7 Kasım 2011 Pazartesi

YANGINDAN MAL KAÇIRMAK YA DA DİKTATÖRLÜK



Hani birilerinin acelesi vardır ya ona denir ki; “ne acele ediyorsun yangından mal mı kaçırıyorsun.” İşte AKP iktidarı öyle bir iktidar. İşi gücü sürekli yangından mal kaçırmak. Çünkü böylesi işine geliyor. İstiyor ki, üstünde burjuva anlamda da olsa en küçük bir denetim olmasın. Bu yüzden de sık sık kanun hükmünde kararnamelere başvuruyor. Doğrusunu söylemek gerekirse AKP iktidarı ve onun başı Bay Tayyip’i bu denli başına buyruk bırakan evlere şenlik muhalefet partileri olmasa AKP de hiç kuşku yok ki, bu denli pervasız davranamaz.

Bilindiği gibi kanun hükmünde kararname bir iktidar için keyfi davranmanın ta kendisidir. İktidar partisi ister ki, yapacağı her şeyi kolaylıkla yapsın ve hiçbir engelle de karşılaşmasın. Kanun hükmünde kararname tabi ki de AKP ile başlamadı. Ancak AKP bu silahı öyle bir kullanır oldu ki, artık söylenecek söz yok. Oysa bir hükümetin kanun hükmünde kararnamelere başvurması için çok önemli nedenleri olmalıdır. Yani kanun çıkarıncaya kadar geçen süre içinde ülke çok büyük kayıplara uğramalı ya da tehlikelerle karşı karşıya kalmalıdır ki, iktidar kendisine verilen bu hakkı kullansın. Yoksa meclisi devre dışı bırakarak keyfi şekilde ülke idare etsin diye kanun hükmünde kararname çıkarılmaz. Bizler AKP iktidarının başlamasından bu yana bu silahı kullandığına tanık olmaktayız. Mecliste bulunan partilerin ise bu keyfilik karşısında sızlanmanın ötesinde bir şey yapmadıklarını gördükçe de daha bir tepemiz atıyor. Yani AKP iktidarı meclisi devre dışı bırakmış, mecliste bulunan milletvekillerininse bir hükmü de kalmamış varlık nedenleri de. Hal böyleyken AKP iktidarının başını ağrıtacak doğru dürüst bir tepkinin gelmemesi gerçekten de ilginç. Bu yüzden de AKP gidişten memnun habire kanun hükmünde kararnamelere başvurarak ülke yönetmeye devam ediyor. Durum bu merkezdeyken AKP iktidarının, sürenin bitmesine az bir zaman kala bir dizi kanun hükmünde kararname çıkarma yoluna gitmesini gerçekten de iyi okumak gerek.

Bugün mecliste bulunan partilerin AKP iktidarının bu tutumunu önlemeye gücünün yetmediği bir yana gerçekten de AKP iktidarının keyfiliğini ciddi ciddi sorgulamak gerekiyor. Elin oğlu eline almış iktidar gücünü canı nasıl istiyorsa öyle davranıyor. Hem bir düşünün; ülke çıkarları açısından yabancı doktor, hemşire çalıştırmanın bu kadar ne yaşamsallığı olabilir? Ama bu konuda kanun hükmünde kararname çıkarılırken yanında da çok önemli başka kanun hükmünde kararnameler çıkarılarak kamu yönetimi resmen her alanda kadrolaşmaya uygun bir hale getiriliyor. Öğreniyoruz ki, bundan böyle özel sektörden kamu alanına yöneticiler getirilebilecek. Daha bilmem neler neler.

Burjuva iktidarlarının şu ya da bu durumuna bakmaksızın hemen hepsinin bir avuç azınlığın çoğunluk üzerinde diktatörlüğü olduğunu bilmeyen yok. Ancak diktatörlük var, diktatörlük var. Örneğin faşist diktatörlükle parlamenter sistem hiç kuşku yok ki, aynı değildir. Bu yüzden de AKP iktidarını enine boyuna sorgulamak gerekiyor. AKP iktidarı zaten dünya görüşü gereği otoriter ve din ağırlıklı bir yönetimden yana. Ancak aklındaki bu uygulamayı güçler dengesi açısından uygulaması o kadar kolay değil. İşte bu yüzden AKP, adım adım ülkemizde alışılagelmiş burjuva demokratik uygulamaların dışına çıkarak uygulamalara girişiyor. Bütün bunları gerçekleştirirken de karşısındaki güçlerin kendisini önleyecek durumda olup olmadıklarını sınamış oluyor. Tepkiler iktidarını tehlikeye sokacak durumda değilse amaçları doğrultusunda çıtayı sürekli olarak yükseltiyor. Bugüne kadar AKP iktidarının izlediği yol bu.

Kanun hükmünde kararnamelere başvurması da boş değil. Denetimden uzak daha pek çok uygulamaları yerleştirmek için toplumda bir alışkanlık kazandırmak istiyor. Günü geldiğinde de atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak. Yani diyebiliriz ki, Bay Tayyip Ortadoğu’da kimi liderler için diktatör betimlemesini kullansa da aslında bu betimleme tam da uyguladığı yöntemlere bakılırsa cuk diye kendisi için oturuyor.

AKP iktidarı bugüne kadar hangi kanun hükmünde kararname ile halkın herhangi bir sorununu çözdü? Peki, bu iktidar hangi konularda böylesi bir yola başvuruyor? Uzatmayalım AKP iktidarının girdiği yol tehlikeli bir yol olup eğer bu iktidar zamanında girdiği yoldan döndürülemezse, (çıkarılmak istenen Anayasada dahil) gerçekten de çok geç kalınmış olacak ve ülkemiz için bu aymazlığın bedeli de misliyle ağırlaşacaktır.


TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)

KESK: HÜKÜMETİ UYARIYORUZ !



"İŞ GÜVENCEMİZLE OYNAMAYI AKLINIZDAN BİLE GEÇİRMEYİN !"


Hükümetin, kamu emekçilerinin çalışma esaslarını doğrudan ilgilendiren tüm konuları, muhatabı olan sendika ve konfederasyonlarla paylaşmak yerine basına sızdırması artık gelenek haline gelmiş bulunuyor.

Son günlerde basına sızdırılan haberlerden, Başbakanlık Devlet Personel Başkanlığı, Maliye Bakanlığı ve diğer kamu kurumu temsilcilerinden oluşturulan bir komisyonun,  kamuda görev yapan tüm kamu emekçileri ile işçilerin “kamu çalışanı” adı altında toplanması için bir süredir hummalı bir çalışma yürüttüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik basına yaptığı açıklamalarda " artık yaşlandığını, emeklilik vaktinin geldiğini” iddia ettiği 657 Sayılı Devlet Görevlileri Kanunu’nun  değiştirilmesi gerektiğini söylemektedir.

Güvencesizlik, Yoksulluk ve Sefalette Eşitlik!

Bilindiği gibi, KESK olarak yıllardır kamu emekçileri ile işçilerin arasındaki ayrımın ortadan kaldırılarak ortak çalışanlar yasası düzenlenmesi gerektiğini savunuyor, bunun mücadelesini veriyoruz. Bu konuda biz kamu emekçileri için vazgeçilmez olan iş güvencemizin korunmasıdır.

Ancak birkaç gündür basına konu olan komisyonun yasa hazırlığı çalışmalarında iş güvencesinden hiç söz edilmemektedir. Bu durum söz konusu komisyonun hummalı çalışmasının kime hizmet edeceğini de göstermektedir. Asıl hedef iş güvencesini ortadan kaldırarak; işçileri ve kamu emekçilerini güvencesizlik, yoksulluk ve sefalette eşitlemektir. Bu hedefi perdelemek isteyen AKP hükümeti her zaman olduğu gibi kamuoyunu etkilemeye dönük hamleler yapmaktadır. Yasa hazırlığı haberlerinde kullanılan “çok çalışan memur çok kazanacak” ifadesi bu hamlelerin en önemli aracıdır.

Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in 657 Sayılı Kanunun değiştirilmesi gerektiği yönündeki açıklamalarının detaylarında da hükümetin asıl amacının kamu emekçileri için vazgeçilmez olan iş güvencesini ortadan kaldırmak olduğu görülmektedir. Yaptıkları yapacaklarının teminatı olan! AKP hükümeti, esnek, güvencesiz ve performansa dayalı bir çalışma statüsünü kamuda hâkim kılmak için elinden geleni ardına koymamaktadır.

Kime Göre “Çok Çalışan Memur”?

Yasa hazırlığına ilişkin haberlerde vitrine çıkarılan “çok çalışan memurun çok kazanacağı” ifadesinin ise hiçbir karşılığı ve anlamı yoktur. Defalarca ifade ettiğimiz gibi ülkemizde nüfusa oranla, 1 kamu emekçisi 40 kişiye hizmet verirken, OECD ülkeleri içerisinde 1 kamu görevlisi ortalama olarak 15 kişiye hizmet vermektedir. Araştırmalar, ülkemizde kamu da görev yapan bir hemşireye karşılık olarak AB ülkelerinde 7 hemşire istihdam edildiğini göstermektedir. Yani ülkemizde bir hemşire, AB ülkelerindeki 7 meslektaşının işini tek başına yapmaktadır.

Türkiye’de çalışan işçilerin ve kamu emekçilerinin haftalık çalışma saatlerinin Avrupa Birliği ülkeleri ortalamasının da, OECD ülkeleri ortalamasının da çok üzerinde olduğu bilinen bir gerçekliktir. Bu uzun çalışma saatlerine rağmen kamu emekçilerinin ortalama 1500 TL’lik maaşla 1000 TL’ye dayanan açlık sınırına yakın bir yaşam sürdüğü de bilinmektedir. OECD ülkeleri içerisinde en çok büyüme gösteren ikinci ülke olmakla övünen AKP hükümeti, çalışma hayatına ilişkin bu istatistikleri bilinçli olarak göz ardı etse de gerçekler ortadadır.

