun ve karmaşık sorunları dinler ve bir tek cümle ile… evrenin, insanlığın ve tarihin bütün sırlarını … Bazı insanlar hayatı daha basitleştirmeye, sadeleştirmeye, bazıları ise daha karmaşıklaştırmaya dönük olarak yaşarlar” diye belirttikten sonra, kendisini ikincisini yapanlar grubuna ait olarak tarif ediyor. Siyaset felsefesinde anti-politik bir yaklaşımın, genel olarak felsefede dünyayı anlamanın olanaksızlığını dile getiren bir sofizmin ve eklektisizmin, iktisat ideolojisinde ise politikadan arındırılmış bir ekonomi anlayışını savunan neo-liberalizmin ipuçlarını bu röportajındaki ifadelerinden sezmemek mümkün değil. Bu yazıda, H. B. Kahraman’ın siyaset, sanat, felsefe üzerine malumatfuruşluklarını şimdilik kaydıyla bir kenara (belki Ekin Dergisi’nin gelecek sayılarına) bırakarak ekonomi yönetimine dair vaazlarını kısaca ele alacağız ve yeni CHP’nin akıl hocalarının işaret ettiği yöne ışık tutmaya çalışacağız.
 SOL-LİBERAL YAKLAŞIMIN REÇETESİ: EKONOMİNİN SİYASETTEN ARINDIRILMASI
“Sol” liberal akımın yazarlarından Hasan Bülent Kahraman, 2000-2001 krizin döneminde Radikal gazetesindeki köşe yazılarında krizin yapısal ekonomik nedenlerden çok ekonominin “kötü yönetilmesinden” (yani siyasetten!) kaynaklandığını vurguluyor ve krizin “ekonomiyle siyasetin birbirinden kopmasına, hiç değilse bu kadar iç içe olmaması gerektiğine dönük talepleri beslediğini” ileri sürüyordu. Bu tez, neo-liberalizmin ekonominin kendi başına bırakıldığında serbest piyasanın görünmez eli tarafından kendi kurallarına göre düzenleneceği ve “siyasetin ekonomiye müdahalesinin” ekonomik düzenin işleyişini bozacağı ve aksatacağı varsayımına dayanıyor. Böylece neo-liberalizmin soldaki ve sağdaki savunucuları, “ekonominin siyasettin arındırılması” politikasına krizi gerekçe göstermiş oluyor. (2001 krizinden biyolojik ömrü izin verdiği ölçüde kendisi için yeni bir politik varoluş gerekçesi yaratmaya çalışan Süleyman Demirel’in de ekonominin siyasetten arındırıldığı takdirde krizden pekala muaf tutulabileceğini iddia ettiği unutulmamalı)
Ekonominin siyasetten arındırılması politik önerisinin arkasında burjuvazinin farklı kesimlerinin eli kolu bağlanmadan serbestçe davranabilme isteğinin meşrulaştırılması çabası sırıtıyor. Burjuvazinin iktidar haklarını kimseyle paylaşmaksızın kullanabilme ve özel mülkiyete dayalı yönetme dürtüsünün, sermayenin tarihsel kökenleri kadar eskiye dayandığı biliniyor. Krallık, feodal derebeyleri, hükümetler, rekabet eden diğer burjuvalar ya da piyasayı ele geçirmiş tekeller, yasal ve bürokratik mevzuat, işçiler ve sendikal örgütleri, tarih boyunca, burjuvazinin özel mülkiyete dayalı yönetme ve iktidar haklarını sınırlayan etkenler olarak rol oynamıştır. Ancak burjuvazi türdeş bir toplumsal sınıf teşkil etmediğinden, ekonominin siyasetten arındırılması önerisi, her tarihsel çağda ve her toplumsal bağlamda, bu öneriyi dile getiren burjuva zümresi için farklı anlamların ve içeriklerin dile getirilmesini ifade eder. 1999-2001 krizi sırasında burjuvazinin çeşitli sözcülerinin ve temsilcilerinin paylaştığı “ekonominin siyasetten arındırılması” mesajını bu nedenle dikkatli okumak ve deşifre etmek gerekiyor. Bu mesaj, her dile getirenin ağzında farklı bir içeriğin taşıyıcısı olmakla kalmıyor, mesajı paylaşanların en güçlüsü (yani Türkiye ekonomisinde aslan payını kapmak için pusuya yatmış yabancı sermaye ile en fazla kolkola girmiş büyük yerli sermaye tekelleri) mesajın “uygulanacak” içeriğini belirleyecek bir konumu işgal ediyor.
Hasan Bülent Kahraman türü liberaller, 1999-2001 dönemecinde vülger marksist bir söylem geliştirdi: Krizin tarihsel anlamını, burjuvazinin “ekonomi siyasetten arındırılsın” ortak söylemine gizlenmiş ortak ve tek bir burjuva sınıf çıkarında arayan bu söyleme göre, kapitalizmin şafağında yükselen yeni bir sınıf olarak burjuvazinin feodal aristokrasiye ve krallara karşı yürüttüğü iktidar mücadelesinin gecikmiş bir benzerini, Türk burjuvazisi TC devletine karşı yürütüyordu. Kahraman, Radikal’deki köşe yazılarında, Türk burjuvazisinin 1908, 1923, 1950 ve 1980 siyasal dönemeçleriyle ifade edilen gelişim ve dönüşüm aşamalarında ekonomik gücünü siyasallaştırmak istediğini ileri sürüyordu. Bu yazılarda, 1980’lere dek bürokratik-askeri türk devletiyle uzlaştığı söylenen burjuvazinin Özal ile birlikte devlete karşı özerkleştiği ve ekonominin siyasetten arındırılmasını gittikçe daha güçlü savunur olduğu belirtiliyordu. Kahraman’a göre, devlet bürokrasisinin denetimine ve siyasal müdahaleye karşı burjuvazi kendi içinde ayrışıyordu, büyük burjuvazi “popülist ve kollayıcı” denilen devlet politikalarının kabuğunu yarıyor ve bu gelişme bir bakıma burjuvazinin Batı’daki feodal devlete karşı tarihsel ve toplumsal serüveninin gecikmiş olarak tekrarına örnek oluşturuyordu.
Hasan Bülent Kahraman’ın 2001 krizinin tarihsel anlamına ilişkin görüşleri, marksizmin materyalist tarihsel analizinin vülgerleştirilmesinin tipik bir örneğiydi. Kahraman genç kapitalist toplumların yükselen burjuvazisini geç-kapitalist dünya sisteminin periferik bir halkası olan Türk burjuvazisine rol modeli seçerek daha baştan, incelediği toplumsal-sınıfsal yapıyı, toplumsal ve siyasal aktörleri, tarihsel bağlamı geçersizleştiriyor, böylece varsayımları anakronik ve yüzeysel kalıyordu. Bir yandan burjuvazinin ekonomik gücünü siyasallaştırma çabalarından sözederken, öte yandan da ekonominin siyasetten arındırılmasını savunmasındaki çelişki de dikkatten kaçmıyordu. Ekonominin siyasetten arındırılması söylemini paylaşan Türk burjuvazisinin bütün zümre ve tabakalarını, geç-kapitalizmin 21.yüzyıl başındaki yapılanması ve gelişimi bağlamında büyük sermaye, emperyalizm, yabancı sermaye ve devlet ile ilişkileri içinde incelemek, bambaşka sonuçlar üretmeye aday bir iştir. Ama bu iş, burjuvazinin iktidar çekişmelerine ideolojik politik malzeme sağlamayı meslek kapısı bilen Kahraman gibi liberallerin üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Zaten Hasan Bülent Kahraman’ın geçim kapısı, yazılarıyla ahkamlarıyla başarmaya aday olduğu görevin, neo-liberalizmin sol ayağını oluşturarak, burjuvazi içinden despotik devlet yapısına karşı özgürleştirici, demokratik ve sola açık bir dinamik çıkabileceği hayalini yaymak olduğu dikkat çekiyor.  Kahraman ve benzerleri, emekçi muhalefetinin bağımsız gelişme potansiyelini burjuva liberalizminin peşine takmak ve yoldan çıkarmak için marksizmin vülger bir yorumunu üretmeye bel bağlıyor.
Kılıçdaroğlu yönetimindeki Yeni CHP bu seçkinci, tercümeci hatta plajiarist akıl hocalarından medet umuyor!

