28 Mart 2011 Pazartesi

ARAP DEVRİMLERİ VE EMPERYALİZM
Tarihin akıntısının hızlandığı dönemeçlerde, olayların içinde yer alan öznelerin ve gözlemcilerin olup bitenlerin gerçek niteliğini hızla kavrama ve gereklerini yerine getirme yetenekleri, tarihin daha sakin ve durgun aktığı dönemlere oranla kısıtlanıyor. 1900-1950 dünyasının devrimci altüst oluşlara ve dünya çapında büyük savaşlara sahne olan dalgalı seyri böyle bir dönemeci temsil ediyordu. İşçi sınıfı hareketi içinde büyük savrulmaların yanı sıra büyük bir devrimci değişim çağını başlatan yeni enternasyonal odakların ortaya çıkışı, böyle bir engebeli tarihsel dönemin ürünüydü. Gidişatın ana yönünü ve tali özelliklerini ayırt edemeyenler, çıkmaz sokakları ve hedefe götüren yolları doğru olarak seçemeyenler, 1900-1950 dünyasında tarihsel ve toplumsal ilerleme sürecinin dışına, kenarına, bazen da karşısına düşmekten kaçınamadılar. Tersine, 1950-2000 döneminde ise, kapitalizmin merkez bölgelerinde geçici ve nisbi bir istikrarın sağlandığı koşullarda, dünya devrimci sürecinin enerjisinin tükenişine, toplumsal ilerlemenin yüzyılın ilk yarısında elde ettiği kazanımların yitirilmesine, emperyalizmin ve darbelenmiş gericiliğin hortlamasına tanıklık edildi. Gidişatın ana yönünü ve tali özelliklerini ayırt edemeyenlerle ayırt edebilenler, çıkmaz sokakları ve hedefe götüren yolları doğru olarak seçemeyenler ile seçebilenler, gericiliğin ve geçmişe uzanan statükonun üstün gelmiş gibi gözüktüğü bu dönemde sağa sola fazla savrulmadan ve büyük devrimci atılımlara aday yeni mihraklar oluşturamadan aynı nehrin içinde yan yana akabildiler. 1990’ların başında sosyalist sistemin parçalanıp dağılmasıyla yükselmeye başlayan 10 yıllık karşı devrim dalgası, yan yana yürüyüş kolu oluşturanların bir bölümünün tarihsel ve toplumsal ilerleme sürecinin dışına düşmelerini affetmedi ve gericiliğin sel baskını hareketimizin içinde yanında yer tutmuş çer çöp ve molozların çoğunu önüne katıp sürükledi. Ancak bu gerici dalga, yeni bir devrimci altüst oluş döneminin de ön koşullarını biriktiriyordu.

2000’lerin başından bu yana tarihin seyrinin diyalektiği, bir defa daha gidişatın yönünde değişim işaretlerinin çoğaldığını haber veriyor. 1999’da ABD’nin Seattle şehrinde Dünya Ticaret Örgütü zirvesine karşı gerçekleşen, gençliğin ve işçi sınıfının kitlesel ölçeklerde seferber olduğu, sermaye egemenliğine karşı büyük bir meydan okumaya dönüşen protesto eylemleri, yeni dönemin ilk işaret fişeği oldu. 2000’li yıllar, Irak’ın emperyalistler tarafından işgal edilmesine karşı dünyanın her yerinde yükselen ve milyonlarca kişinin katıldığı büyük savaş-karşıtı gösterilere, ilerici yurtsever güçlerin Venezuela, Bolivya, Nikaragua, Honduras ve Nepal’de iktidarı ele geçirmesine, 2004-2005’de yerel ölçeklerde kitlesel işçi ve gençlik gösterilerine ve 2008-2009 büyük ekonomik krizinin ardından bütün dünyada işçi hareketlerinin dünya çapında canlanışına ve büyümesine tanıklık etti. 2009-2010 yıllarında özellikle Güney Avrupa’da yoğunlaşan ama tüm Avrupa ülkelerini sarsan büyük kitle gösterileri ve genel grevler başladı. Arap Devrimleri’nin 2010’de ani olarak başgöstermiş gözüken büyük patlaması bu tür gelişmelerin yaşandığı bir onyıl zemininde ve sonucunda yükseldi.