Çok Çalışan Emekçiler Çok Kazansaydı…

Yasa hazırlığı içerisinde olduğu aktarılan performans uygulaması da ülkemizde fiili olarak, özellikle sağlık hizmetleri alanında uzun yıllardır uygulanmaktadır.  Temel amacı kamuoyuna “çok çalışanın daha çok ücret almasının sağlanması” olarak lanse edilen sistem aslında bir yanılsamadan ibarettir. Çünkü performans değerlendirme sisteminde “iş yoğunlaşması” olarak bilinen aşırı ve yoğun çalışma temeldir. Performans değerlendirme sisteminin dünyadaki uygulamaları performansı düşük olanın cezalandırıldığı, performansı yüksek olanlardan ise performansını daha da yükseltmesinin beklendiğini göstermektedir. Sonuçta kriterleri iktidarlar ya da patronlar tarafından belirlenen ve sürekli olarak geliştirilmesi beklenen sistemde “çok kazanmak” tuzağına düşürülen emekçiler, sömürü çarkının dişlileri arasında daha fazla ezilmektedir.
Eğer iddia edildiği gibi çok çalışan emekçiler çok kazansaydı, dünyanın pek çok ülkesindeki meslektaşlarına göre çok daha uzun sürelerde çalıştırılan ülkemizin işçileri ve kamu emekçileri tabiri caizse çoktan ihya olmuştu.

Performans değerlendirmesi sistemi kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesinde de önemli bir rol oynamaktadır. Kamu yararına sağlık hizmeti vermekle görevli olan sağlık kuruluşlarımızın gittikçe birer ticari işletmeye, hastaların müşteriye dönüştürüldüğü bu süreçte performans değerlendirme sisteminin ciddi bir payı vardır.

Kamuda Verimliliğin Ölçütü Nedir?

Kamuda verimlilik performans uygulamalarıyla, işçileri ve kamu emekçilerini yoksulluk ve sefalette eşitlemeye yönelik olarak hazırlanan yasalarla gerçekleştirilemez. Tekellerin, çok uluslu şirketlerin değil, halkın ihtiyaçlarını temel alan kamu hizmetlerinde verimliliğin ölçütü; bu hizmetlerin herkese eşit, ulaşılabilir, nitelikli ve parasız olarak verilmesidir. Hükümetin yapması gereken de iş güvencesini ortadan kaldıran, esnek, performansa dayalı çalışmayı yaygınlaştıran politikalar yerine, kamu yararı ilkesinden hareketle bu yönde düzenlemeleri bir an önce hayata geçirmektir. 

“Yaşlanan ve Emekliliği Gelen” Sadece 657 Sayılı Kanun Değil!

Evet, kamu emekçileri için bir cendere olan 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu yaşlanmıştır, emeklilik vakti gelmiştir. Bir an önce tarihin çöplüğüne atılmalıdır. Ancak tek yaşlanan ve emekliliği gelen 657 Sayılı Kanun değildir. Dokuz yıllık iktidarında tüm emekçilerin aleyhine sayısız düzenlemenin altında imzası olan AKP İktidarının da artık “emeklilik vakti” gelmiştir. Eğer AKP hükümeti bu emekliliğini biraz olsun ertelemek istiyorsa az çok demokratik her ülkede olduğu gibi işçi ve emekçilerin temel hak ve özgürlüklerini genişletmeyi esas almalıdır. Ekonomik büyümeyi emeği ile geçinenlerin sırtından sağlayan hükümet için bu sadece bir görev değil,  aynı zamanda bir zorunluluktur.

Bu güne kadar yaptığı sayısız düzenleme ile hayatımızı gittikçe çekilmez hale getiren AKP iktidarını iş güvencemizi ortadan kaldırmaya dönük adımlar atmayı aklından bile geçirmemesi konusunda uyarıyoruz. Bilinmelidir ki, kamu emekçilerinin böyle bir düzenlemeye cevabı hükümetin tahminlerinin ötesinde olacaktır.

KESK YÜRÜTME KURULU
 
 

İSTANBUL TABİP ODASI AİLE HEKİMLİĞİ UYGULAMASININ 1 YILINI DEĞERLENDİRDİ

BASINA VE KAMUOYUNA AÇIKLAMA

İstanbul’da geçtiğimiz yıl başlatılan Aile Hekimliği Uygulaması değerlendirmesine geçmeden önce Van bölgesinde yaşanan deprem felaketinde yaşamını yitiren Dr. Ramazan Sansur ve Dr. Muammer Yılmaz şahsında, yaşamını yitiren sağlık emekçilerini ve tüm yurttaşlarımızı saygıyla anıyor, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Van bölge depremi, yaşananların kader olmadığını hatırlattı ve depreme dayanıklı bina yapımından, sağlık organizasyonuna, doğal çevreden altyapı denetimine kadar sağlıklı bir yaşamın tüm parametrelerini bir kez daha göz önüne serdi. Bu yaklaşımı benimsemeyen ve yüzlerce yurttaşımızın ölümüne neden olan sorumluların ve yetkili idarecilerin hukuk önünde hesap vermelerinin sağlanmasını ve bundan sonra bu gibi afetlere karşı yurttaşının yaşam hakkını koruyan bir kamu yönetimi anlayışının hâkim kılınmasını istiyoruz.

5258 sayılı Aile Hekimliği pilot uygulaması hakkında kanun ve yönetmelikler kapsamında, Düzce’de pilot düzeyde başlatılan uygulamaya, 2010 yılı sonu itibariyle tüm illerde geçilmiştir. Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri’nin yeterli düzeyde sunulamadığı bir kent olan İstanbul’da ise uygulama, 1 Kasım 2010 tarihinde mevcut sistem altüst edilerek apar topar başlatılmıştır.

Sağlıkta Dönüşüm Programı adı altında sağlığı piyasa koşullarına göre yeniden dizayn eden AKP Hükümeti, başta birinci basamak olmak üzere sağlık hizmetlerini özelleştirecek, sağlık çalışanlarını performansa dayalı ve güvencesiz çalıştıracak, sağlığın finansmanını halka yükleyecek bir çalışma düzeni yaratmak için ilk beş yıl ön hazırlıklar yapmış; bu süreçte IMF ve Dünya Bankasından sağlanan program ve finansman imkanlarıyla 2005 yılında Düzce’de Aile Hekimliği uygulamasını başlatmıştır.

Sürecin başlarında Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinin sunulduğu temel birim olan Sağlık Ocakları, bilinçli olarak desteklenmemiş, çalışanlar değersizleştirilmiş, arkasından bir kurtarıcı gibi sistemi düzeltmek adına döner sermaye sistemi kurulmuş, taşeron çalışma biçimi dayatılmıştır. Nihayetinde birinci basamak temel sağlık hizmetlerinin sunulduğu birimler, hekimlerin tamamen kendi imkânlarıyla kurdukları, personelini kendilerinin temin ettiği, her türlü tıbbi donanımını, araç gerecini ve sair giderini kendi karşıladığı, hekim ve hemşireden oluşan iki kişilik bir küçük muayenehane topluluklarına dönüştürülmüştür. İşte bu sistemin adı Aile Hekimliği’dir.

Dünün Sağlık Ocağında çalışan, kamu binalarında, kendi bölgesindeki tüm topluma, ayrımsız, ekibiyle hizmet veren pratisyen hekim, artık tüm giderlerini eksiksiz karşılayacağı kendi küçük muayenehanesinde, bir tek ebe veya hemşiresiyle, kendisine kayıtlı olan aile bireylerinden olsun, olmasın, belli sayıdaki üyelerine kişiye yönelik Birinci Basamak Sağlık Hizmeti verecek Aile Hekimi’ne dönüşmüştür.

Son Bir Yıl İçinde Aile Hekimliği Uygulamasıyla Birlikte İstanbul’da Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinde Neler Yaşanmıştır?

Verilen Birinci Basamak Sağlık Hizmet bilgilerine, hatta niceliksel verilerine yeterince sahip olmayan Sağlık Bakanlığı, İstanbul’da yaşayan nüfusu, TUİK verilerine göre, 3500 kişilik nüfusa bir hekim düşecek biçimde bölmüş, çalışma mekânları, donanım gibi alt yapı hazırlıkları yapılmadan Aile Hekimliğine geçilmiştir. Bir yıl sonrasında yapılan 10. ek hekim yerleştirmelerine rağmen Sultangazi ilçesinde eksik olan 15 Aile Hekimi pozisyonu ihtiyacı karşılanamamıştır. Ayrıca, bazı Aile Sağlığı Merkezleri iptal edilmesine, kalan nüfus bölgedeki hekimlere paylaştırılmasına rağmen bir yılın sonunda henüz sorunların üstesinden gelinememiştir.

Hizmetin Niteliği Değişmiş Midir?

Aile Hekimleri, odalarına hapsedilmiş, daha çok reçete tekrarı yapması özendirilmiş durumdadır. Aile Hekimleri, Birinci Basamak Koruyucu Hizmetlerinin temelini oluşturan bebek izlemleri, gebe izlemleri, eğitimleri, diyabet, yüksek tansiyon gibi kronik hastaların muayene, izlem ve eğitimlerine yeterli zaman ayıramamaktadır. Sağlık Bakanlığı’nın kuracakları Aile Hekimliği sistemiyle, koruyucu sağlık hizmetlerine yeterli zaman ayrılacağı, bütünlüklü, çağdaş birinci basamak sağlık hizmeti sunulacağı ne yazık ki iddia düzeyinde kalmıştır.

Bu sistemin olmazsa olmazı sevk sistemi kurulamamış, ikinci basamaktaki yığılmalar artmış, özellikle hastane acillerinin yükü poliklinik hastalarının başvurusuyla bilimsel olarak kabul edilemez boyutlara ulaşmıştır.

Kendi oturduğu bölgenin dışına çıkan vatandaşlarımız, Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri için başvurduğu Aile Sağlığı Merkezi (ASM)’nden kayıtlı olmadığı için yeterince hizmet alamamaktadır. Aile Hekimliği sisteminde çalışan hekimlerin ücretlerinin kendilerine kayıtlı nüfusa oranlanmış olması gibi hekimliğin doğasına uygun olmayan uygulamalar nedeniyle bu ve benzeri sorunların önümüzdeki dönemde daha da artacağı bilinmelidir.
Aile Sağlığı Merkezleri dört ayrı sınıfa ayrılmış, böylece birinci basamak sağlık hizmet sunumu daha da eşitsiz hale getirilmiştir.