8 Şubat 2011 Salı

SÖYLEYENE VE SÖYLENENE DEĞİL SÖYLETENE BAKMAK
Toplumsal eylem ve toplumsal özne hakkında Marx’tan bu yana üzerinde sıkça durduğumuz başlıklardan biri, söylem ile nesnellik arasındaki bağlantıya dair yasallıklara ilişkindir. Gerçekten de insanlar birbiriyle sözlü, yazılı, beden dilli iletişimin binbir yöntemiyle bağ kurarken, mesaj alışverişlerinin belirleyici bir nesnelliğin arka planı temelinde işlediği, bu nesnelliğin bizzat mesaj alışverişlerini de kapsayan maddi bir nitelik kazandığı bilinmektedir. Toplumsal ilişkilerin “maddesi” ile “ruhu” arasındaki bağlantının bir çok boyutu ve özellikleri arasında bir tanesi, güncel siyasal gelişmeler arasında dikkat çekici biçimde öne çıktığı için üzerinde ayrıca durulmayı hak ediyor. Bu boyut, toplumsal öznelerin söyleminin içeriği ile bu söylemin maddi koşulları ve belirleyicileri arasındaki bağlantıya ilişkindir. Buna kısaca söyleyen ve söylenen ile söyleten arasındaki bağlantı diyebiliriz. 
Toplumsal ve siyasal ağırlığı büyük eylemlerde, bu eylemlerin kapsamına, talep ve hedeflerine mesafeli hatta düşman öznelerin, eylem sahnesi önünde destek ve ziyaret kuyruğuna girdikleri iyi biliniyor. Kayda değer ölçekteki çoğu işçi sınıfı eyleminin yarattığı bir tür kütle çekimi etkisinden rahatlıkla söz edilebilir. Paşabahçe Cam Fabrikalarında 1990’larda gerçekleşen ve yankısı eylemin hedef ve kapsamını kat kat aşan iş durdurma ve işyeri işgali eylemlerinde, ilçedeki bütün burjuva partilerinin (MHP dahil) birbirlerini çiğneyerek “eylemdeki işçilerle yan yana görünme” yarışına kalkışmaları, bahsi geçen kütle çekimi etkisinin tipik bir örneği olarak hatırdadır. Benzer çok sayıda büyük ölçekli işçi eylemlerinde, son örnek olarak 2010 başlarında gerçekleşen Tekel eylemlerinde, aynı etki gözlenmişti. İşçi hareketine yabancılaşmış, işçi sınıfının güncel çıkarları için yürütülen mücadelenin sırtına kene gibi yapışmış ve işçi hareketinin içinde burjuva politikalarının şu veya bu çeşidini temsil etmeyi iş edinmiş sarı sendikacıların alayının da bu kütle çekimi etkisinden muaf olmadıkları iyi bilinmektedir.
Kütle çekimi etkisinin açığa çıktığı  bütün bu eylemlerde, burjuva politikacılarının ve sarı sendikacıların ağzından bal damlar! İşçi hakları, alınterinin yüceliği lafları havalarda uçuşur. İşçi hareketinin enerjisi ne denli yoğunsa, burjuvazinin sözcülerini, taraftarlarını ve sendika ağalarını önlerine katıp sürükleyen bir rüzgar estirmeleri olasılığı da o denli yüksektir.
2011 yılbaşında, CHP Başkanı Kılıçdaroğlu maden işçilerini anımsadı, yılbaşı gecesi maden işçileriyle yemek yedi, madenci kaskıyla gazetecilere poz verdi. AKP hükümetinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı da CHP liderinden geri kalmadı, yılbaşını işçiler beraber geçirmek üzere Karadon maden ocağına indi. İzmir Belediye Başkanı da taşeron şirketten belediye kadrosuna alınan bir işçinin ailesiyle birlikte yılbaşı yemeği yedi. Yılbaşı dönemecinde burjuva politikacılarını saran bu işçi muhipliği dalgasının sırrı nedir? Yılın 364 günü işçi düşmanlığı mesaisi yapan, işçi haklarını gasbetmek, işçileri taşeron şirketlere bölmek için binbir takla atan bu hokkabazları yılbaşı gecesi maden kuyusuna indirten, işçi kasketi taktırtan hangi popülist dürtüdür?

1789 Fransız Devrimi’nin en heyheyli günlerine doğru, ayaklanan halkın saray kapılarına dayandığı, bazı isyancıların kralın bulunduğu odaya girdiği bir anda, zoru gören Kral 16. Lui’nin ani bir kararla isyancıların simgesi kızıl serpuşu başına geçiriverdiği, bu jestten etkilenen devrimcilerin Kral’ı alkışlayarak saraydan geri çekildiği, devrimci yükselişin o aşamada ve bu nedenle durakladığı, devrimler tarihinin unutulmuş örnek olaylarından biridir.
Bütün bu örnek olaylarda, bilinçli işçilerin ve devrimcilerin akılda tutması gereken husus, söylenen sözlerin ve söyleyenlerin kıymetinin söyletenden türediği gerçeğidir. Kılıçdaroğlu’nun veya AKP’li burjuva politikacılarının ağzından bal damlayabilir! Sendikacılar mangalda kül bırakmayabilir! Yılın bir günü işçi kasketiyle, madenci kaskıyla kameralara poz verebilirler! Hareketlenen işçilerin rüzgarıyla kitlelerin yanıbaşında veya önü sıra sürüklenebilirler! Bütün bu örneklerde kıymetli olan ve harekete geçirten güç işçi sınıfıdır! İşçilerin talep ve çıkarlarını Kılıçdaroğlu veya sendikacıların diline dolayan, işçi sınıfının hareketlenmesidir. Kralların başına kızıl serpuş, burjuva politikacılarının başına madenci kaskı geçirten güç, işçi sınıfının gücüdür!
Burjuva politikacılarının, devlet yöneticilerinin ve sendikacıların aynasında kendi yansımasını gören işçi sınıfı, sudaki aksine aşık mitolojideki Narcissus gibi davranmaktadır. Politikacılarda, devlet yöneticilerinde, sendikacılarda yansımasını gözlediği gücün kendi gücü, güzelliğin kendi güzelliği olduğunu fark ettiği gün, işçi sınıfı yaşadığı dünyayı değiştirmek için devasa bir adım atmış olacaktır.