2010-2011 ARAP DEVRİMLERİNE NASIL YAKLAŞILMALI?

Tunus’tan başlayan, Mısır’a yayılan, peşinden Yemen, Ürdün, Bahreyn ve Suudi Arabistan’a sıçrayan kitle gösterileri, ABD emperyalizminin işbirlikçisi monarşik-Bonapartist siyasal rejimlerin tepesindeki “kral” müsveddelerinin devrilmesini ve demokratik cumhuriyeti talep eden halk ayaklanmalarına dönüştü. Tarık Ali gibi yazarlar, gelişmeleri Arap halklarının gecikmiş 1848 devrimleri olarak nitelendirdi. Başlangıçta yıllanmış işbirlikçilerini destekleyen ama kitle gösterilerinin büyüyen ölçeği ve direnci  karşısında at değiştirmeyi gözeten emperyalist merkezlerin ve onların denetimi altındaki Ordu yönetimlerinin desteğini yitiren Mübarek ve Bin Ali, Tunus ve Mısır’da peşpeşe işbaşından uzaklaşmak zorunda kaldı. Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasını dalgalandıran gelişmeler sırasında önce İran ve Cezayir’de, ardından Libya ve son olarak Suriye’de de karışıklıklar baş göstermesi dikkat çekti. Bu ikinci gruptaki ülkelerin ortak özelliği, esas olarak ABD karşıtı eksende yer alan ve emperyalizmin ekonomik siyasal denetiminden kısmen uzak ulus-devletler olmalarıydı ve bu bakımdan Baas Partisi yönetimindeki Irak’a benziyorlardı. Bu ülkelerdeki muhalif eylemlerin yabancı ajanlar tarafından kışkırtılan silahlı sabotaj yöntemlerini kullandığı, kitlesel nitelik taşımayan El-Kaide ve benzeri İslamcı azınlık terör gruplarına dayandığı, Batı emperyalizminin medya, silah, teknik ve politik  desteğine sahip oldukları ve bu bakımdan Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen, Bahreyn örneklerinden ayrıştığı gözleniyordu. Özellikle Libya örneğinde emperyalist güçlerin askeri saldırısıyla Kaddafi rejiminin hedef alınması, Bahreyn örneğinde ise Suudi Arabistan’ın askeri saldırısıyla bu ada devletinin işgal edilmesi bu ülkelerdeki gelişmelerin yönünü değiştirdi. Rusya Dışişleri Bakanı’nın Cezayir’de NATO’ya karşı tutum açıklaması, Çin’in ve Orta Güney Amerika’daki ilerici rejimlerin Libya’ya emperyalist müdahale girişimlerine karşı çıkması yeni gelişmelerin ortaya çıkardığı kaos tablosuna ışık tuttu. Komünist öncü güçlerin siyasal etkisinin zayıf olduğu Mısır ve Tunus’ta da emperyalist müdahalenin siyasal manevra alanının genişliği, buralardaki devrimci gelişmelerin hedefinden saptırılması, emperyalizmin ve işbirlikçi sınıf ve zümrelerin siyasal egemenliğinin yeni biçimler altında at değiştirerek devam ettirilmesi olasılığının güçlendiğini gösterdi.

Gelişmeler farklı odaklar tarafından farklı biçimlerde yorumlandı ve ele alındı. Yaklaşımlar birkaç grup altında toplanabilir. Emperyalist mihrakların, Batı solunun, İslamcı akımların, Komünist ve İşçi Hareketinin ve ilerici yurtsever küçük-burjuva güçlerin yaklaşımlarını tek tek ele alalım ve karşılaştırmaya çalışalım.