Okul aşılarının kim tarafından, nasıl yapılacağı, Tetanoz aşısının temininde zorluklar, Hepatit B’nin riskli gruplarda yapılmasında yaşanan sıkıntılar, miadı geçmeye yakın Kızamıkçık aşılarının ASM’lere ısrarla verilmesi gibi birçok bağışıklama sorunları yaşanmaktadır. Ayrıca, aşı ile korunabilen hastalıklarla ilgili kamusal kaynaklar giderek daraltılmakta, gelecekte aşı ile önlenebilir hastalıklarda artış olacağından endişe duyulmaktadır.

Seçim öncesi reklam yapıp Aile Hekimliği hizmetlerinden ücret alınmayacağı sözü veren hükümet, seçimden dört ay sonra bütçe açığını gerekçe göstererek muayene başına 3 TL alacağını ilan etmiştir. İsrafı önleme demagojisine dayandırılmaya çalışılan bu tutumun hiçbir bilimsel açıklaması yoktur. Bu yolla SGK açıklarının ya da ilaç giderlerinin düşürüleceğini ileri sürenler gerçekleri çarpıtmaktadır. 3 TL ile başlayan ve 15 TL’ye kadar çıkabilecek olan bu yönelimin giderleri azaltmayacağı yalnızca yönünü vatandaşın cebine doğru değiştireceği birçok ülke deneyimi ile sabittir. Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerini özelleştiren, çalışanlarını sözleşmeli hale getiren Sağlık Bakanlığı, birinci basamak temel sağlık hizmetlerini paralı hale getirecek uygulamaların ilkini başlatmıştır. Birinci basamakta reçete ve ilaç başına ek vergi gibi para alınmasının hekimlerle hastaları karşı karşıya getireceği, vatandaşın hizmete ulaşımını engelleyeceği bilinmelidir.

Hizmeti Veren Aile Hekimleri Ve Diğer Sağlık Çalışanları Açısından Durum Nedir?

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nda “Sağlık çalışanlarının durumlarını iyileştirmek, bu konuda yapılacak yeniliklerin hareket noktasını oluşturacaktır” diyen Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı yeniliklerin, sağlık çalışanlarının lehine olmadığı görülmektedir.

Aile Hekimliği Uygulamasının temel bileşenlerinden biri olan performans sistemi, ekip ruhunu ve çalışma barışını bozmuş, mesleki bağımsızlığı zedelemiş, iyi ve nitelikli hekimlik yapma ortamını yok etmiştir. Sağlık çalışanları idarenin her geçen gün artan baskıcı tutumuyla, yalnızlık duygusu içinde, hayal kırıklıkları, moral bozukluğu ve gelecek kaygısı ile hizmet sunmaya çalışmaktadır.

· Her gün bir yenisi çıkarılan yönetmeliklerle daraltılan özlük hakları, belirsizlikler, idarenin keyfi uygulamaları, emekliliğe yansımayan ve her geçen gün eriyen ücretler,
· Çalışma barışını bozan performans sistemi ve getirilen performans kesintileri,
· Daha önce sağlık ocaklarında çalışanlar dışında birinci basamağı hiç tanımayan yüzlerce Hekim ve Aile Sağlığı Elemanı
· Tek taraflı dayatılan sözleşme,
· Adeta her yaptığın kabahat misali akıl almaz ceza puanları ve beraberinde uygulanan sözleşme fesihleri,
· Muayenehanesinde çalışan hekimden alınan her türlü vergi ve kesintilere karşın, kamu personeli için uygulanan her türlü yaptırımlara tabi olmak, statüde belirsizlikler,
· Uygulamaya başlarken önceden kamuya ait binalar kullanılırken şimdilerde yaklaşık 100 kamu binasının güçlendirileceği gerekçesiyle boşaltılması ya da onarımının istenmesi, adeta sokağa atılma tehlikesi,
· Sağlık çalışanlarının emeğiyle Sağlık Ocaklarına alınan ya da vatandaşlar tarafından bağışlanan araç gereç ve malzemelerin, Sağlık Bakanlığı tarafından ihale yoluyla fahiş fiyatlarla Aile Hekimleri’ne satılması,
· Çalıştıkları yerin kirasını, stopajını, personel ücretlerini, ısınmasını, sarf malzemelerini karşılayan aile hekimlerine sözde tüm bunları karşılasın diye verilen cari gider tutarının her geçen gün erimesi,
· Hekimi tüccar, hastayı müşteri olarak gösteren, sağlık hizmetlerini piyasalaştıran politikaların kışkırtmasıyla artık olağan hale gelen sözlü ve fiziki şiddet,

Aile hekimlerini tam bir sıkışmışlık duygusu içine itmektedir.

Birinci Basamak Sağlık Hizmeti Verilen Diğer Alanlarında Neler Yaşandı?

Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM)’nde çalışan hekim sayısı azalmış, hizmetler geçici görevlendirmelerle yürütülmeye çalışılmış, onlarca kalemden oluşan görevlerin verdiği ağır sorumluluk bu merkezlerde çalışan meslektaşlarımızı yıldırmıştır. Topluma yönelik koruyucu toplum sağlığı hizmetlerini vereceği söylenen Merkezler, her gün değişen bürokratik işlemler, anlamsız şikayetler, denetimler gibi bir çok görevi üstlenmiş ve kısıtlı kadrosuyla yerine getirmeye çalışmaktadır. Bir çok belediye hekiminin aile hekimliğine geçmesiyle birlikte defin ruhsatlarında sıkıntılar yaşanmakta, adli nöbetlere TSM hekimlerinin sayısının az olması nedeniyle ASM hekimleri de dahil edilmektedir.

Verem Savaş Dispanserleri’nde, Aile Hekimliğine geçişle birlikte deneyimli hekim kaybı yaşanmış, hizmetler oldukça sınırlı bir ekiple sürdürülmek zorunda kalınmıştır.

Ana Çocuk Sağlığı Aile Planlaması (AÇSAP) Merkezleri, giderek başta hekim olmak üzere deneyimli kadrosunu kaybetmiş, kurum giderek işlevsiz hale getirilmiştir.

112 Acil yardım Kurtarma Hizmetleri, Aile Hekimliğine geçilmesiyle birlikte kadrolarını kaybetmiş,riskli birim olarak görülmemiş, fiziki koşulları çok kötü hale gelmiştir. sistemin ancak dörtte birinde hekim çalışmaktadır.
Bu günlerde Van bölgesinde yaşadığımız deprem gibi olağandışı koşullarda en fazla ihtiyaç duyulan birinci basmak koruyucu sağlık hizmetlerinin Aile Hekimliği sistemiyle sunulamayacağı ortadadır. Depremden zarar görmüş halka, kendi özel muayenehanesinde tek başına hizmet veren bir hekimle, kamu binasında, her türlü araç gereciyle, ekibiyle birlikte hizmet veren birinci basmak sağlık örgütlenmesini kıyaslamak bile sorunları ortaya koymaya yetecektir.

Birinci basamak sağlık hizmeti verilen binalar kamu tarafından sağlanmalı, çalışma barışını bozan, nitelikli sağlık hizmetlerini, iyi hekimlik pratiğini yok eden performans sisteminden ve ceza puanlarından vazgeçilmelidir. Çalışanların belirsizlikten uzak, geleceğinden kaygı duymadan huzurla hizmet üretebildiği şiddetten arındırılmış bir sağlık ortamı hepimizin hakkıdır. Bizler emekliliğimize yansıyacak, insanca yaşayabileceğimiz güvenceli bir ücret; sürekli mesleki eğitim olanakların sağlandığı, mesleki bağımsızlığının zedelenmediği, bir hekimlik ortamı ve vatandaşa ücretsiz sunulan birinci basamak sağlık hizmeti talebimizi dile getiriyor; birinci basamak sağlık hizmetlerinde yaşanacak olumsuzlukların sorumlusunun Sağlık Bakanlığı olacağını bir kez daha hatırlatıyoruz.

İSTANBUL TABİP ODASI YÖNETİM KURULU

İĞNEDEN İPLİĞE ZAM SINIRSIZ, ÇALIŞANA YÜZDE ÜÇ


AKP iktidarı, 12 Haziran 2011 seçimlerinden sonra iğneden ipliğe özellikle de en temel gereksinimlere zam üstüne zam yaparken çalışanların ücretine ancak ve ancak %3’lük bir zam yaparak kimin iktidarı olduğunu bir kez daha gösterdi. Sermaye güçleri çalışana yapılan zamların bu denli aşağılarda tutulmasına sevinirken geniş emekçi yığınları bir kez daha hayal kırıklığına uğrayarak seçimler sırasında yaptığı yanlışlığın bedelini ödemekle karşı karşıya getirildi. Karşı karşıya getirildi diyoruz; çünkü AKP, seçim öncesi yaptığı propaganda ile sanal bir gelecek kurgulayarak geniş halk yığınlarının büyük bir bölümünün gözüne kül üfürdü ve oyların %50’sini alarak üçüncü kez iktidar koltuğuna oturdu.

AKP, hiç kuşku yok ki, seçimler sırasında iktidar olmanın olanaklarını sonuna kadar kullandı ve biz yurttaşların kesesinden propagandalar yürüterek baskın bir seçim çalışması yürüttü. Bu dönemde sindirilen sindirildi, sindirilemeyenlerin de etkisiz hale getirilmesi için iktidarca yoğun çaba harcandı. Özellikle de yazılı ve görsel basın üzerinde iktidarın yarattığı yoğun baskı sonuç verdi ve basın AKP’nin değirmenine hız kesmeksizin su taşıdı. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa referandumu sonucu değiştirilen Anayasa’nın 25 maddesi de iyi kullanılarak kısa sürede idari ve yargı alanında değişikliklere gidilerek AKP gücüne güç kattı. Sözde demokrasinin sınırları genişletilecekti ama AKP referandumdan istediği sonucu alır almaz demokratik hak ve özgürlükler üzerinden tam anlamıyla bir saldırıya geçti.

Seçim sonuçlarının da belli olmasından sonra zaten otomatiğe bağlanan zamlar bu kez otomatiğe bağlanmanın da dışına çıkılarak neredeyse keyfiliğe dönüştü. Oysa ne çalışanların ücretlerine zam söz konusuydu ne de üreticilerin ürettikleri mallara. Özellikle büyük kentlerde bulunanlar için ulaşım zamları neredeyse iki üç ayda bir yapılırken diğer hizmetlere de zam üstüne zam bindirildi. Elektriğe ve doğalgaza yapılan zamlarla da iktidar her şeyin üstüne tüy dikmiş oldu.