28 Ocak 2011 Cuma

DİRENME VE AYAKLANMA HAKKININ MEŞRULAŞMASI
Burjuva egemenliğinin demokratik yasal biçimleri, statükoyu değiştirme hakkını resmen tanır, ama bu hakkın fiili kullanımını çoğunlukla kağıt üzerinde bırakacak biçimde hak arayışlarını resmi ve yasal bir labirentin koridorlarında kaybetmeyi ve boğmayı da güvence altına alır. Bu nedenle, nisbeten istikrarlı burjuva demokratik parlamenter siyasal rejimlerde, hükümet politikalarına karşı her türlü muhalefet yasal olarak varolma ve hareket etme hakkını barışçıl yöntemlerle kullanabilir ama bu hakkın kullanımı, direnme ve ayaklanma hakkından feragat pahasına gerçekleşir.
Burjuva egemenliğinin az çok istikrarlı biçimlerde sürdürülmesinin zorlaştığı geç-kapitalizm evresinde ise, özellikle Türkiye gibi kapitalist sistemin hem periferisine hem merkez bölgelerine yakın orta kuşağında yeralan, kapitalist ilişkilerin orta düzeyde olgunlaştığı ve sınıfsal antagonizmaların sık sık patlayıcı bir karakter kazanabildiği ülkelerde, burjuva-demokratik anayasalara özgü direnme ve ayaklanma hakkının meşruluğunun tanınması bir yana, yasal ve barışçıl biçimlerde muhalefet etme hakkının bile giderek daha fazla çiğnenmesi ve zorlaştırılması gündeme gelmektedir. Temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasının, parlamentoların ve seçimlerin siyasal ağırlık noktası olmaktan çıkarılmasının, askeri-polisiye-bürokratik iktidar ve karar odaklarının devlet içindeki ağırlığının büyümesinin, medya ve iletişim ağları üzerinde, toplumsal hayatın akıp gittiği mekanlarda (fabrikalarda, sokaklarda, meydanlarda), hatta beden ve bilgi kaynakları üzerinde sermayenin ve özel mülkiyetin denetiminin büyümesinin, demokrasi-karşıtı bir gericileşme eğiliminin güç kazanmasının belirtileri olduğu çoktandır biliniyor. Kapitalist sistemin orta ve uzak çevresinde yer alan ülkelerde ulus-devletlerin bağımsız karar merkezlerinin güç yitirmesi, özelleştirme, yerelleştirme ve fiili bölünme politikaları üzerinden bu coğrafyalarda yaşayan halkların gelecekleri ve hayatları üzerinde karar verme hakkının Brüksel’deki AB Komisyonuna, NATO’ya, Dünya Bankası’na, IMF’ye vs. emperyalist merkezlere  devredilmesi, demokrasi düşmanlığı eğilimlerini tamamlıyor.  
Orta erimde (önümüzdeki yaklaşık 20 yıllık dönemde) geç-kapitalizmin merkezlerine yakın ikinci kuşak kapitalist halkada, demokrasi karşıtı ve gericileşme doğrultusundaki egemen sınıf yönelimlerine meydan okuyan, direnme ve ayaklanma hakkının meşrulaşmasına yaslanan yeni bir devrimci dalganın yükselişini vadeden koşulların birikimi hızlanacaktır. Daha şimdiden, Orta-Doğu’dan Kuzey Afrika’ya, Anadolu’dan Balkanlara ve Kafkasya’ya, Güney Asya’dan Güney ve Orta Amerika’ya geniş bir kuşakta adaletsizliklerin, eşitsizliklerin, sömürünün, baskı ve esareti dayatan zalim siyasal rejimlerin yarattığı basınç, sert işçi sınıfı eylemlerinin genelleşmesine, kendiliğinden halk ayaklanmalarına peşpeşe yol açmaktadır. Emperyalist egemenlik ve rekabet koşullarından kaynaklanan yıkıcı savaşların bu koşulların yarattığı birikimin üzerine eklenmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Biçimsel hukuku ve resmi yasallığı aşan toplumsal meşruluk, orta erimde yeni bir hukukun güç kazanacağı ana dek, işçi sınıfı ve emekçi halk eylemlerinin sırtını dayadığı duvar olacaktır. Geç-kapitalizmin alacakaranlık kuşağındaki halklar, onyıllardır gerileye gerileye sırtlarının bu toplumsal meşruluktan ibaret duvara dayandığını fark etme zorunluluğuyla yüzyüze gelmiştir. Artık ya bu duvarın önünde başkaldırmaya ve karşı saldırıya girişecekler, ya da duvarın cephesinde kanlarının akıtılmasına boyun eğeceklerdir. Bayraklarında bir kez daha “hic Rhodus hic salta!” yazarak karşı saldırıya geçmekten başka seçenek kalmamıştır. İkinci kuşak kapitalist halkada patlak verecek devrimci ayaklanmaların ilk elde zincirleme etkiler yaratacağı bölgeler arasında, Rusya, Güney Avrupa, Çin gibi kapitalist sistemin merkez bölgelerinin yer aldığı da kaydedilmelidir.
Türkiye direnme ve ayaklanma hakkının fiilen hayata geçeceği coğrafyanın göbeğinde bulunuyor. Türkiye’de Hizbullahçıların, mafya mensuplarının, katillerin hukuk oyunlarıyla mahpushanelerden salıverilmesi, buna karşılık cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin, muhalif gazeteci ve aydınların hukuk çiğnenerek toplama kamplarına hapsedilmesi, işçilerin, öğrencilerin, köylülerin en ufak kitlesel kıpırdanmalarının vahşice bastırılması, başbakanın ve hükümet üyelerinin ağzından sanat düşmanlığının, doğa düşmanlığının, işçi düşmanlığının biteviye vaaz edilmesi,  ıslıklama, yuhalama, yumurta atma, şarkılı türkülü eleştiriler, karikatürler ve tiyatro oyunları gibi en basit protesto ve muhalefet biçimlerinin dahi suç ilan edilmesi, burjuva siyasal rejimin halka karşı bir iç savaş ilanına hazırlandığını gösteriyor. Türkiye mahpushaneleri binlerce onbinlerce siyasal tutuklu ve mahkum ile dolup taşıyor. Rejimin zalim, haksız ve adaletsiz uygulamalarla resmi ve yasal hukuku açıkça çiğnemesi, ihkak-ı hak ilkesini, direnme ve ayaklanma hakkını meşrulaştırıyor. Son günlerde AKP yörüngesine giren mahkemelerin, 12 Eylül 2010 referandumunda “evet” diyenlerin gaflet ve dalalet içinde olduğunu söyleyen ADD başkanı Çölaşan’ı mahkum etmesi, buna karşılık “hayır” diyenleri darbeci olarak nitelendiren Tayyip Erdoğan hakkında dava açmayı reddetmesi, hukuk sisteminin hukuka karşı konumlandığını kanıtlıyor. Rejim, korumaya yanaşmadığı Kemal Türkler’in, Uğur Mumcu’nun ve Hrant Dink’in katillerini ve azmettiricilerini, yargılamaya ve soruşturmaya yanaşmadığı yolsuzluk ve rüşvet sanıklarını himaye ediyor ve kolluyor. CHP burjuva muhalefetinin bazı sözcülerinin son günlerde yargı bürokrasisini kendi emrine almaya çalışan AKP’yi “direnme hakkını” hatırlatarak uyarması ve hükümetin ülkeyi kaos ortamına sürüklediği endişelerini dile getirmesi dikkat çekicidir. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle budanan ve ilga edilen 1961 Anayasası’nın direnme hakkını tanıyan hükümleri, bu koşullarda ayrı bir önem ve değer kazanıyor.
İşçi sınıfı hareketi ve komünistler, ihkak-ı hak ilkesine, direnme ve ayaklanma hakkına dayanan yeni bir mücadele iklimine hazırlıklı olmalı, örgütlenmelerini, eylemlerini ve siyasal taktiklerini bu iklime uydurma yükümlülüğünün bilincine varmalıdır.

6 Ocak 2011 Perşembe

EKSEN KAYMASI

Son zamanlarda, siyasal gelişmelerin açıklanması için kullanılan bazı yeni kavramlar, TV gibi kitle iletişim araçları üzerinden hızla moda haline getiriliyor. Maymuncuk gibi bütün kilitleri açtığı varsayılan bu tür kavramlar, bilimsel açıdan hiçbir derinliğe ve açıklayıcılığa sahip olmasa da, skolastik bir siyaset teorisinin araçları olarak burjuva yorumcular ve yazıcılar arasında revaç buluyor.

Eksen kayması bu tür kavramların yeni bir örneği olarak son zamanlarda hızla yaygınlaştı. Dünya atmosferindeki ısınmayı ve buzul erimelerini açıklamaya yönelik ekolojik modellerden biri olan dünya ekseninde kayma varsayımlarından mı, yoksa Kilise-Cami gibi örgütlü dinsel merkezlerden yayılan dogmatik ideolojik öğretilerin vaaz ettiği “Allah’ın ipine tutunma” uyarılarından mı kaynaklandığı belirsiz esin kaynakları bir yana koyulursa, bu kavramsallaştırma çabası, emperyalist merkezlerin yüksek iktidar odaklarından aşağıya dünyanın ovalarına doğru yaygınlaştırılıyor. Kitle iletişim araçları, TV’ler, radyolar, büyük sermaye gazeteleri ve dergileri, internet üzerinden yayılan bu dil, kısa bir süre içinde, dünyanın her köşesinde, bütün siyasal gelişmeleri açıklamak için kullanılan evrensel anahtarlardan biri haline getiriliyor. Kavramın kendisi, metafizik bir ekseni varsayıyor, bu eksenden sapanlara da sık sık hiza ayarı yapmak için değerlendiriliyor. Kilise’nin, Hilafet’in yüzyıllarca hükmü sürmüş dogmatik ideolojik kurgusunun, tartışılmayan, sorgulanmayan ve yukardan buyurulan bir eksen ile bu eksenden sapmalar arasındaki bir mücadele üzerinde inşa edildiği biliniyor. Çağımızda burjuva ideolojisinin devraldığı bütün açıklama ve yorumlama çabaları, aynı kurgu temelinden yükseliyor. Egemen söyleme ve siyasete bütün karşı çıkış ve başkaldırma eğilimleri bu kurgu temelinde ele alınıyor, sapmalar ve sapık akımlar bu dilin otoritesi kullanılarak mahkum edilmek isteniyor, eksenden sapmanın tehlikeleri anımsatılmak isteniyor, hiza ayarı ve merkezkaç eğilimlerin önlenmesi bu kavramsallaştırma üzerinden gözetilmek isteniyor.

Eksen kayması kavramının kullanıldığı son güncel örneklere bu açıdan bakmayı deneyelim. İlk örnek ABD çıkarlarının temsil ettiği eksenden saptığı varsayılan Türk Hükümeti’dir. İkinci örnek, Kılıçdaroğlu yönetimindeki yeni CHP’nin eksen kayması tehlikesiyle yüzyüze olduğunu hatırlatan Baykal ve Önder Sav tarafından yapılan uyarılardır. Üçüncü örnek, Cumhuriyet Gazetesi’nin bir eksen kayması tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu hatırlatan yorumcuların uyarılarıdır.

Bu örneklerin tamamında, eksen kayması tehlikesinin muhatapları, yeni bir doğrultuya yönelmeye karşı uyarılmak isteniyor. İlk örnekte, eksen ABD emperyalizminin çıkarları tarafından temsil edildiğine göre, Türk Hükümetinin bu çıkarlara ters düştüğü ve bu çıkarlara karşı başka bir eksenin arayışı içinde olduğu kabul ediliyor. İkinci ve üçüncü örneklerde ise, ulusal çıkarları temsil ettiği varsayılan CHP’nin ve Cumhuriyet Gazetesi’nin, bu çıkarları temsil eden ulusal eksenden sapmaya meylettiği ve ulusal eksene çekilmek istendiği anlaşılıyor. Türk Hükümeti, CHP ve Cumhuriyet gazetesi üzerinden yürüdüğü varsayılan mücadelenin, eksen kayması kavramsallaştırmasıyla muğlaklaştırılan emperyalist çıkarlar ve ulusal çıkarlar arasındaki bir çatışmayı ifade ettiği belirtilmek isteniyor. Biraz daha açık seçik bir dille konuşanlar, Türk Hükümeti, CHP ve Cumhuriyet Gazetesi üzerinden yürütülen bu mücadelenin taraflarını emperyalizm ve ulusal güçler olarak ifade ediyor. Emperyalist taraf açık ve net olmakla birlikte, emperyalizme karşı olduğu ifade edilenler, kimilerine göre ulusal güçler, kimilerine göre Kemalistler olarak tanımlanan unsurlar, hangi çıkarların, hangi toplumsal sınıfların temsilcisidir? Bazılarına göre, emperyalizm ile çatışan çıkarların toplumsal temeli ulusal burjuvazi olabilir mi? CHP ve Cumhuriyet Gazetesi’nde son aylarda gözlenen değişiklikler, AKP hükümetinin son zamanlarda gözlenen yeni yönelimleri, emperyalizm ile çıkarları çatışan ulusal burjuvaziyi temsil etme arayışıyla ilişkili olabilir mi?