EMPERYALİST MİHRAKLARIN YAKLAŞIMI

Tunus’taki halk ayaklanması kapitalizmin 2008-2009 büyük ekonomik krizinin Avrupa’yı etkilediği ve ülkeye yansıttığı ekonomik toplumsal koşulların ve bütün Avrupa’yı özellikle Yunanistan’ı, İspanya’yı, İtalya’yı, Fransa’yı, Belçika’yı, Portekiz’i sarsan genel grev ve kitle gösterilerinin doğrudan tetiklediği koşullar altında başladı. Fransa ve Avrupa Birliği, ilk başta Bin Ali ve işbirlikçi Bonapartist rejimden yana tavır aldı. Kitle gösterilerinin büyümesi ve engellenememesi karşısında, rejimin ve ordunun üst yönetiminin emperyalist tercihlerin değiştiğini dikkate alarak gösterileri bastırmaktan geri durması, Bin Ali’yi feda ederek rejimi muhafaza etme taktiğini benimsemesi, Tunus Devrimi’nin acil hedefine erişmesini yani otokrat liderin devrilmesini kolaylaştırdı. Böylece Tunus’ta emperyalist müdahale rejimin Bin Ali’siz olarak devamını, yönetici zümrede ufak tefek değişikliklerin gerçekleşmesini, otokratik rejimin nisbi demokratik bir görünüm altında devam ettirilmesini gözetiyordu.

İşçi sınıfının 2006 sonrasında hızlanan eylemlerinin bilindiği Mısır’da, Tunus Devrimi’nin ilk hedefinin gerçekleşmesinin de etkisiyle 2011 başlarında başgösteren yaygın ve büyük ölçekli kitle gösterilerinin büyümesi, işçi sınıfının da katılmasıyla eylemlerin nitelik değiştirmeye eğilim göstermesi karşısında, emperyalist müdahale, daha örgütlü ve proaktif bir nitelik kazanmaya başladı. Ordu ve rejimin üst yönetimlerinin emperyalist tercihlere yaslanarak Mübarek’in feda edilmesini kabul etmesi, gösterileri yatıştırmak için otokratik rejimin Mübarek’siz ve parlamenter görünüm altında muhafazasını, bu amaçla Mısır’da da “at değiştirmeyi” bir seçenek olarak gündeme getirdi. Emperyalizm Mısır’da Baradey ve benzerlerini ülkeye ithal ederek, Müslüman Kardeşler ve benzer burjuva siyasal akımların yasal çalışma alanlarını genişleterek devrimin düşük yapmasını teminat altına almayı gözetti.

Geçmişinde sosyalist-yönelimli bir rejim geleneği bulunan Yemen’de, bu ülkenin Kızıldeniz güneyindeki stratejik konumu nedeniyle de emperyalist müdahalenin askeri saldırı biçimlerine bürünmesi olasılığı büyüyor. Gösterilerin mevcut rejim tarafından kanlı biçimde bastırılmak istendiği ve rejimin parlamenter görünüm altında emperyalizmin denetiminde devamını sağlayacak adayların ortaya çıkamadığı koşullarda, Yemen’deki kaos ve iç savaş görüntüleri emperyalist güçlerin askeri müdahalesiyle sonuçlanabilir. Batı emperyalizminin Yemen’de bu tür bir müdahaleyi kolaylaştıracak biçimde çözümsüz kaos ve iç çatışma ortamını körüklediği, hem iktidarı hem de muhalefeti bu doğrultuda el altından desteklediği düşünülebilir.

Arap devletlerinde hızlanan ve yayılan başkaldırıların diğer örneklerinde, örneğin Ürdün’de emperyalizmin şimdilik Ürdün Kralı’nın monarşik rejimini desteklediği, Suudi Arabistan’da Suud ailesinin karanlık monarşik rejimini ayakta tutmaya önem verdiği, üstelik Suudi ordusunu Bahreyn’deki muhalif Şii gösterilerini bastırmak üzere Bahreyn’i işgale yönelttiği, ABD 5. Filosu’nun üssünü barındıran bu ülkede Bahreyn emirinin yıkılmasına izin vermek istemediği açıkça anlaşılıyor. Bu rejimlerde muhalif başkaldırı girişimlerini yatıştıracak siyasal makyajlar, önemsiz meşrutiyet açılımları, emperyalizmin tahammül ve denetim sınırları içinde gerçekleşebilir.