Çalışanların sendikal örgütleri ise olup bitenler karşısında ne yazık ki, elleri kolları bağlı durumdaydılar. Özellikle kamu çalışanları açısından durum tam anlamıyla göstermelik olmaktan ve kandırmacadan öte gitmeyen bir durumdu ki, burada da görüşmelere iktidar yanlısı bir memur sendikası katılabiliyordu. Sonucun belirlenmesinde ise iktidarın söz sahibi olduğu bir hakemlik söz konusuydu. Dolayısıyla da iktidarın bu durumda köşeye sıkıştırılması söz konusu değildi. Zaten kamu emekçilerinin yasal zeminde grev ve toplu sözleşme hakkı olmadığı için bir yaptırımı da yoktu. Durum bu olunca da iktidarın aklından geçen rakam ne ise o verilecekti çalışanlara. İşçilere gelince; işçilerin büyük bir bölümü zaten sendikasızdı. Önemli bir bölümü hem kayıt dışı çalışıyordu hem de sosyal haklardan yoksun durumdaydı. Sendikalı olanlar ise 12 Eylül faşist yasaları yüzünden eli kolu bağlanmış, işçilerin haklarını alabilmeleri için grev yapabilme olanakları bile neredeyse ellerinden alınmış durumdaydı. İşçiler greve gitseler bile durum değişmiyor, patron istediği gibi işçiler çalıştırmaya devam ettiği için üretim devam ediyordu. Hem bu yolla patron kimi işinden atacağını da görmüş oluyor, sonuçta da hak arayan işçiler birer ikişer kapının önüne konularak hak arayan işçilerden de kurtulunmuş oluyordu. Sonuç olarak işçiler cephesinde de AKP iktidarının tekerine taş koyacak bir örgütlülük gelişip serpilemiyordu. Dolayısı ile meydanı boş bulan iktidar istediği gibi zam kararları alırken ücretlere de devede kulak bir zam yaparak işin içinden çıkmış oluyordu.

Ücretlere yapılan zamlar, içinde yaşadığımız durumlar nedeniyle kitleler arasında gerektiği kadar ses getirmedi. Çünkü bir yandan ülkede üstü örtülü bir savaşın sürmesi ve onun yarattığı hava, diğer yandan Van depremi hemen herkesin dikkatinin bir başka yöne yoğunlaşmasına nedendi. Bu olgulardan yararlanan iktidar da meydanı boş bulduğu için istediği gibi at oynatabiliyordu. Üstelik iktidarın bütün bunlardan daha da önemli bir Anayasa hazırlama işi vardı. Anayasa ile ilgili başlatılan çalışmalar mecliste grubu bulunan partilerin de katılımı ile devam ettiriliyor, Meclis Başkanı Cemil Çiçek gidişten memnun sözümona demokrat demeokrat açıklamalar yaparak kamuoyunu uyutmak için damarına uyutucu zerk ediyordu. O Cemil Çiçek ki, 3 Kasım günü yaptığı basın toplantısında Anayasa çalışmaları ile ilgili bilgi veriyor, hemen her çevrenin görüşlerinin alınacağı iletisini vererek “ileri” demokrat görünmeye de özen gösteriyordu. Bir sürü dernek, sendika saydıktan sonra Anayasa hazırlanmasında cemaat örgütlerinin de görüşlerinden yararlanılacaktır diyebiliyordu. Yani Cemil Çiçek, yapmaya çalıştıkları Anayasa için tarikat örgütlerinin de düşüncelerini alacaklarını açıkça dile getiriyordu.

Tarikat örgütlenmeleri dernek falan değildir. Bunlar din eksenli anlayışlar çerçevesinde bir araya gelmiş ve aralarında asla demokratik işleyişin olmadığı örgütlenmelerdir ki, bunların Anayasa hazırlanmasında etkilerinin olması gerektiğini söylemek elma ile armutu toplamaya kalkmaktır.

Yazımızın konusu zamlardır. Çalışan yığınlar son zamlarla iyice çökertilmiştir. Oysa ücretlerine yapılan zamlar ise yok sınırındadır. Bu nedenle geniş halk yığınlarının iktidarın yaptığı zammı sineye çekmesi söz konusu olmamalıdır. Eğer kendileri için yaşamsal olan konularda hiç sesini çıkarmayan yığınlar söz konusuysa bilinmelidir ki, AKP iktidarı ve onun başı Bay Tayyip ensemizde daha çok boza pişirecektir. Ya ayağa kalkacak bunlara dur diyeceğiz ya da yapılanları sineye çekip beyaz bayrak çekeceğiz. Onurlu insanlara beyaz bayrak çekmek yakışmayacağına göre AKP’nin zamlarını ve yapılan ücret zammını kabul etmemek için ayağa kalkacak iktidarı yaptıklarının altında bırakacağız.

Durum ortada, başka da bir yolumuz yoktur.

TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)

DEPREM YARDIMI


Van’da deprem oldu ya, herkesin üstüne bir iyilik, bir iyilik çöktü ki sormayın. 7’den 70’e herkes Van’a bir şeyler göndermek için ellerinden geleni yapıyor. Tıpkı 17 Ağustos 1999 depremindeki gibi Van’a yardım yağıyor. 17 Ağustos 1999 depremini ve daha sonraki Bolu, Düzce depremini anımsayanlar bilir. Gönderilen yardımlar plansız ve programsız gönderildiği için ekmek ve giysi dağları oluşmuş, daha sonra çürüyen ekmek dağları ve işe yaramaz giysilerden oluşan çöplükler oluşmuştu. Buradan da anlaşılmıştı ki, deprem yardımları ile ilgili hazırlıksızdık. Bu yüzden de gereksinme duyulan şeylerden çok gereksinme duyulmayan öteberi gönderildiği için hem taşıma masrafları hem de gereksiz israfa ve zaman harcanmasına neden olunuyordu.

Van depreminde de aynısı yaşanıyor. Bölgeye yardım yapmak isteyen kendisi için gerekmeyen şeyi kolileyip yallah gönderiveriyor. Öğrendiğimize göre gönderilen şeyler depoları doldurmuş durumda. Yetkililere göre bir süre daha böyle yardım sürdürülürse koyacak yer kalmayacak VAN’ın üç yıllık gereksinimini karşılayacak bir birikme söz konusu olacaktır. Hoş, gönderilenlerin çoğu tıpkı 17 Ağustos 1999 depreminde olduğu gibi çöp dağlarına dönüşecek kimsenin işine yaramayacak. Bu yüzden de yetkililerin aklı başında bir açıklama yapmalarında zorunluluk var. Bugün için deprem bölgesindeki yurttaşlarımıza en gerekli şey neyse onun gönderilmesi için yetkililer kalem kelam açıklama yapabilirler. Yardım yapmak isteyenler de bu çağrıya uygun olarak davranır ve ne zaman israfına ne de diğer israflara gerek kalmadan kampanya yürütülmüş olur.

Gerçekler bu iken doğru dürüst uyarı yapılmıyor, yardım yapmak isteyenler de ellerinin altında ne varsa yallah gönderiyorlar deprem bölgesine. Yetkililer bu konuda hiç seslerini çıkarmıyor. Ne denli yardımsever bir halk olduğumuzun propagandasını yapmak için yardım kampanyasını pompaladıkça pompalıyorlar. Gerçekten de yardım kampanyasının bile nasıl yürütülmesi gerektiğine dair aklı başında bilgilendirmeler yapılmasında yarar var. Bu yapılmazsa yardım diye gönderilen şeylerin çoğunun bir işe yaramayacağı da iyi bilinmelidir. Salt ne yardımsever bir millet olduğumuzu kendi kendimize propaganda edip durmanın yararı yoktur. Kendi kendimizi kandırmayalım. Nasıl bizlerden deprem vergisi olarak alınan vergiler iktidarın yarattığı bütçe açıklarına gittiyse ve de bunu hiç yüzü kızarmadan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek açıklama yürekliliğini gösteriyorsa bölgeye yapılan gereksiz yardımların da bundan çok farkı yoktur. Daha önceki yazımızda belirttik. Adapazarı ve Düzce’den örnek vererek. Depremde evleri hasar görenler; kendilerine yaptırılan konutlara taşınırlarken hasar gören evlerini cilalayıp, boyalayıp öğrencilere kiraya verdilerse, bu konuyla ilgili yetkililerden de çıt çıkmadıysa oturup düşünmek gerekiyor. Kimileri var ki, bir deprem olsa onca can kaybına neden olacaklar sonra da Van depremi olunca ellerine ne geçtiyse kolileyip bölgeye gönderecekler. Böyleleri ve bu duruma göz yuman iktidarlar oturup bir düşünmeliler ve yardım çığırtkanlıklarının ne kadar içi boş olduğunun ayırdına varmalılar.

Demek istediğimiz yardımlar tabi ki yapılsın ama planlı, programlı ve gereksinimler göz önünde bulundurularak yapılsın. Yoksa önemli olan bizlerin ne kadar yardımsever olduğumuzun bilinmesi değildir.

Kurban Bayramı dolayısı ile yine reklam panolarında kimi vakıfların açıklamalarını görüyoruz ve tepemiz atıyor. İnsani Yardım Vakfı bir afiş yapmış ve yurttaşlara çağrıda bulunmuş. Afişte kurbanlık bir koyun, yanında bir çocuk, afişin yazısı şu: ‘BİR KURBAN KADAR YAKIN’ afişteki okla gösteriler ülke adları şöyle: Filistin, Somali, Patani, Pakistan, Bosna, Haiti. Ha unutmadan söyleyelim. Kurban bedeli 350 TL. olarak belirtilmiş. Buradaki anlatım bozukluğu ayrı bir felaket ama asıl felaket bu dinci örgütlenmelerin tıpkı Deniz Feneri’nde olduğu gibi ülkemiz insanının omuzlarından inmeyecekleri.

Bu tür konularda dinci örgütlenmeler gerçekten de oldukça deneyliler. Onlar biliyorlar ki, eğer yardım toplanacaksa bu da en kolay felaketler üzerinden yapılabilir. Sonra bu toplanan paraların nasıl deve edileceğine dair de bir hayli deneyim edinmiş bu tür örgütler. Bu yüzden de tıpkı Deniz Feneri üstünden nasıl şirketlere para akıtılmışsa bu tür yapılar üzerinden de kolaylıkla bu iş yapılabilir. Sonuç olarak ülkemiz doğal felaketler üstünden sizlerin duyarlılığınızı istismar edecek olan bu örgütler üzerinden yardım etmek gibi bir gaflete kimse düşmemelidir.