Eksen kayması teorisini ve dilini enine boyuna düşünmeden savruk biçimde kullanan ve her duruma uyduran, her yeni gelişmeyi bu maymuncuk kavramla açıklamaya çalışanlara bakılırsa, bu sanki böyledir. Kimilerine göre (örneğin bazı Yeni Şafak ve Cumhuriyet yazarlarına göre), AKP hükümeti Çin-İran-Rusya ekseniyle yakınlaşmaya çabalamakla ulusal burjuvazinin çıkarlarını savunmakta, emperyalizme karşı tavır almaktadır. Bu yorumculara göre, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisini izleyen AKP hükümeti İsrail’e ve AB politikalarına karşı mesafeli davranarak Batı emperyalizmine karşı farklı bir kutup arayışına girmektedir. ABD ve Batı merkezli “eksen kayması” eleştirilerinin de bu yorumları desteklediği iddia edilmektedir. Öte yandan Yeni CHP’de ve Cumhuriyet Gazetesi’nde İlhan Selçuk sonrasında beliren yeni eğilimlerin de ters yönde bir “eksen kayması” gidişatına işaret ettiğini varsayanlar (Yalçın Küçük, İP, Baykal, Önder Sav vs.) aynı yorumları tersinden doğrulamakta, Kılıçdaroğlu ekibinin ve Cumhuriyet Gazetesi’nin yeni doğrultusunun ulusal burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekten uzaklaştığını, emperyalizme yanaştığını iddia etmektedir. Kılıçdaroğlu ve Cumhuriyet Gazetesi eleştiricileri, emperyalist merkezlerden devraldıkları ideolojik kavramları düşüncesizce kullanarak AKP yanlısı yorumcularla benzer bir yaklaşımda birleşmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, “eksen kayması” söylemi, emperyalizm ile çatıştığı varsayılan Türkiye’deki birbiriyle mücadele halindeki özneleri, AKP’yi ve AKP’nin burjuva karşıtlarını aynı ideolojik zeminde birleştirmektedir.

Son siyasal gelişmeleri doğru yorumlayabilmek için, ABD emperyalizminden yayılan ideolojik kurguları ve dili reddetmek, bilimsel sosyalizmin unutturulmak istenen kendi dilini, kavramlarını, diyalektiği ve materyalizmi esas almak gerekiyor. Siyasal gelişmeleri sise boğan, süregiden çatışmaları muğlaklaştıran ve sınıfsal temellerini görmezden gelen burjuva ideolojik yaklaşımların kirinden elimizi yıkayarak işe başlamak gerekiyor.

2009 yıl sonunda ve 2010 yaz ortasında yayınladığımız iki yazımız (“AKP Hükümetinin Doğu Politikası” ve “Mevcut Siyasal Durum ve Gelişmeler Üzerine Tezlerimiz”) içinde ifade edilen görüşlerimizin, aradan bir yıl geçmeden büyük ölçüde doğrulanmış olması nedeniyle, 2010 sonundaki siyasal gelişmeleri bu yazılarımız ışığında yeniden ele alma gereğini duyduk. Bu yazılarımızdaki temel saptamalarımızı bir kez daha vurgulamayalım, altını kalınca çizerek yinelemekle yetinelim.
AKP hükümetinin “Doğu” politikası açılımı, pek çok bakımdan Alman sosyal-demokratlarının “Ostpolitik” siyasetiyle benzerlikler taşımaktadır. AKP’nin “Doğu” politikası, Batı emperyalizminin Müslüman halklar coğrafyasına yönelik politikasının işgal ve şiddet araçlarıyla yürütülmesini tamamlayan ve destekleyen, bu siyaseti başka araçlarla bütünleştiren bir yöneliştir. Türkiye, Müslüman halklar coğrafyasında Batı emperyalizminin Truva atı rolünü sürdürmekte, bu rolü daha sinsi bir açılımla tamamlamaktadır. AKP’nin “Doğu” siyasetini Kemalizmin ilk evresindeki “Doğu” politikasına benzeten Kemalistler ve bu siyaseti emperyalizmden uzaklaşma ve mazlum Müslüman halklarla yakınlaşma olarak tasavvur eden küçük-burjuva demokratlar aynı yanılgı düzleminde birleşiyor. AKP hükümetinin “Doğu” açılımı, mazlum Müslüman halklarla değil Müslüman coğrafyasındaki gerici güçlerle, ABD işbirlikçileriyle yakınlaşmayı temsil ediyor. “Doğu” coğrafyasında şu an en büyük askeri ve politik güç, Irak’ı işgal etmiş, oraya üsleriyle ve kukla Kürdistan devletiyle kalıcı olarak yerleşmiş, Hazar, Karadeniz ve Doğu Akdeniz çevresi ülkeleri elde etmeye yönelmiş, Afganistan’da ve Pakistan’da kanlı bir savaş yürüten ABD ve Batı emperyalizmidir. “Doğu” bugün artık ABD’dir. AKP’nin “Doğu açılımı” ABD emperyalizmine açılımdır.
AKP içinde Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisi, ABD planlarının zaferinin kendilerinin siyasal ve ideolojik bakımdan sonu olacağını görmüştür. Tayyip Erdoğan bir yandan ABD’nin kucağında şekillenmiş bir siyasal hareketin önderi olarak ABD planları için “sonuna kadar” kullanılmaya elverişlidir, bir yandan da günü geldiğinde “kullanılıp atılmasını engellemek için” edindiği siyasal güce yaslanarak Bonapartist bir diktatörlüğün tesisini sağlamaya mahkumdur. Mayıs 2010’daki bazı siyasal gelişmelerin, AKP içindeki Tayyip Erdoğan- Ahmet Davutoğlu çizgisinin eseri olduğunu belirtmiştik. Deniz Baykal’ın tasfiyesi, Tayyip Erdoğan’ın siyasal konumunu ve gücünü pekiştirmeyi amaçlayan bir kişilik suikasti örneği olarak CHP’ye yönelik emperyalist  operasyonun da işaret fişeği olarak 2010’a damgasını vurmuştu. İran-Brezilya-Türkiye işbirliğiyle gerçekleşen nükleer takas anlaşmasının, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisinin operasyonu olarak, ABD planlarına karşı Tayyip Erdoğan adına manevra alanı edinmeyi, İran’a karşı bir ABD saldırısının hayata geçirilmesi için Türkiye’nin Doğu bölgesinin harekat üssüne çevrilmesini zorlaştırmayı, böylelikle Tayyip Erdoğan’ın siyasal konumunu ve gücünü pekiştirmeyi ve “kullanılıp atılmasını” engellemeyi, pazarlık gücünü artırmayı amaçladığını savunmuştuk. Rusya ile yapılan nükleer işbirliği anlaşmasının da Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisinin operasyonu olarak aynı amaçları gözettiğini belirtmiştik. Hamas ile işbirliğinin ve Gazze’ye yardım için Mavi Marmara gemisinin gönderilmesiyle İsrail ile çatışmanın göze alınmasının, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisinin operasyonu olarak, bir yandan aynı amaçları gözettiği, bir yandan da Siyonist katliam provoke edilerek ülke kamuoyunda oluşan İsrail ve ABD karşıtı haklı tepkiden meşruiyet devşirmeyi, aynı zamanda İslamcı-gerici dinamikleri Tayyip Erdoğan kutbu arkasında birleştirmeyi amaçladığının da anlaşıldığını vurgulamıştık. İsrail karşıtı atmosferin güçlendiği bugünkü koşullar, ABD’nin İran’a yönelik planları çerçevesinde Tayyip Erdoğan’a ABD nezdinde vazgeçilmezlik kazandıracak biçimde şekillendirildi. Eşzamanlı bu operasyonlarla Tayyip Erdoğan’ın tasfiye edilmesini veya siyaseten bitirilmesini engellemeyi gözettiği belli oldu. Ordu Genelkurmayı, şimdilik sessiz onay vererek bu süreci izlemekte, kendi saatinin gelmesini dışlamayan hesaplarını muhafaza etmektedir. NATO Lizbon Zirvesi’nde Abdullah Gül tarafından atılan imza, Yeni CHP yönetiminde Kılıçdaroğlu’nun yönetim çevresinin İsrail ve ABD muhipleri tarafın doldurulması, Ordu’nun ve MHP’nin emperyalizm ile hiza kollamayı sürdürmesi bu tabloyu tamamlamaktadır.
Sürecin yoğunlaşan ve hızlanan gelişimi, AKP’nin bölünmesi dinamiklerini besliyor. AKP içindeki liberal ABD yanlısı unsurlar, Abdullah Gül, Fetullahçılar, Yeniden Milli Mücadele kökenli faşist-gerici kesimler Tayyip Erdoğan kanadıyla hem işbirliği hem rekabet halindedir. Tayyip Erdoğan kanadı, Saadet Partisi’nde kümelenen Milli Görüş’çü aslına rücu etmeye hevesli grupla flört ederek ve rejim içindeki iktidarını tek elde toplamayı gözeterek gücünü korumayı amaçlıyor.
Yakın coğrafyadaki gelişmeler, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisinin arabuluculuk siyasetinin arabozuculukla iç içe geliştiğini, Türkiye’nin içte ve dışta tehlikeli çatışmalara ve savaşlara sürüklendiğini gösteriyor. Türkiye’nin bütün burjuva siyasal aktörleri, emperyalizmin kucağında oturmalarına ve bağımsızlıklarını yitirmiş olmalarına bağlı olarak, ülkeyi ve ülkede yaşayan halkları kendileriyle beraber büyük bir felaketin girdabına sürüklemeye mahkumdur.
CHP’de ABD cephesini temsil eden Baykal’ın tasfiyesinin, muhtemelen Tayyip Erdoğan’ın hamlesi olmakla birlikte ve Fetullah hareketine karşı Tayyip Erdoğan’ın konumunu korumayı gözettiği anlaşılmakla birlikte, 12 Eylül’ün restorasyonu siyasetinde ABD nezdinde rol arayışı içindeki CHP’ye karşı bir balans ayarı anlamına da geldiği belli oldu. Önder Sav’ın karşı hamlesiyle Baykal ekibinin tasfiyesinin ve Kılıçdaroğlu’nun başkan seçilmesinin, Tayyip Erdoğan’ın amaçlarını boşa çıkartmayı ve CHP’nin ABD nezdinde yeniden rol ve etkinlik kapmasını gözettiğini savunmuştuk. Nitekim Kılıçdaroğlu yönetimiyle CHP, ABD nezdinde yeniden pazarlık gücü kazandı. Önder Sav’ın da tasfiye edilmesiyle birlikte, Kılıçdaroğlu operasyonunu yönetenlerin Fetullah hareketine karşı tutumu başlangıçtaki belirsizliğinden sıyrıldı ve tahmin ettiğimiz gibi Ordu-Polis-bürokrasi tepelerinde örgütlenmiş, ABD’nin açık desteği ve himayesi altındaki Fetullah hareketi CHP siyaseti içinde de  temsil ve etki gücü kazandı.
Cumhuriyet gazetesinin, 2010 yılı boyunca düzen partisi saflarındaki bozgun ve çözülme ikliminden etkilenmekte olduğu gözleniyordu. Rejimin çözülmesinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan Cumhuriyet gazetesi’ndeki gelişmelerin, liberal ve gerici eksende bir yeniden yapılanmanın “gençleşme” görünümü altında yürütülmekte olduğunun işaretlerini verdiği anlaşıldı.
Anılan burjuva öznelerin hiç biri, emperyalizme karşı değildir, zaten nesnel çıkarları emperyalizm ile çelişen ve bağımsız bir siyasal program çerçevesinde kendine özgü toplumsal talepleri savunan bir ulusal burjuvazi Türkiye’de yarım yüzyılı aşkın bir süreden beri kalmamıştır. Ulusal pazar üzerinde tekellerle ve emperyalist sermaye ile bir rekabete girişme şansı olmayan ve hızla işçi sınıfı saflarına yakınlaşmak dışında bağımsız bir siyasal toplumsal seçeneği bulunmayan küçük-burjuva emekçi kitleler (kentli küçük-burjuvazi ve köylü küçük toprak sahipleri) bir yana bırakılırsa, Türkiye’de anti-emperyalist bir ulusal-burjuva akımı yoktur. Kürt ulusal-demokratik hareketi de hapisteki lideri aracılığıyla emperyalizmin yörüngesine giderek daha belirgin biçimde hapsedilmektedir. Bu koşullarda, ne Kılıçdaroğlu, ne Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisi, ne de Ordu-Genelkurmay (ne de Kürt halkı açısından Abdullah Öcalan) böyle bir akımı temsil edebilir.