Libya’ya yönelik saldırı, devrimci gelişme olasılıklarına karşı BOP coğrafyasında izlenen emperyalist siyasete ayna tutuyor. Saldırı, Libya’da kaynağı ve niteliği belirsiz çatışmaların emperyalist medya çarpıtması altında propaganda edilmesi zemininde başladı. Arap devrimlerinin yarattığı kargaşanın  yansıması olarak takdim edilen Libya olaylarının daha ilk baştan Tunus, Mısır, Ürdün, Bahreyn ve Yemen’deki olaylardan farklı bir nitelik taşıdığı, halk başkaldırısı olarak sunulan olayların aslında muhtemelen El-Kaide’ci İslamcı unsurları da kapsayan yabancı ajanların kışkırtmasıyla gerçekleştiği, kitle gösterilerinin değil azınlık gruplarının paralı askerlerin terörist eylemleri üzerinden yürütüldüğü, yoğun bir medya manipülasyonunun olaylara eşlik ettiği, az sayıda bazı aşiret liderlerinin, devlet görevlilerinin ve subayların muhtemelen parayla satın alındığı tahmin edilebilir. Arabistan, Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki emperyalist yayılmanın son 150 yıllık tarihinde benzer yöntem ve araçların kullanıldığı Osmanlı ve Türkiye tarihinde hatta günümüzde çok iyi bilinen örnekleriyle hatırdadır.

Libya’ya yönelik emperyalist saldırı, her zamanki hile ve manipülasyonlarla uluslararası bir meşruiyet görünümü çerçevesine yerleştirildi. Tunus Devrimi’nin başlangıcında Bin Ali’yi destekleyen Sarkozy’nin porselen dükkanına dalan fil tarzıyla uçaklarını gönderme telaşıyla davranmasındaki riyakarlık ve gözü dönmüşlük, Arap Devrimleri’nin komünist bir önderlikten yoksun gelişimini fırsat bilen ABD Başkanı Obama’nın gelişen kargaşa ortamında BOP coğrafyasına yönelik emperyalist müdahale planlarını uygulamaya sokmanın bir parçası olarak Libya saldırısını NATO denetimine almasındaki sinsilik, Türkiye’yi yöneten AKP liderlerinin evde doğruyu söyleyip emperyalist zirvelerde şaşması, Türkiye’yi yönetmeye aday muhalefetteki CHP ve MHP liderlerinin suç ortaklığıyla birlikte ülkeyi kaşla göz arasında bir kez daha paldır küldür NATO’nun emperyalist saldırganlığının merkez üssüne çevirmesindeki kıvırtkan dansözlük, CHP liderinin uluslararası meşruiyete atıf yaparak emperyalist saldırıyı onaylamasının üzerinden 24 saat geçmeden BM kararını alan Güvenlik Konseyi üyelerinin ve Arap Birliği üyelerinin bu kararın askeri saldırıyı meşrulaştırmadığını açıklamalarıyla pek çabuk deşifre olan Kılıçdaroğlu’nun kraldan fazla kralcılık özelliği, Rusya, Çin gibi BM Güvenlik Konseyi üyelerinin bir yandan çekimser oy kullanarak öte yandan saldırıya saldırı sonrasında itiraz ederek tavşana kaç tazıya tut ikiyüzlülüğü, Türk Ordusu Genelkurmayı’nın bazı amiral ve subaylarını Silivri’de hapse attırdıktan sonra dört nala NATO emirleri doğrultusunda Libya saldırısına dahil olmak için acele etmesindeki militarist itaatkarlık, evlatlarımızı ve orduyu emperyalist çıkarlar için savaşa sürme kararını kapalı kapılar ardında alan meclise egemen olan entrikacılık ve suçunu halktan kamuoyundan gizleme telaşı, Libya halkını Kaddafi’den koruma söylemine sığınan emperyalist koalisyonun saldırgan dilinin altındaki baklanın Libya’daki petrol, doğal gaz yatakları, yer altı su kaynakları ve Libya’daki müteahhitlik ve iş yatırımlarıyla, ticari çıkarlarla bezendiğini gösteriyor. Libya’nın yağmalanması ve emperyalizme esir edilmesi için hem anlaşan hem aralarında didişen bu ikiyüzlüler koalisyonu dünya halklarının baş düşmanı olarak bir kez daha yakın coğrafyaları kana bulamaya hazırlanıyor. Bu saldırının devamında Suriye, İran, Anadolu coğrafyalarının da hedef tahtasına yerleşmekte olduğu dikkatlerden kaçmıyor.