Yardım yapmak isteyenler için daha açık ve güvenilir adresleri her zaman için bulmak olasıdır.


TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)

30 Ekim 2011 Pazar

HİKMET KARAHAN HAYATINI KAYBETTİ

Hamburg - DİSK-Kimya-İş genel yönetim kurulu eski üyesi, TSİP kurucusu ve TKP (B) eski MK üyesi Hikmet Karahan hayatını kaybetti.

12 Eylül darbesi sırasında yoğun işkence gören ve sergilediği direnişle de bilinen Hikmet Karahan (Süleyman) 19 Ekim 2011 akşamı Hamburg kentinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Hamburg Kürt Halk Meclis Başkanlığı yürüten Karahan’ın ölüm haberini duyanlar Hamburg Kürt-Alman Kültür merkezine akın etti. Karahan’ın naşı yapılacak olan cenaze töreninin ardından doğum yeri Karakoçan’a gönderilecek. Karahan için Kürt-Alman Kültür Merkezinde de hafta boyu toplantılar, taziye ve anma etkinlikleri düzenlenecek.

ANF NEWS AGENCY

GÖZALTINA ALINANLAR SERBEST BIRAKILSIN !




ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ
BASIN ACIKLAMASINA CAGRI
Yüksel Caddesi
İnsan Hakları Anıtı Önü
29 Ekim Ctesi Saat:17.30
Ankara
YETTİ ARTIK!
Adına “KCK Operasyonu” denilen garabet zirvesinde, oglu Cihan Deniz’den 24 gun sonra Ragıp’ı da gozaltina aldilar.
Ayşe’yi gozaltina alamadılar. Çünkü Ayse’yi çoktan yitirdik. Ama öyle gözüküyor ki, mümkün olsa, onu da tutuklayacaklardı !
Cunku bu ulkenin sosyalistlerini sindirmeye yonelen “Devrimci Karargâh”, Kürtleri ve onların özgürlük talepleriyle dayanisma içerisinde olanları sindirmeye yönelen “KCK” harekâtları gösteriyor ki iktidar, bu ülkede haksızlıklara “Hayır” diyen herkesi er ya da geç demir parmaklıkların gerisine tıkarak ve mümkün oldugu kadar çok orada tutarak susturmaya, sindirmeye kararlı.
Ragıp Zarakolu… Yayıncı, yazar, insan hakları savunucusu, arkadaşımız, yoldaşımızdır… Ve O, “terör” kavramı ve çağrıştırdıklarıyla ilintilendirilebilecek son kişidir…
Ragıp Zarakolu’nu gözaltına aldılar… Büşra Ersanlı Hoca’nın hemen ardından…
Recep Tayyip Erdoğan’ın cebinde 1400 kişilik bir “tutuklanacaklar” listesinin bulunduğundan söz ediliyor. Her bir şehit cenazesinin ardından, gerekçe dahi gösterilmeksizin gözaltına alınacak, tutuklanacak, uzatmalı bir yargılama süreci boyunca hücrelerde tutulacak 1400 kişi. İktidarın elinde 1400 rehin.
Boynumuzun borcu olsun: İlan ediyoruz ki, sizler en sonuncumuzu tutuklayana dek bu meydanlarda baskılara, haksızlıklara, hak ihlallerine karşı tepkimizi haykırmaya devam edecegiz…
En sonuncumuzu aldiktan sonra susturabileceksiniz bu sesi ancak.
O zaman alın “İleri demokrasi”nizi, yakanıza iliştirin.
Bütün muhalif seslerin susturuldugu bir “ileri demokrasi”, olsa olsa bakanlarınızın, bürokratlarınızın, müteahhitlerinizin, ideologlarınızın, “yaka süsü” olur ancak…
İşte bu kararlılıkla ve Cemal Süreya’nin dizeleriyle avazımız çıktığınca haykırıyoruz:
“Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek degil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
iste o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”
TUTUKLAMA TERÖRÜNE SON!
YA İNSAN AVINA SON VERİN YA DA HEPİMİZİ TUTUKLAYIN!
RAGIP ZARAKOLU VE BÜŞRA ERSANLI İLE DİGER TÜM TUTUKLANANLAR DERHAL SERBEST BIRAKILMALIDIR!

29 Ekim 2011 Cumartesi

DÜNYA DEVRİMCİ SÜRECİNDEN

PARTİSİZ İSYANCILIK VE KOMÜNİST SOL:
YUNANİSTAN ÖRNEĞİ

Yunanistan’da yürütülen kitle mücadelelerinin Mücadeleci İşçiler Cephesi (PAME) tarafından savunulması sayesinde, devlet mahfillerinde örgütlenmiş bir provokasyon planı engellendi. Halkın mücadelesinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngören provokasyon planı Yunanistan Komünist Partisi (KKE) tarafından teşhir edildi.

KKE Merkez Komitesi organı günlük “Rizospastis” gazetesinde açıklanan plana göre “Hükümet, Syntagma meydanında sıradan yurttaşların katıldığı bir hareketi, bu amaçla kullanmaya yeltendi”. ‘Partisiz İsyankar Yurttaşlar’ olarak anılan bu hareket, Yunan işçilerinin grev ve gösterilerini şiddet yanlısı olarak suçluyor ve kendi hareketlerini barışçıl bir mücadele biçimi olarak ayırt ediyordu. Öngörülen senaryoya göre maskeli bireylerden, futbol taraftar gruplarından, gece kulüplerinden kiralanmış serserilerden ve benzer lumpen mekanizmlardan devşirilmiş toplulukların sözümona ideolojik nedenlerle PAME ile çatışması tasarlanıyordu. 48 saatlik genel grev öncesi haber alınan bu plan uyarınca polis zor kullanmaya mecbur bırakılmış izlenimi yaratılarak grevcilere ve göstericilere karşı şiddete başvurma fırsatını kullanacaktı. Polisin amacı PAME örgütünü şiddetle özdeşleştirmek, böylelikle sıradan örgütsüz isyancı hareketin sınıf hareketinden ve siyasal partilerden özellikle de KKE muhalefetinden uzak durmak istediklerini göstermekti. “Rizospastis” gazetesinde yayınlanan bir yazıya göre Europol (Avrupa polisi) muhbirlere yaklaşımı ele aldığı 2002 tarihli bir belgede, provokatif muhalif gösterilerin örgütlenmesini ve gösterilere polis tarafından sızmayı öngörüyordu. Bu plan Yunan polisi için de geçerliydi.

KKE parlamento grubu hükümete verdiği bir soru önergesinde, medya tarafından kullanılan bir video bandının görüntüleri üzerinde durdu: Görüntülerde, ellerinde demir çubuklar bulunan bazı bireylerin ayaklanma bastırmayla görevli polis birlikleriyle müzakereler yürüttüğü, daha sonra aynı kişilerin ellerinde demir çubuklarla polis eşliğinde parlamento bahçesine girdikleri görülüyordu. Video görüntüleri, güvenlik örgütlerinde işleyen bazı mekanizmalarla belirtilen olaylarda yer alan bazı unsurların arasındaki ilişkilerin kanıtıydı. KKE milletvekilleri, soru önergelerinde hükümet üyelerinin anılan olaylar ve kişiler hakkında bildiklerini sorgulayarak, örgütlü halk hareketine karşı polisin baskı kurmasına yönelik mekanizmaları açıklamasını ve parlamentoya bu konularda bilgi vermesini talep etti.

30 Haziran 2011’de KKE Merkez Komitesi Genel Sekreteri Aleka Papariga bu konuda bir basın toplantısı düzenleyerek, anılan provokasyon planları konusunda hükümeti suçladı.

Papariga’ya göre planın politik hedefi, beşinci kol faaliyetleriyle bir yandan halkı korkutarak taleplerinden vazgeçirmek, direnmekten alıkoydurmak, öte yandan işçi-halk hareketini ezmek için gerekli koşulları yaratarak özellikle mücadele biçimi olarak grevlere saldırmaktı. Bu planın belgesel kanıtlarının ve video görüntülerinin altını çizen KKE Genel Sekreteri, polis tarafından örgütlenmiş görünen ve polis mekanizmalarına dahil olduğu anlaşılan maskeli bireylere, lumpen unsurlara, serserilere, aşırı sağcı sendikacılara işaret ediyordu. Papariga’ya göre, burjuva devleti elbette bu tür unsurları içerir ve benzer başka özel mekanizmalara ve servislere de dayanır, devletin ve devlete paralel mekanizmaların varolduğu komünistler tarafından iyi biliniyor; devletin resmi organları bu mekanizmaların işlerine yaradığını düşünüyor ve gizli tutmayı tercih ediyor.
 
Hükümet Syntagma meydanındaki çok sesli ama politik hedefleri belirsiz hareketi kendi amaçları için kullanmayı uygun buluyordu. Bu hareketin çok sayıda sıradan, partisiz ve gerçekten mevcut kriz koşullarına tahammülü tükenmiş isyankar eğilimleri olan yurttaşları kendine çektiği kabul edilmelidir. Hükümet Syntagma meydanındaki bu zeminin barışçıl bir mücadele biçimini temsil ettiğini ve grevlerle birleşen devrimci gösterilerin “şiddet eğilimine” karşı bir seçenek olduğu görüşünü alttan alta yaymaya çalışıyordu.

Provokasyon planından 48 saatlik genel grev öncesi haberdar olduklarını açıklayan KKE Genel Sekreteri, Genel Grev sırasında yürüyüş kollarının Syntagma meydanında buluşmasının amaçlandığını, bu buluşma sırasında PAME üyeleriyle “İsyankar Yurttaşlar” arasında bir çatışma senaryosunun konuşulduğunu, maskeli unsurların, serserilerin PAME üyeleriyle karşı karşıya getirilmesi yoluyla bir çatışma çıkarılacağını, böylece polisin çatışan grupların arasına girme bahanesiyle Syntagma meydanına müdahale etme fırsatını bulacağını, bu sayede meydanda buluşan emekçi kitleleri kırıma uğratacağını öğrendiklerini açıkladı. Planlanan provokasyon, PAME örgütünü şiddetle özdeşleştirmeyi, “partisiz isyankar yurttaşların” işçi sınıfı hareketinden özellikle de KKE gibi partilerden uzak durmayı istediğini kanıtlamak amacını gözetiyordu. PAME eğer provokasyon yoluyla kan dökülmesinden uzak durmayı seçerse, bu defa da salon entelektüeli bazı sol-kanat aydınlar tarafından “düzenle bütünleştiği” suçlamasına hedef olacaktı. Plandan haberdar olan KKE, PAME içindeki taraftarlarını durumdan haberdar etti. Hep beraber Syntagma alanında olma hakkının savunulması veya hükümetin provokasyon planına boyun eğilmesi arasında seçim yapılması gerekiyordu.