Anayasa referandumu, siyasal düğümü İskender’in kılıç darbesiyle kesen bir etki yarattı. AKP içinde ayrışma eğilimi gösteren Tayyip Erdoğan ve Fetullah kutupları, anayasa referandumunu yetersiz bir siyasal çoğunlukla kazandıktan sonra, bugün ABD emperyalizminin bölgeye ve ülkeye dair planlarının hayata geçirilmesinde Düzen Partisi saflarına karşı nihai bir zafer peşindedir. 2011 Haziran seçimlerinde, AKP kendisini ABD’ye ülkedeki biricik ve uzun dönemli siyasal ortak olarak kabul ettirmeyi deneyecektir. Eğer seçim sürecinde AKP yenilgiye uğratılabilirse, AKP içindeki ayrışmanın kesinleşmesi ve sırasını bekleyen Genelkurmay-Düzen Partisi güçlerinin ABD’ye kendilerini kabul ettirmeyi amaçlayan arayışlarının gündeme gelmesi beklenmelidir. Ilımlı İslamcılık-ılımlı laiklik sentezini savunan, “ılımlı” (amerikancı) Türk milliyetçiliği ile “ılımlı” (amerikancı) Kürt milliyetçiliğini birleştiren, İran’a düşman, NATO’ya, AB’ye ve diğer emperyalist odaklara yakın duran amerikancı bir darbe olasılığını da dışlamayan bu arayışlar, burjuvazi cephesinde derin bir siyasal yönetim krizinin doğuşuna eşlik edecektir. Provokatör medya organlarında listeler halinde yayınlanarak hedef gösterilen Kemalist aydın yazar ve gazeteci isimleri, kişilik suikastlerinin fiziki suikastlere dönüşebileceği, öncü işaretleri çoğalmaya başlayan etnik ve dinsel çatışmaların tırmandırılabileceği bir kaos sürecinin 2011’e sarkarak yaşanabileceğini düşündürüyor. Kürt illerini “yerelleşme” ve “özerkleşme” talepleriyle emperyalizm hesabına kapatan gelişmeleri tamamlayacak biçimde ABD askeri birliklerinin ağır silahlarıyla “Irak’tan çekilme” görünümü altında Kuzey Irak’tan 2011 seçimleri sonrasında Türkiye sınırları içine kabul edilmesi olasılığı, 2011 yılının ikinci yarısının Türkiye için bir siyasal kriz yılı olacağını açıkça gösteriyor. 

Bu koşullarda “eksen kayması” söylemleri gelişmeleri açıklamıyor. Türkiye onyıllardan beri Batı emperyalizminin eksenine sağlamca demirlemiş durumdadır. Şimdi emperyalist eksene bağımlılık, Türkiye’yi hızla dibe çekme ve parçalama aşamasına varmıştır. Eksen kayması söylemiyle gelişmeleri açıklamaya çalışanlar Türkiye’yi dibe çeken emperyalist operasyonların bilinçli veya gafil suç ortaklarıdır. Yakın geleceğin acil görevi, ilerici yurtsever cumhuriyetçi güçlerin işçi sınıfı çevresinde oluşturacağı bir devrimci cephe yoluyla Türkiye’nin emperyalist eksene bağımlılığını kırmasıdır. Daralan zaman, ülkenin geleceği ile kendi geleceği arasındaki bağı gören herkese bu görevin kaçınılmazlığını dayatmaktadır.