Genel grev hareketlerinde başarının greve başlama saatlerinde değil, bir gece önce işyerleri ve limanlarda gerçekleşen eylemlerde garantilendiği biliniyordu. PAME eylemlerinde kitlesel katılımın, gösterici kitlenin büyüklüğünün, işçi sınıfının geleneksel mücadele taktiği olduğunu bilerek davrandı. Düzenle mücadele eden işçi sınıfının gücü ve silahları, kitleselliğinde yatar. İşçi sınıfı, düşman için elverişli silah ve yollara başvurma tuzağına düşmekten uzak durmayı daima tercih eder, grev, örgütlü eylem ve politik hedefleri gözetme araçlarına yaslanarak kitlesel mücadeleyi öne çıkarır. PAME bunu yaptı.
 
Papariga provokasyonlara karşı kitle hareketini savunduğu konuşmasında şu görüşleri savundu:

"KKE provokatörlerle ve polis mekanizmalarıyla nasıl mücadele edileceğini iyi bilmektedir. Polisten ve provokatörlerden korkmuyoruz. Bizi ilgilendiren, polisin planlarına alet olmamaktır. En önemlisi, provokasyon planlarının teşhir edilmesidir. Bundan böyle, gösterilerin kimlerle ve nasıl yürütüleceğine karar verecek olan halkın kendisidir. Provokasyon belgelerini burada açıklıyoruz. Her yerde provokasyon gördüğümüzü ve halkın girişkenliğini görmezden geldiğimizi iddia edenleri bu belgelerle yanıtlıyoruz. Provokatörler için elkitabı yayınlayan Europol (Avupa Polisi) belgelerine dikkat çekiyoruz. Bu belgeler, muhbirliği ve provokatörlüğü meşrulaştırmaktadır, maskeli polis görevlilerinin devrimci eylem ve gösterilere kışkırtıcı ajan olarak sızmasından sözetmektedir. Provokatör ajanların rolü, deneyimsiz ve iyi niyetli gençlerin kışkırtıcı ve politik hedefleri bakımından zararlı eylemlere çekilmesidir. Emekçi halk, “ya terörizm ya pasifizm” dayatmasına boyun eğmeyecektir. İşçi sınııfına, bütün mücadele biçimlerine başvurarak sınıf hareketini geliştirmeye devam etmeleri çağrısını yapıyoruz. Sermayenin saldırısını kitlesel işçi sınıfı mücadelesini büyüterek göğüslemeyi başaramazsak, mücadele düzeyimiz geriye düşecek ve bu gerileme yıllar boyu devam edecektir.”

24 Ekim 2011 Pazartesi

ANTİ-EMPERYALİST SAFLAR NEDEN BİRLEŞMELİ?


Geç kapitalizmin son yıllarının genel görünümü, emperyalizmin dizginlerinden boşanmış bir saldırganlık, savaşa dayalı yayılmacılık ve ekonomik buhranlarla içiçe geçmiş kutuplaşmalar ekseninde kızışan paylaşım çatışmalarıyla belirleniyor. Kapitalizmin büyük patronu ABD, Bush döneminde dış politikasına damgasını vuran yayılmacı, stratejik bölgeleri egemenliği altına almayı amaçlayan ve çok taraflı uluslararası hukuka dayanan mutabakat yerine tek taraflı güce dayanan bir çizgiyi dayatıyordu. AB içinde öne çıkan Fransa-Almanya mihveri, Rusya, Çin gibi büyük güçler de görünüşte farklı ama özünde benzer bir dış politikayı daha sinsi biçimlerde izliyor. Nihayet Türkiye, Gürcistan ve Polonya gibi ikinci dereceden aktörler de emperyalist kutuplara yanaşma yarışında aynı dış politikaların dümen suyunda yol alıyor. Emperyalist devletlerin ve dümen suyundaki işbirlikçilerinin son dönem dış politikaları, Balkan, Kafkas, Ortadoğu ve Asya halklarına kan ve gözyaşı ile bedel ödetiyor.

Solda özellikle liberalizmin etki alanındaki çevrelerde son zamanlara dek yaygın olarak paylaşılan ve savunulan bir analiz, yürürlükteki emperyalist dış politikayı ABD’de yönetimi ele geçirdiği varsayılan ve Bush-Cheney ikilisinde temsil edilen bir “çete” ile ilişkilendiriyordu. Bu analizin bir uzantısı olarak Türkiye’de de emperyalist saldırganlığın işbirlikçisi olarak tebarüz eden AKP hükümeti, ülkeyi emperyalist bir savaşa sürüklemenin başlıca sorumlusu olarak gösteriliyordu.

Bu analizin başlıca handikapı, emperyalist savaş taraftarlığının, ABD’de olsun Türkiye’de olsun, egemen sınıfta ve temsilcisi olan politik-askeri zümrede yatan çıkar ve mutabakat ortaklığını gözardı etmesidir. Kapitalist sistem içinde İkinci Büyük Savaş sonrası elde ettiği ekonomik hegemonya ile kıyaslandığında bugün aslında daha geri bir ekonomik konum işgal eden ABD’de yönetici sınıfın askeri-siyasal gücüne yaslanarak olası rakiplerine karşı emperyalist paylaşım emellerini korumak ve geliştirmek istemesi doğrultusunda stratejik bir mutabakata sahip olduğu gözlerden kaçmıyor. Türkiye’yi yönetenlerin kah acze düşmüş devletlerin ve halkların başı üstünde uçuşan bir akbaba rolüne soyunarak, kah sille yemiş, köşeye sıkışmış veya yere düşmüş mağdur komşularına yardım ediyor pozları atarak bu emperyalist stratejiyle ortaklığı gözetmesi ise, Türkiye’deki egemen büyük sermaye sınıfının ve temsilcisi askeri-siyasal zümrenin görünüşteki gergin ve çatışmalı ilişkilerinin arka planında, çıkar ortaklığına dayanan bir mutabakat sağlandığına ve AKP hükümetini aşan bir sınır-ötesi role soyunduğuna işaret ediyor. Rolün önde gelen adayı AKP’dir ancak başta Ordu üst bürokrasisi olmak üzere diğer adayların da yedek kulübesinde ısındırıldıkları ve sahaya ABD adına çıkmak için can attıkları bellidir. Yedeklerin tımar edilmesi ve hizaya getirilmesi ise bu gibi işlerde adetten olmaktadır.

İnşaat şirketleri, projelerini hayata geçirirken malzeme, işçiler gibi lojistik ihtiyaçları için bir şantiye alanına ihtiyaç duyar. Benzer biçimde devletler de büyük askeri operasyonlar için elverişli bir harekat üssüne ihtiyaç duyar. Napoleon Bonaparte’ın feodalizmi yıkan Fransız burjuvazisi adına Doğu Avrupa, Rusya ve Doğu Akdeniz seferlerine hazırlanırken harekat alanı olarak henüz ulusal birliğini sağlamamış İtalya’yı seçtiği bilinir. Orta ve Doğu Avrupa’ya ve Akdeniz’e açılan konumuyla İtalya, 1800’lerin başında Napoleon Bonaparte’ın sefer harekat alanı olarak hedef alınmış, Fransız orduları Roma üzerine yürüyerek İtalya’yı işgal etmiştir.

Büyük sermaye şirketlerinin ve orduların kolkola büyüyen “sınır ötesi rolleri”, ABD ile Türkiye’nin sıkça sözü edilen “stratejik ortaklığının” maddi temelidir. Bu temel, dünyayı ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu yakın bölgeleri devasa yıkımların eşiğine getirmeye adaydır. Türkiye, İran üzerinden Asya seferine hazırlanan ABD emperyalizminin işgal şantiyesi ve harekat alanı olarak hedeftedir. Bu koşullarda, emperyalizme karşı devrimci bir başkaldırıyı hedefleyecek örgütlü bir barış hareketinin inşa edilmesi her zamankinden fazla önem ve aciliyet kazanmaktadır.

Bugün ittifak etmesi gereken güçleri karşı karşıya getiren yanlış politikalar, tutarlı bir barış hareketine olan ihtiyacın önünde engel olarak dikilmektedir. Bu yanlış politikaların bir yanında, Kürt ulusal demokratik hareketinin belirleyiciliği altındaki lafta barış söylemli siyaset bulunuyor. PKK siyasetinde ve kuyrukçularında ifadesini bulan bu yanlış çizgi, barış siyasetini emperyalist büyük güçlerin hakemliğine emanet etmeye meylediyor, Kürt ulusal demokratik hareketinin esas hasmını Türk Arap ve İran halkları ve devletleri düzleminde tanımlıyor, Batı emperyalizminin ana mihraklarını potansiyel veya fiili müttefik gibi değerlendiriyor. Emperyalist güçlerin ve NATO’nun himayesinde barış siyaseti izlenemeyeceği, emperyalist güçlere karşı dünya halklarıyla birleşmeyi gözetmeyen bir halkın kendi geleceğini belirleme hakkından vazgeçmiş sayılacağı, kendi ayağına kurşun sıkmış olacağı aşikardır. Orta-Doğu coğrafyasında halkların özgürlüğü emperyalizme karşı komşu halklarla birleşmekten geçer. Silahının namlusunu birbirine yükseltenlere karşı çağrımız, “silahlarınızın namlusunu emperyalist güçlere doğrultun!” olmalıdır.

İttifak etmesi gereken güçleri karşı karşıya getiren yanlış politikaların diğer yanında, Türk devleti yanında saf tutan ve kürt-düşmanı şoven-milliyetçi siyaseti sürdüren lafta anti-emperyalist söylemli siyaset bulunuyor. Kürt ulusal-demokratik hareketine karşı saldırgan ve şoven bir çizgiyi savunan bu siyasetin destekçileri arasında Düzen Partisi’nin Kemalist kalıntıları, milliyetçi-faşist ordu ve devlet bürokrasisi temsilcileri, MHP, DSP, CHP unsurları bulunuyor. Emperyalizme yaranma ve büyük güçlerle ortaklık arayışı çabalarında Kürt ulusal-demokratik hareketi ile rekabeti esas alan Düzen Partisi bu nedenle anti-emperyalist bir ittifak siyasetinin ve bu siyasetin kaçınılmaz gereği olan adil ve demokratik bir barış hareketinin önünde engeldir. Düzen Partisi güçleriyle ittifak arayışından vazgeçemeyen ve Türk-şoven-milliyetçiliğinin yedeğine düşen İşçi Partisi, bu siyasetin bukağısını parçalamadığı sürece aynı engelin bir parçası olarak kalacaktır.

İttifak etmesi gereken güçleri karşı karşıya getiren yanlış politikaların bir başka köşesinde ise, işçi hareketi, demokrasi güçleri ve Türkiye sosyalist hareketi yer alıyor. Sendikalar ve işçi hareketi gündelik öz çıkarlarının savunulması düzleminde bile olsa (kıdem tazminatlarının gasbedilmesi, sendikal hakların baskı altına alınması vs.) emperyalizme karşı saf tutma bilincinden uzak gözüküyor. Demokrasi güçleri (işçi sınıfı, küçük-burjuvazi, ordu orta alt kademeleri) anti-emperyalist safların birliği ve hedefleri konusunda berraklıktan uzak gözüküyor. Türkiye sosyalist hareketinin bugün için ağırlıklı unsurları da (TKP, ÖDP, EMEP, Halkevleri, BDP etrafındaki unsurlar vs.) emperyalizme karşı bir ittifak cephesinin kurulması için gerekli siyasal hedef ve ilkelerden (ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı, NATO, AB, ABD karşıtı tutum vs.) uzak gözüküyor.

Anti-emperyalist safları birleştirme zorunluluğu tutarlı bir barış hareketine olan ihtiyacın gerçeğe dönüşmesinin temel koşuludur.

18 Ekim 2011 Salı

AKP NEDEN KAPATILMALI?



AKP şaibeli bir parti. Düzen Partisi (Ordu ve Yargı yüksek bürokrasisi, CHP ve MHP, geleneksel Kemalist akım mensupları) AKP aleyhine birkaç yıl önce Anayasa Mahkemesi’nde bir kapatma davası açmıştı. İddianamenin özü ve sınırı, bu partinin cumhuriyet rejiminin temellerinden biri olan laiklik ilkesine karşı faaliyet yürüttüğü suçlamasından ibaretti. AKP’nin kapatılmasına dair dava, zamanlaması bakımından gecikmiş, AKP’nin şaibe kaynaklarının bütününü dikkate almaması bakımından eksik bir iddianame ile gündeme gelmişti. Düzen Partisi’nin tutarsız, mütereddit, korkak girişimi, Anayasa Mahkemesi’nin hukuksal açıdan aynı ölçülerde tutarsız, mütereddit, korkak kararıyla sonuçlandı: AKP rejimin temellerinden biri olan laiklik ilkesine karşı faaliyetlerin odağı olarak mahkum edildi ancak bu mahkumiyetin gerektirdiği yaptırım uygulanmadı, para cezasıyla yetinildi.

Düzen Partisi’nin gecikmiş, eksik, ürkek ve ikircikli girişimi, hükümet partisi AKP’nin kapatılmasıyla doğacak rejim krizinin emperyalizme ve gericiliğe karşı kitlesel muhalefeti tetiklemesinden duyulan egemen sınıf korkusunu yansıtıyordu. Kitle mücadelesinin gelişmesinden ve siyasal bunalımın derinleşmesinden hep çekinmiş olan Düzen Partisi, AKP’nin temsil ettiği halk düşmanı emperyalist çıkarlarla uzlaşmayı gözeten, hukuksal açıdan ucube görünüşlü bir kararla yetinmeyi seçti.

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olarak tescil etmesi bir yana, bu partinin cumhuriyet rejiminin temel ilkelerinden birine karşı olmasına rağmen kapatılmaması, son birkaç yılda AKP’nin Bonapartist bir diktatörlük rejimini tesis etmeye yönelik karşı saldırısının yolunu açtı. Karşı saldırı bugün rejimin tepe noktalarının, Cumhurbaşkanlığı’nın, yargı, polis, akademi ve ordu üst bürokrasisinin AKP tarafından ele geçirilmesine, Anayasal rejimin temel ilkelerinin değiştirilmesi aşamasına vardı. Rövanşist güçler, 2011 yaz sonunda artık 1908-1923 burjuva demokratik devrim sürecinin temel kazanımlarını, laik burjuva cumhuriyetini tasfiye etmeyi hile ve zor dahil bütün yöntemlerle dayatıyor.

“AKP neden kapatılmalı?” sorusu ise güncelliğini korumaya devam ediyor. Bu sorunun sahibinin bundan böyle Düzen Partisi olmadığı anlaşılmıştır. AKP kapatılmalıdır! Ancak kapatma kararı, Yargıtay Başsavcısının iddianamesindeki sınırlı suçlamayla yetinilerek değil, AKP’nin Türkiye halklarına ve cumhuriyet rejimine karşı işlediği bütün suçların dökümünün yapıldığı devrimci bir iddianameyle hayata geçirilebilir. Böyle bir iddianameyi yazacak, takip edecek ve sonuçlandıracak irade, Türkiye halklarının devrimci- cumhuriyetçi- yurtsever iradesi olacaktır.

AKP kapatılmalıdır, çünkü işçi sınıfına karşı işlenmiş ekonomik ve sosyal suçların sorumlusudur: İşsizlik Sigortası Fonu’nun sermayeye peşkeş çekilmesi, Ulusal İstihdam Stratejisi başlığı altında işçi sınıfının bugünkü ve gelecek kuşaklarının yarım yüzyılının çalınması, Özelleştirme Yönetmeliği’nin kapalı kapılar ardında hazırlanması, cumhuriyetin iki üç kuşağı boyunca emekçi halkın alınteriyle kurulmuş ve çalıştırılmış devlet işletmelerinin özelleştirilerek emperyalist yabancı sermayeye ve işbirlikçi ortaklarına peşkeş çekilmesi, Türkiye’nin bugünkü sermaye birikimini yaratmış işçi kuşaklarının kazanılmış emeklilik ve sosyal güvenlik haklarının gasbedilmesi, işçi ücretlerinin düşürülmesi, güvenceli ve insanca çalışma taleplerine karşı kölelik koşullarının dayatılması, sendikal hak ve özgürlüklerin baskı ve zor kullanılarak çiğnenmesi gibi uzayan bir suç listesi, AKP’nin işçi düşmanı sabıka kayıtlarını oluşturuyor.

AKP kapatılmalıdır, çünkü emeğiyle üreten geniş halk kitlelerine karşı işlenmiş ekonomik ve sosyal suçların sorumlusudur: Eczacıların, hekimlerin, mühendislerin, fındık, şeker pancarı, tütün, süt, çay vs. onlarca tarımsal ürünün üreticisi küçük ve orta köylülerin alınterinin gasbedilmesi gibi uzayan bir suç listesi, AKP’nin emekçi halk düşmanı sabıka kayıtlarını oluşturuyor.

AKP kapatılmalıdır, çünkü emperyalist sömürüye aracılık ederken kendi cebini de dolduran bir siyasal arsızlığın, ahlaksızlığın ve çürümenin temsilcisidir.

AKP kapatılmalıdır, çünkü ülkenin doğal ekolojik değerlerinin, ormanlarının, su kaynaklarının, kıyılarının, kentsel ve tarihsel sit alanlarının tahribinden, yağmasından, sermayeye peşkeş çekilmesi girişimlerinden sorumludur.

AKP kapatılmalıdır, çünkü ülke halklarını birbirine düşürme, Kürt düşmanlığı gütme, Kürt halkının ulusal demokratik isteklerini ve kendi geleceğini belirleme hakkını şiddete başvurararak çiğnemekten sorumludur.

AKP kapatılmalıdır çünkü bu partinin, şeriatçı bağnazlığı ve cumhuriyet düşmanlığını temsil ettiği resmen tescil edilmiştir. AKP’nin bonapartist-faşist bir siyaset güttüğü, demokratik hak ve özgürlükleri, laikliği yok etmeyi hedeflediği son gelişmelerle açıkça ortaya çıkmıştır.

AKP kapatılmalıdır, çünkü bu partinin ABD tarafından kurdurulduğu, Washington ve Brüksel siyasal mahfilleri tarafından yönlendirildiği, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda evlatlarımızı yabancı ülkelere savaşmaya gönderdiği, yakın coğrafyalardaki komşu ülke halklarına ve devletlerine karşı emperyalist tertiplere alet olduğu, emperyalist işgallere yataklık ettiği bilinmektedir.

AKP’nin sabıka kaydı kabarıktır. Vatan hainliğinden yolsuzluğa, emek ve halk düşmanlığından diktatörlük niyetlerine uzanan suç listesi, bu “özel” partinin yöneticilerinin, akıl hocalarının, yardakçılarının, siyasal tabanının bir suç şebekesi oluşturduğunu açıkça gösteriyor. Demokratik Halk İktidarı’nın ilk adımı, bu suç şebekesini tasfiye etmek ve ülke tarihindeki kara gölgesini silmek olacaktır.

26 Eylül 2011 Pazartesi

MEVSİMLİK TARIM İŞÇİLERİNİN DÜNYASI VE KÜRT SORUNU




Her yaz olduğu gibi bu yaz da hasad mevsiminde, vasıfsız, ucuz ve kitlesel işgücüne ihtiyaç duyan Türk kapitalizmi, tarlalara ve bahçelere göç dalgasını davet etmiş bulunuyor. İşsiz ve yoksul binlerce Kürt köylüsü, çoluk çocuğuyla ve aileleriyle birlikte, göçebe çalışma kamplarına katılmak üzere, trenlerle, otobüslerle seyahat ediyor. Boğaz tokluğuna çalıştırılmak üzere gittikleri ve döndükleri bu yolculuklarında, her yıl onlarca işçinin ve çocuklarının hayvanlar gibi taşındıkları ve yol kazalarında canlarını kaybettikleri, güneşin alnında acımasız koşullarda çalıştırılarak insafsızca sömürüldükleri biliniyor. Türkiye tarımının hasad mevsimi, her yıl göçebe işçilerin alınteri ve canı pahasına tamamlanabiliyor.  Mevsimlik tarım işçileri, en ağır, en zor koşullarda aç kalmamak için ter döküyor.