1 Ocak 2011 Cumartesi

ŞEYTAN TAŞLAMA AYİNLERİ VE KURBAN TÖRENLERİ
İslamiyette “şeytan taşlama ayini” olarak adlandırılabilecek bir dinsel ritüelin varolduğu biliniyor. Hac ziyareti sırasında Müslümanlar şeytanı temsil ettiği varsayılan bir putu taşlayarak şeytana karşı kolektif bir simgesel tavra bireysel olarak katılıyor, böylece ideolojik olarak “safını seçmiş ve duyurmuş” oluyor. Bu taraflaşma ritüelini tamamlamak üzere canlı hayvanlar kurban edilerek verilen armağanlar karşılığında tanrıya bağlılık simgesel olarak kanla imzalanıyor. Ayinin Müslümanlık öncesinden gelen bir pagan putperest töreninin devamı olması, başka inanışlarda hatta din dışı törelerde benzer örneklerine rastgelinmesi şaşırtıcı değil. Gökyüzünde tanrı ile soyut mücadelenin soyut zirvesini temsil eden ve kötülüğün ve tanrıya başkaldırının simgesini oluşturduğu varsayılan şeytan kayasının somut gözüken ama kendisi de soyut sembolizm içeren bir eylemle taşlanması, iyiliği ve gücü temsil ettiği varsayılan tanrıya kurban armağan ederek biat etmenin yine somut gözüken ama kendisi de soyut sembolizm içeren bir eylemle duyurulması, bütün bu ritüellerin yeryüzündeki başka bir somut mücadelenin tersyüz edilmiş ve simgeselleştirilmiş görünümünü oluşturması, başka inanışlarda ve din dışı (örneğin siyasal ideolojik) başlıklarda benzer biçimlerde tekrarlandığının bilinmesi, bu tür simgesel ritüellerin gerçek hayatta maddi karşılıklarının olduğunu ve bu maddi karşılığın tersyüz edilmiş biçimde de olsa somut maddi bir tavır ihtiyacına denk düştüğünü doğruluyor.
Şeytan taşlama ayinlerinin ve kurban törenlerinin binlerce yıllık pagan geleneklerinin basitliğini günümüzün modern ve kitlesel ölçeklerinde tekrarlamaya çabalayan niteliğinin zaman zaman bu tören sırasında arkadan atılan taşlarla veya izdiham sebebiyle çok sayıda Hacı adayının ölümüne yol açmasının, kurban kesimi sırasında çok sayıda kesen kişinin kendilerini yaralamasının ya da kurbanlık hayvanların kesiminin günümüz değerlerine göre bir vahşet ve şiddet gösterisine dönüşmesinin, bahis konusu ritüellerin simgelediği varsayılan inanç ve düşünceleri de simgesel olarak tersyüz ettiği gözden kaçmıyor. Ritüelin binlerce yıllık tarihsel gelişiminin diyalektiği, günümüzde “şeytanı taşlayanların kendilerini taşladığı” veya “kurban kesenlerin kendilerini kurban ettiği” hatta “iyiliğin temsilcisi olanların kötülüğü temsil edenlere dönüştüğü” bir aşamaya işaret ediyor.
Pagan inanışlarında ve tek tanrılı dinlerde şeytan taşlama ve kurban kesme törenlerinin simgelediği safını seçme ve tarafını ilan etme tavrının din dışı örnekleri de biliniyor. Tavrın somut bir eyleme denk düşmesi, soyut bir simgeselliğe dayanmasıyla bir arada düşünüldüğünde, “gökyüzündeki” kavramların “yeryüzündeki” mücadeleleri temsil ettiği, bu mücadeleleri ve çatışmaları simgeler üzerinden ifade ettiği anlaşılıyor. “Yeryüzündeki” çatışmaların ve çelişkilerin anlaşılması, şu halde, şeytan taşlama ve kurban kesme ritüellerinin simgesel dilini anlamanın anahtarıdır. “Yeryüzündeki” çatışmalarda saf tutma ve taraf belirleme ihtiyacı, toplumsal ilişkilerin bağrında yatan çatışmaların doğurduğu iktidar mücadelelerinden kaynaklanmaktadır. Nitekim “şeytanlaştırma”, şeytan olarak tanımlanan putun simgelediği düşmanı taşlama, biat edilen tanrıya kurban armağan etme, bu mücadelelerde taraf seçmenin gerektirdiği simgesel tavırları temsil etmektedir. Modern tarih, bu ihtiyacı insanlığın antik tarihindeki dinsel kalıplardan devralarak günümüzde din dışı biçimlerde de sürdürüyor, hatta bugünün dünyasında hükmü süren dinsel kalıplar ve ritüeller bile dış görünümü bakımından “dine özgü” ama içeriği bakımından “din dışı” özellikler kazanıyor.
Aydınlanma sonrası yüzyıllarda toplumsal, siyasal, ideolojik mücadelelerde “şeytanlaştırma” pratiğinin hükmünü sürdürmesi, şeytan taşlama ve kurban verme uygulamalarının din dışı modern biçimlerinin ortaya çıkması, bu pratiğin binlerce yıldan beri devam eden pre-modern toplumsal davranış biçimlerinde etkili olagelmiş ideolojik reflekslerde gözlenen hayatiyetini bugün bile koruduğunu doğruluyor. Modern bilimin yerine dogmaların, hikmetin, inançların ağır bastığı düşünce ve davranış biçimleri, modern insan üzerinde hala etkinliğini koruyor. Geç-kapitalizm gericiliğe, kör inançların bağnazlığına uygun vasat oluşturan özellikleriyle insanlığı hala kendi tarih öncesinde esir tutma doğrultusunda ideolojik rüzgarlar estiriyor. Günümüzün sınıf mücadelelerinde, bu yüzden, sorgulamaya, özgür düşünceye ve bilimselliğe değil kendinden menkul hikmetin geçerliliğine inanç, ağırlığını koruyor, dogmatizmin ve bağnazlığın tartışmaya kapalı rahatlatıcı gücünü dayanak  yaparak safını seçme ve taraflaşma eğilimleri ağır basıyor. Bu eğilimlerin etkinliği, içinde yaşadığımız toplumun bir parçası olan işçi sınıfında, geniş küçük-burjuva kitlelerde, hatta sosyalistlerde de gözleniyor.
Sosyalist saflarda son zamanlarda ülkemizde örneklerine az rastlamadığımız (ama elbette son zamanlarla ve ülkemiz ile sınırlı olmayan) “şeytanlaştırma”, “şeytan taşlama” ve “kurban kesme” pratikleri, bu yazımızın esas konusunu oluşturuyor. Saflarımızda bilim-dışı eğilimlerle mücadele etmek, dogmatizm ile savaşmak, kendinden menkul hikmet arzedenlerin yaydığı görünüşte din dışı ama içeriği bakımından kadim dinlerden beslenen ideolojik eğilimleri altetmek, insanlığın gerçek tarihine doğru ilerleme mücadelesinde önderlik yapmanın zorunlu koşuludur. Sosyalistlerin, işçi sınıfı ve emekçi kitleler saflarında hükmünü sürdüren ideolojik bağnazlıkla ve bilim-dışı hikmetlerle yol alamayacağını biliyoruz, bu zayıf noktalarımıza kararlı darbeler indirmek zorunda olduğumuzun farkındayız. Dinci gerici ideolojik eğilimlerin bilim-dışı dogmatizmiyle tutarlı bir hesaplaşmayı yürütebilmenin koşulu, görünüşte din dışı bir kisve altında aynı bağnazlığı ve dogmatizmi sürdürenleri ve savunanları da bu hesaplaşmanın hedeflerine dahil etmekten geçmektedir. Türkiye’de Nazım Hikmet’in “vatan hainliği” ile başlatılan, Aziz Nesin ve Turan Dursun’la devam ettirilen ve son zamanlarda Emir Kusturica, Attila İlhan gibi kişilikler üzerinden ya da meyhane müdavimleri üzerinden sürdürülen şeytan taşlama ayinleri işaret edilen tavrın birbiriyle ilişkili örnekleridir. Bu yazımız, işçi hareketinde, geniş emekçi kitleler arasında, sosyalist ve ilerici saflarda hükmü süren dogmatizmin bütün biçimlerine karşı bir “kalk borusu” olarak tasarlanmıştır.

30 Kasım 2010 Salı

GERÇEK OLAMAYACAK KADAR “GÜZEL”

CHP’DE KILIÇDAROĞLU DÖNÜŞÜMÜNE NASIL YAKLAŞILMALI?- 4
1974-80 DÖNEMECİNDEN DERSLER

Yazı dizimize, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı etrafında estirilen CHP rüzgarı hakkında tarihsel hatırlatmalara dayanan uyarılar yapma kaygısıyla başlamış, ilk yazımızda 1920-1923 dönemecinde TKP’nin kurucu kuşağının bağımsızlık savaşının burjuva önderliğine güven duymakla sürüklendiği trajik sonu aktarmış, ikinci yazımızda ise, 1946-1950 dönemecinde likidasyon bataklığında üreyen burjuva-sosyalizmi akımının soldaki etkilerini ele alarak, günümüze dek süren burjuva kuyrukçuluğu geleneğinin çıkış noktasının bu sol-liberal siyaset geleneği olduğunu belirtmiştik. Üçüncü yazımızda 1965-71 dönemecinde ilerici-yurtsever-sol güçler safında iki ana eğilimin varlığından sözedilebileceğini, ilk eğilimin yani burjuva-liberal güçlerin kuyruğunda meşrulaşmayı, kendine rol ve alan açmayı gözeten sağ eğilimin, TİP içinde Aybar tarafından, MDD hareketi içinde ise Mihri Belli öncülüğündeki Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi çizgisi tarafından temsil edildiğini, ikinci eğilimin ise, sol ve devrimci safların burjuvaziden bağımsızlaşması arayışını gözettiğini, TİP içinde Boran-Aren öncülüğündeki Emek Dergisi çizgisi tarafından ve MDD hareketi içinde ise Mahir Çayan öncülüğündeki Dev-Genç ile THKP-C oluşumu ve Deniz Gezmiş-Hüseyin İnan öncülüğündeki THKO oluşumu tarafından temsil edildiğini belirtmiştik. Kendi aralarındaki bölünmelerin giderilmesi için ve burjuvazinin etkisinden ideolojik-politik-örgütsel olarak bağımsızlaşmanın tamamlanması için katedilmesi gereken mesafenin henüz tamamlanmadığı ve o gün için bir süre daha ayrı kanallardan akmaya devam etmesinin kaçınılmaz olduğu koşullarda, sosyalist gelenek ve sosyalist esinli devrimci demokrat damar, göğüslemeye hazır olmadığı erken bir çatışmaya zorlanmıştı. THKP-C ve THKO “gökyüzüne karşı ayaklanmaya” mecbur kalmış, TİP ve DDKO susturulmuş ve esir alınmıştı. Yenilginin, burjuvazinin ideolojik ve politik vesayetinden ve örgütsel denetiminden bağımsız bir hareketi, hem ideolojik olarak hem politik olarak hem de örgütsel olarak bağımsız bir hareketi oluşturma ve sürdürme ihtiyacının netleşmesini davet ettiğinin altını çizmiş, bu ihtiyacın örgütsel bağımsızlık güvencelerine dayandırılmasını, hareketimizin devrimci-demokrat ve geleneksel sosyalist damarlarının birliği zemininde işçi sınıfı hareketi içinde kök salmasının esas alındığı bir siyasal arayışı doğurduğunu aktarmış, bu arayışın 1965-71 dönemecinin siyasal mirasını ve bunlardan türeyen dersleri 12 Mart sonrasına devreden başlıca kanal olarak hareketimizin şekillenmesine kaynaklık ettiğini belirtmiştik. 12 Mart koşullarında oluşmaya başlayan bu çevrelerin, burjuvazinin farklı odaklarının ideolojik-politik-örgütsel belirlemesinden kopmayı esas aldığını, “Sosyalist Parti için Teori Pratik Birliği” dergisi çevresindeki aydınlar arasında ve işçi sınıfı hareketi içinde 12 Mart koşullarında örgütlenen yuvarlarda oluşan  mihrakların hareketimizin başlangıç noktasını oluşturduğunu, burjuva öznelerin peşine takılma siyasetini reddeden, bağımsız bir ideolojik siyasal çizgiyi örgütsel güvencelere kavuşturmayı temel alan, bilimsel sosyalizmi ve işçi sınıfının öncülüğünü esas alan bu çizginin, 16 Haziran 1974’de, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin yasal olarak kuruluşuyla açığa çıktığını hatırlatmıştık. Geçen yazımızın nihai değerlendirmesinde, 1965-71 dönemecinin 1970’lere devrettiği en önemli mirasın, TİP, DDKO,THKP-C, THKO zeminlerinde başlatılmış olan ve burjuvaziden bağımsız bir siyasal çizginin işçi sınıfı hareketinin ve sosyalist aydınların birleştiği nehir yataklarında hayata geçirilmesinden hareket eden TSİP’in ortaya çıkışı olduğunun altını çizmiştik. Bu yazımızda, burjuva-liberal güçlerin takipçiliğinden sıyrılan hareketimizin bu önemli atılımının derslerini, bu sürecin 1974-80 dönemecindeki sonuçlarını ve etkilerini aktarmaya devam edeceğiz.

1960’larda TİP içinde ve giderek dışında gelişen sosyalist ve devrimci hareketin burjuvaziden bağımsızlaşmayı gözeten öbekleri esas olarak iki ayrı kanaldan ilerleyerek yol alıyordu: İşçi sınıfı siyasal hareketi geleneğinden esinlenen komünist sol ve öğrenci hareketinden, köylü hareketinin halkçı-devrimci geleneklerinden ve Kürt ulusal demokratik akımından beslenen devrimci sol.

TİP yönetimindeki Aybar’ın kişisel liderlik anlayışını öne çıkartan, kolektif örgütlülük ve Leninist öncülük ilkelerine uzak, popülist, milliyetçi, parlamentarist, liberal ve reformist bir ideolojik-siyasal bulamaca dayanan burjuva sosyalizmi, gelişen kitle hareketlerinin gerisinde kalarak etkinliğini ve inandırıcılığını hızla yitirmeye başlamıştı. 1968 Çekoslovakya olayları’nda Aybar’ın anti-sovyet bir tutum takınması, Aybar’cı burjuva sosyalizminin karşısında yer alan TİP içindeki sağlıklı unsurların Behice Boran ve Sadun Aren liderliğinde EMEK dergisi etrafında toparlanmasını ve Aybar’ı TİP yönetiminden uzaklaştırmasını doğuran gelişmeleri hızlandırdı. Ancak TİP liderliğini Aybar ile paylaşan EMEK grubunun, 12 Mart darbesiyle karşılaştığı koşullarda, burjuva sosyalizminin ideolojik siyasal etkilerinden henüz bütünüyle muaf bulunmaması, bilimsel sosyalizm doğrultusundaki evriminin eksikleri ve zaafları, TİP kapatıldığında ve önderleri hapsedildiğinde, bu grubun 12 Mart’a hazırlıksız yakalanmasına, darbeye karşı anlamlı bir toplumsal direnci örgütleyememesine, pasif bir teslimiyete yol açtı.

TİP içindeki burjuva sosyalizminin pasifizmine ve liberal reformist çizgisine olduğu kadar MDD hareketinin sağcı, cunta kuyrukçusu eğilimlerine de başkaldıran devrimci sol akımın geçen yazımızda vurguladığımız burjuvaziden bağımsızlaşma arayışları da, 12 Mart arefesinde ideolojik siyasal evrimini ve örgütsel hazırlıklarını henüz tamamlayamamış olduğu koşullarda, darbecilerin savaş ilanıyla yüzyüze geldi. Devrimci sol akımın iki ana mihrakı “gökyüzüne karşı savaş açmayı” göze aldı, teslim olmadı ama önderlikleri imha edildi. Kürt ulusal demokratik hareketinin Kürt aydınlarından, yoksul köylülerden ve kentli küçük-burjuvaziden beslenen kolları da 12 Mart faşizminin baskı ve terörü altında susturuldu ve sindirildi.

Hareketimizin kökenini oluşturan çevreler de, Aybar’cı  ve MDD’ci burjuva sosyalizminden, burjuva sosyalizminin TİP önderliğindeki EMEK grubunda ve küçük-burjuva devrimciliğinin devrimci sol akımda gözlenen  etkilerinden ayrışmaya başlamış, Sosyalist Parti için Teori-Pratik Birliği Dergisi etrafında siyasal-ideolojik evrimini geliştirmeye koyulmuştu. Hareketimizin çekirdeği, işçi sınıfı içinde oluşturduğu yuvarlar temelinde örgütsel hazırlıklarını olgunlaştırmaya başlamıştı. 12 Mart darbesinin bastırmasıyla bu çabaları yeraltına itilmeye zorlanan hareketimiz mayalanmasını 12 Mart koşullarında sürdürmeye devam etti.

12 Mart faşizminin baskı ve terör siyaseti, komünist sol ve devrimci sol akımın önderlerini imha ederek ve mahpushanelere doldurarak saflarımızda genel bir dağınıklığa ve örgütsüzlüğe yol açtı. Hareketimizin kökenini oluşturan kadroları nisbeten koruyabildiği ve ideolojik siyasal evrimini sürdürebildiği bu dönem, büyük sermayenin ve devletin vesayetinden ideolojik-siyasal-örgütsel olarak bağımsızlaşma eğiliminin hareketimiz etrafında toparlanma eğilimlerini güçlendirdi. İşçi sınıfı hareketinden, marksist-leninist formasyonu olgunlaşan sosyalist aydınlardan, bilimsel sosyalizmin etkisi altındaki Kürt aydınlarından ve devrimcilerinden, tutuklamalardan korunabilmiş TİP kadrolarından ve devrimci sol unsurlardan beslenen hareketimiz, 1974 yılında TSİP’i kurarak yasal siyaset alanına örgütlü müdahale olanağını yakaladı.

12 Mart Faşizmi’nin baskını, burjuvazi açısından aceleci ve apar topar girişilmiş nisbeten plansız ve hazırlıksız bir darbe girişimiydi. Örgütsel ve siyasal gelişimini tamamlayamadan komünist ve devrimci sol akımı bastırmaya ve imha etmeye, ordu içindeki ilerici yurtsever kıpırdanmaları tasfiye etmeye öncelik veren 12 Mart’çılar, burjuvazi içindeki dengelerin elvermemesi nedeniyle parlamentoyu kapatamadı, 1961 Anayasası’nın sağladığı nisbi demokratik hak ve özgürlükleri budamakla yetindi. 12 Eylül’de olduğu gibi kapsamlı bir ideolojik-siyasal saldırıyı ve faşist bir yeni rejim inşasını tam anlamıyla gerçekleştiremedi. Faşizan baskı ve terörle damgalanmış birkaç yılın ardından yükselen toplumsal muhalefetin ve demokrasi mücadelesinin etkisiyle 12 Mart’ın nihai bilançosu, gericileştirilmiş ve tahkim edilmiş bir burjuva demokrasisi oldu. 1973 seçimleriyle birlikte cuntacılar ipleri elinden kaçırdı, istedikleri Cumhurbaşkanı adayı seçilemedi, seçimlerin yapılması engellenemedi ve seçim sonuçlarına ilişkin cunta beklentileri tersyüz oldu.

Sosyalistlerin yasaklar ve baskılar nedeniyle katılamadığı 1973 seçimlerinde, halkın demokrasi ve özgürlük taleplerini kendilerine kanalize ederek oylarını artıran CHP ve MSP işbaşına geldi. 12 Mart’ın basına yönelik kısıtlamalarının gevşemesiyle, örgütlenme ve siyasal faaliyet üzerindeki yasaklarının esnemesiyle birlikte, “Genel Af” talepleri gündeme egemen oldu. Demokrasi mücadelesinin yükselmesi, büyük sermayenin ve siyasi gericiliğin bütün hiziplerinin karşı koyuşuna rağmen 12 Mart’ın hukuk-dışı sonuçlarının iptal edilmesini, zindanların kapılarının aralanmasını, TİP, THKP-C, THKO, DDKO kökenli siyasal tutukluların ve mahkumların özgürleşmesini sağladı. İşçi hareketi DİSK ve TÖB-DER kanalından, ilerici gençlik hareketi İYÖKD ve ADYÖD kanalından, Kürt ulusal demokratik hareketi DDKD ve DHKD kanallarından yeniden canlandı. TSİP, bu kritik dönemde işçilerin sendika seçme hak ve özgürlüklerine ilişkin taleplerine “referandum” kampanyasıyla öncülük etti, öğretmen hareketinin TÖB-DER’de birleşmesine, öğrenci hareketinin İYÖKD ve ADYÖD’de örgütlenerek birleşmesine önderlik yaptı, Viranşehir’de Kürt köylülerin katledilmesini kitlesel bir miting ile protesto etti. TSİP öncülüğünde kurulan GSB, genç çırak ve işçilerin kitlesel biçimde örgütlendiği ve öğrenci-işçi-köylü gençliğin birleştiği Türkiye’nin ilk komsomol tipi gençlik örgütü olarak gençlik hareketinin önüne geçti. 1975’de Türkiye tarihinde uzun yıllar sonra ilk kez işçi sınıfının uluslararası birlik-mücadele-dayanışma günü 1 Mayıs TSİP tarafından kitlesel bir toplantıyla kutlandı.