Türkiye tarımında kapitalist sömürünün altında ezilen göçebe işçiler kitlesi, Kürt Sorununda devrimci seçeneğin esas toplumsal temelini oluşturuyor.

Göçebe mevsimlik işçilik, örgütlenme ve mücadele açısından zorluklar taşıyor. Zorlukların bir bölümü, göçebe işçiliğin mekan ve zaman olarak geçici niteliğinden kaynaklanıyor. Ülke çapında onbinlerce işçinin aileleriyle birlikte dahil olduğu hasad emeği, birleşik bir toplumsal süreç olmaktan ziyade parçalı, istikrarsız ve yarı-proleter bir nitelik taşıyor. Hasad çalışmalarının mevsimlik ve geçici niteliği, burjuva tarım tekellerini sınıfsal karşı kutup olarak tarım işçilerinin görüş alanından uzak tutuyor. Kapitalist tarım tekellerini bir sis kuşağı gibi sarıp sarmalayan binlerce küçük ve orta toprak sahibi, sınıfsal kutuplaşmanın maskelenmesine katkıda bulunuyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin örgütlenmesinde ve mücadelesinde mevcut zorlukların bir diğer bölümü, işçilerin Kürt kökenli oluşuyla ilişkili bulunuyor. Etnik farklılıklar, mevsimlik tarım işçilerinin sınıfsal sömürüsünü örtüyor. Devlet yetkilileri düzeyinde “potansiyel terör suçlusu yatağı” olarak görülen Kürt tarım işçileri, toprak sahipleri düzeyinde ise şoven baskı ve ayrımcılığın muhatabı olarak algılanıyor. Kürt ulusal demokratik hareketi düzeyinde ise aynı tarım işçileri etnik ve aşiret ilişkileriyle kısıtlı olarak değerlendiriliyor, işçi sınıfının ülke düzeyinde yayılmış mücadelesinin ve dünya-tarihsel misyonunun bir parçası gibi ele alınmıyor.

İşçi sınıfı sosyalizmi, mevsimlik tarım işçilerinin maruz kaldığı acımasız çalışma koşullarına, yoğun ve katmerli sömürüye karşı mücadeleyi işte bu nesnel bağlamda örgütlemekle yükümlüdür. Bu mücadeleye yabancı duran, bu mücadele ile ilişkilenmeyen bir sosyalist hareket, Türkiye halklarının kurtuluşu için savaşma yeteneğinden yoksun kalır, ayağı ülke topraklarına basan bir partiye dönüşemez.

Mevsimlik tarım işçilerinin dünyasına dahil olmak ve mücadelesine önderlik etmek, çalışma koşullarının düzeltilmesi için çaba göstermekle, sosyal güvence hak ve taleplerini kazanmaya çalışmakla, ücretlerini artırmak ve garantilemek için seferber olmakla, mevsimlik hasad emeğinin düzenli, kadrolu, yerleşik bir çalışma tarzına dönüştürülmesini savunmakla başarılabilir. Sağlıklı barınma ve konut haklarının kazanılması, düzenli sağlık ve eğitim hizmetlerinin temin edilmesi, göçebe tarım işçilerinin tarım işletmelerinin yoğunlaştığı bölgelerde, devlet eliyle, ücret garantisi ve sosyal güvence temelinde kalıcı istihdamı ve iskanı ile mümkün olabilir.

Bütün bunları hedefleyen bir sendikal ve siyasal program, Kürt Sorunu’na yönelik bir müdahale aracını işçi sınıfı sosyalizmine kazandırır. Kürt illerindeki emekçi nüfus fazlasının Anadolu’nun Batı, Kuzey ve Güney bölgelerinde tarımsal işletmeler çevresindeki illere ve ilçelere planlı ve kalıcı olarak iskanı ve buralarda devlet güvencesinde istihdamı, işçi sınıfı sosyalizminin Kürt sorununa ilişkin siyasal ve toplumsal programının temel araçlarından biri olacaktır.

30 Ağustos 2011 Salı

YAKLAŞAN SAVAŞ TEHLİKESİ VE BARIŞI SAVUNMAK İÇİN GÖREVLERİMİZ

Yakın coğrafyada fırtına bulutları birikiyor. Hava geçen yüzyılın dünya savaşları öncesi günlerindeki gibi barut kokuyor. Kapitalizmin büyük ve derin küresel krizinin ekonomik ve toplumsal arka planı üzerinde, savaş siyaseti ve söylemleri emperyalizmin yönetici çevrelerinde güç kazanıyor, silahlanma ve ön muharebeler tırmanıyor. Son on yılın Irak ve Afganistan, Bahreyn işgalleri, Lübnan, Libya ve Gürcistan muharebeleri, Pakistan, Kıbrıs, Yemen ve Türkiye’deki siyasal gelişmelerin yüksek gerilimli iç çatışmalar boyutuna yükselmesi, işgal altındaki Irak’ta, işgal güçleri tarafından bölünmüş Kore’de, Sudan ve Somali’de, Orta Asya ülkelerinde tırmanan çatışmalar, Sudan’ın emperyalizmin gözetiminde bölünmesi, Suriye’ye ve İran’a yönelen güncel tehdit, yaklaşan genel ve büyük bir savaş tehlikesinin habercileri olarak görülmelidir.

Türkiye yaklaşan savaş tehlikesinin merkezinde bulunuyor. Sadece coğrafi nedenlerle değil, aynı zamanda Türkiye üzerinde gelişen emperyalist paylaşım ve denetim çabalarının ülkemizin iç siyasetinin belirleyici bir unsuruna dönüşmesi nedeniyle de bu böyledir. Türkiye burjuvazisinin emperyalizmin vesayetinde yeniden yapılanması ve emperyalist sermayenin bölgesel hatta küresel hesaplarına kendisiyle birlikte ülke ve bölge halklarının kaderini teslim etmesi bu sürecin bir parçasıdır.

Büyüyen savaş tehlikesi bölge halk güçlerine saflaşma zorunluluğunu dayatıyor. Batı emperyalizminin saldırgan güçleri, ABD, NATO, AB, İsrail, Suudi Arabistan gibi mihrakların askeri ve politik güçleriyle temsil ettikleri eksen, yaklaşan savaşın esas kaynağıdır. Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, İran, Suriye, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Venezuela, Küba gibi ülkeler, savaş tehdidinin kısa ve uzun erimli hedefleri arasında yer alıyor. Rusya, Çin, Almanya gibi büyük güçler, saldırgan Batı emperyalizminin savaş tehdidi karşısında pazarlık yapan, fren olmaya çalışan ve kendi çıkarlarını korumaya gayret eden bir politik yönelimi geliştiriyor. Halk güçlerinin çıkarlarını savunan barış hareketi, uluslararası işçi sınıfı hareketi, ezilen halklar, yaşanan saflaşmada Batı karşıtı eksen etrafında güç yığınağı oluşturarak Batı emperyalizminin eşitsiz askeri güç üstünlüğünü dengeleme siyaseti izliyor.

Savaş tehlikesinin büyümesine, Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında, Akdeniz havzasında, Avrupa ülkelerinde  emekçilerin kitlesel mücadelelerinin büyümesi eşlik ediyor. Arap ülkelerinde ve bazı Avrupa ülkelerinde yer yer kitlesel gösterilere ve halk ayaklanmalarına dönüşen bu hareketlilik, henüz emperyalizme ve savaşa karşı belirgin bir saf tutuşu temsil etmiyor, yer yer Amerikancı İslamcı hareketin, neo-nazilerin, anarşist başıbozukluğun, küçük burjuva milliyetçiliğinin izlerini taşıyor, bu niteliğiyle de zaman zaman emperyalist mihrakların denetlemesine ve siyasal tertiplerine açık özellikler taşıyor. Bununla birlikte, son örnekleri İspanya, Yunanistan, İngiltere, İsrail ve Mısır’da görülen ve gençliğin, kent yoksullarının, işçi sınıfının başkaldırılarına tanık olunan gelişmelerin sürükleyicisi halk güçleri, demokratik toplumsal hak taleplerini emperyalizme karşı mücadeleyle birleştirebildiği ölçüde, bu sakıncalar aşılabilecektir.

Güncel durumda bunun koşulu, Batı emperyalizmi kaynaklı savaş tehdidine karşı mücadelede saf tutmaktır. Türkiye’de aynı safta yer alması gereken ancak birbirinden uzak durmayı seçen, birbiriyle çatışan ve birbirini güçten düşüren halk güçleri (cumhuriyetçi, yurtsever küçük-burjuva grup ve çevreler, Kemalist akım, Kürt ulusal-devrimci hareketi),  tekil mücadeleler içinde enerjisini tüketen ve büyük resmi gözden kaçıran işçi hareketi, kendi dar gündemine hapsolmuş ekolojik- hareket, köylü eylemleri, öğrenci hareketi, yaklaşan savaş tehlikesine ve savaşın esas kaynağı Batı-emperyalizmi eksenine karşı birleşmek zorundadır. İki önemli güncel konu, bu birleşmeye vesile olabilir: Kürt ulusal devrimci hareketini imha etmeye yönelik girişimleri önlemek ve Suriye-İran’a karşı Türk Ordusu eliyle emperyalizm hesabına girişilecek bir işgal savaşını engellemek!

Sosyalist hareket, ilerici yurtsever güçler, Kürt ulusal demokratik hareketi, Kemalist grup ve çevreler, cumhuriyetçi güçler, bir araya gelerek ortak bir cephe oluşturabilirse, silahlarının namlusunu doğrultacağı mücadele hedeflerini “Batı-emperyalizmi” olarak ifade edebilirse, bölgedeki saflaşmalarda Batı eksenine karşı İran-Suriye-Rusya-Çin ekseninde oluşan güç yığınağını dikkate alarak birleşebilirse, yaklaşan savaş tehlikesini önlemek mümkün olacaktır.