Toplumsal muhalefetin hızla büyümesi, burjuvazinin gerici siyasal reflekslerini bir defa daha harekete harekete geçirdi. MHP ve Ülkü Ocakları tarafından örgütlenen faşist tedhiş eylemleri, Kıbrıs olayları bahane edilerek tırmandırılan şovenizm ortamında muhalefetin merkezi büyük şehirlerde sıkıyönetim ilanıyla birlikte ve CHP-MSP koalisyon hükümeti devrilerek AP öncülüğünde kurulan Milliyetçi Cephe hükümeti himayesinde hız kazandı. İlerici gençler, işçi önderleri, aydınlar sokak ortasında teker teker vurulmaya başlandı. Sosyalist ve devrimci hareketin 12 Mart koşullarında sürüklendiği dağınıklığın ve örgütsüzlüğün etkisiyle bölünmeler yaşaması, faşist saldırganlığın ve MC hükümetinin tırmandırdığı siyasal gericiliğin karşısında işçi sınıfının merkezi birleşik siyasal otoritesinin kurulmasını güçleştirdi. Bu ortamda şiddetlenen sınıf mücadelesi, siyasal sahnede MC ile CHP arasındaki mücadele görünümüne büründü.

Cezaevinden çıkan Boran ve arkadaşları tarafından kurulan TİP’in, ülke içinde kendi örgütlenme atılımına girişen TKP Dış Bürosu’nun, özgürlüklerine kavuşan THKP-C, THKO, DDKO kadrolarının farklı dergi çevreleri ve dernekler etrafında yeniden bir araya gelme çabaları, çoğu zaman sekter ve hareketin genel gelişmesine zarar veren rekabetçi siyasal çizgilerini derinleştirdi. Dünya Komünist ve İşçi Hareketi’nin yaşamakta olduğu ideolojik ve siyasal bölünmelerin çoğu zaman eksik ve yanlış yorumlanmasına da yaslanan ve buralardan meşruiyet devşirmeye çalışan bu çabaların toplam sonucu, sosyalist ve devrimci hareketin parçalı- kırıklı bir yapıya sahip olması, işçi sınıfı sosyalizminin merkezi bir siyasal otorite oluşturmasını engellemesi, siyasal kadroların tamamının hareketin genel gelişiminin gerisinde kalması oldu. Bu durum, 1977 yılına varıldığında, yüzbinlerce işçiyi 1 Mayıs meydanında toplayabilen, kitlesel gençlik örgütleri çevresinde onbinlerce genci mücadeleye sevkedebilen, eli-sözü ülkenin en ücra köşelerine dek uzanabilen hareketimizin toplumsal açıdan bir dev ama siyasal açıdan bir cüce varlığına sahip olması anlamına geliyordu. İdeolojik ve politik sapmaların kuvvet kazandığı bu dönemde, hareketimizin büyük gövdeleri, faşist saldırganlığın ve MC tarafından temsil edilen siyasal gericiliğin tehdidi altında, burjuvazinin liberal ve demokrat siyasal seçeneklerinin peşine takıldı. TİP ve TKP-Dış Büro CHP takipçiliğini siyaset ilkesi durumuna getirdi. Devrimci Yol CHP mitinglerinde siyasal ifade ve temsil arayışı peşinde koştu. DİSK CHP’nin payandası haline getirildi. İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki toplumsal kutuplaşma, politik sahnede temsil edilemedi. Siyasal hareketimizin sürükleyici gövdeleri, kitlelerin kendiliğinden ve geri bilincinin peşinde sürüklenmeye, kendiliğindenliğe övgü yağdırmaya ve bunu siyasal faaliyet saymaya başladı. Sosyalist ve devrimci siyasal mücadele, işçi sınıfının ekonomik hak ve talepler için giriştiği tekil, sınırlı ve kısmi mücadelelere, öğrenci hareketinin faşizme karşı can güvenliği ve akademik demokratik talepler için giriştiği tekil mücadelelere indirgendi. Bunun siyasal karşılığı ise, seçimlerde, siyasal miting ve gösterilerde CHP kuyruğuna takılmak, siyasal mücadeleyi CHP’ye emanet etmek biçiminde kendini gösteriyordu. Sınıf mücadelesini zahiri olarak MC-CHP kutuplaşmasına emanet edenleri sorgulayan işçi sınıfı sosyalizmi, hareketimizin siyasal temsilindeki boşluğu neden dolduramadığımızı soruyor, “Ekonomik-demokratik hareket içindeki etkinlik niçin siyasal planda yoktur?” sorusuna yanıt arıyordu. 1977 yılında bu soruna parmak basan bir İLKE yazısında, “bugün değilse yarın, yarın değilse öbürgün bu sorular sosyal pratik tarafından mutlaka herkese dayatılacaktır” uyarısı yapılıyordu.

İşçi sınıfı sosyalizminin 1977 yılında bu sorgulamaya yanıtı belliydi: “İleri kitleler, tek bir sosyalist siyasal hareketin merkezi etrafında toplanmış olmadığından (böyle bir merkezi otorite bulunmadığından) işçi sınıfının bağımsız politik güçlerinin siyaset arenasındaki durumları zayıftır”.

1970’lerde toplumsal-sınıfsal kutuplaşmanın MC-CHP çatışması görünümüne bürünmesi, hareketimizin devrimci-demokrat-sol eğilimlerinde bu zahiri çatışmayı bir yandan da küçümseme biçiminde algılanıyordu. “Oligarşinin iç çatışması” biçiminde burun kıvrılan ve sivri ucunu faşist tedhişin temsil ettiği siyasal gericilikle mücadelede demokrasi güçlerinin (CHP dahil) birliğini toplumda mücadele halinde olan güçlerden bağımsız ve soyut bir olay gibi görmek yaklaşımını sakatlayan metafizik anlayış, devrimci-demokrat-sol güçleri politika-dışı bir konumu benimsemeye itiyordu. Bunun pratikteki karşılığı, siyasal görevlere yan çizmek, burjuvazinin karşısına bağımsız siyasal bir seçenek olarak çıkmaktan geri durmak, bütün bu gereklerin dayattığı siyasal örgütlenmelerden ve siyasal ittifak ilişkilerinden uzak durmak, siyasetin kapsamını gündelik kendiliğinden hareketin kuyruğunda sınırlı-yerel-tekil görevlere daraltmak oluyordu. CHP ile AP önderliğindeki Milliyetçi Cephe’yi “ikiz kardeş” olarak gören bütün eğilimler, bu partilerin sınıfsal niteliklerini, CHP tabanında temsil edilen küçük-burjuvazinin taleplerini, işçi sınıfı hareketinin CHP üzerindeki etkilerini görmezden geliyor, küçük-burjuva kitlelerin demokratik çıkar ve taleplerini bir siyasal ittifak konusu olarak değerlendirmiyordu. Demokrasi güçlerini birleştirmenin gereğini görmezden gelen bu sekter tavrı pratikte kuyrukçuluk tamamlıyor, siyasal talep ve hedeflerin gerçekleşmesi için yürütülen mücadele aynı CHP’nin politik temsiline emanet ediliyordu.

1970’lerde sosyalist ve devrimci hareketimizin büyük gövdelerinin ortak yanılgısı, burjuvaziden bağımsız bir siyasal örgütlenme ve mücadele çizgisi doğrultusunda birleşmek yerine, siyaseti burjuvazinin demokratik ve liberal seçeneklerine emanet etmek oldu. Sosyalist ve devrimci siyaset, ekonomik-demokratik talepler için yürütülen hareketlerle, sendikal ve gündelik çıkarlar için mücadeleyle, öğrenci hareketlerinin okullarla sınırlı talepleriyle, faşist tedhişe karşı sokakta ve mahallelerde yürütülen tekil mücadelelerle sınırlandı ve daraltıldı, bu mücadelelerin siyasal temsili ve ifadesi burjuvazinin liberal-demokratik temsilcilerine terk edildi. TSİP’in bu dönemde 1979 ara seçimlerinde Kürt ulusal-demokratik hareketiyle ittifak yaparak Siirt, Mardin, Hakkari gibi illerde sağladığı başarı bir yana koyulursa, döneme damgasını vuran ana eğilimler, CHP kuyrukçuluğu, sendikalizm, sekterlik ve sol içi rekabet oldu. Hareketimizin 12 Eylül’de büyük sermayenin ve emperyalizmin kapsamlı ve planlı harekatı karşısında büyük bir yenilgiye uğramasına yol açan başlıca siyasal zaafları da bu eğilimlerden kaynaklanıyordu.   

GELECEK YAZIDA: CHP’DE KILIÇDAROĞLU DÖNEMECİNE NASIL YAKLAŞILMALI?-5
1980-2000 DÖNEMECİNDEN DERSLER