UĞURSUZ MİSYONUYLA BATI “SOLU” VE TÜRKİYE “SOLU”

Orta-Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında yaşanan gelişmelerde Batı “Solu”nun oynadığı uğursuz role burada işaret etmek gerekiyor. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın çıkmasında, emperyalist bütçelere destek olan, farklı ulusların işçilerinin birbirine saldırtıldığı büyük savaşa katılan, ezilen haklara karşı emperyalist misyonların taşıyıcılığını üstlenen Avrupa “Solu”, İkinci Enternasyonal liderlerinin geçmişte oynadığı rolü bugün de devam ettiriyor. Sosyal-demokrat, yeşil, yeni-solcu, örokomünist çeşitleriyle tuzu kuru Batı “Solu” 100 yıl sonra bir kez daha dünya halklarına, işçi sınıfının uluslararası çıkarlarına, dünya barışına ihanet ediyor. Bir kez daha bu emperyalist-sol, emperyalist yağma ve saldırganlık cephesine dahil oluyor. Avrupa “Sol Partisi’nde birleşen komünist hareketin bazı eski unsurları, bugünkü Sosyalist Enternasyonal üyeleri, Ekolojik-Yeşil Hareket bu cepheye katılarak saflarımızın tamamen uzağına, hatta karşısına geçmiş bulunuyor.

Türkiye’deki sol etiketli örgüt, akım ve grupların Libya olayları karşısındaki yaklaşımları da böyle dönemeçlerde hep gözlendiği gibi turnusol kağıdı işlevi görüyor. Kılıçdaroğlu’nun ABD Büyükelçisiyle ve ABD ve AB yetkilileriyle görüşme trafiğinin ve ABD’de görücüye çıkmak üzere randevu kesme girişimlerinin orta yerinde, önce saldırının BM Güvenlik Konseyi kararıyla uluslararası meşruiyet kazandığını iddia ederek saldırıya herkesten önce onay vermesi ve ardından bizzat Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin ve Arap Birliği liderlerinin açıklamalarıyla bu meşruiyet iddiasının doğru olmadığının anlaşılması, bunun üzerine Libya halkının kanını dökecek bir NATO askeri saldırısına karşı olduklarını beyan etmesi, Meclis hükümet tarafından gizli oturuma çağrılarak muhtemelen NATO emirlerini tebelluğ ettikten sonra bir kez daha fiilen oylarıyla NATO saldırısına Türkiye’nin dahil edilmesinde hükümete payanda olmayı kabul etmesi, üstelik bunu kritik bir seçim öncesinde yapmayı içine sindirmesi son derece öğretici olmuştur. CHP’nin Kılıçdaroğlu operasyonuyla AKP’nin bir gölgesine dönüştürülmesi ve Türkiye’de Bonapartist bir rejim değişiminin tescil edileceği 12 Haziran seçimlerine iki buçuk ay kala NATO’nun savaş arabasına bağlanması, seçimlerin sonucunu bugünden ilan etmiş bulunuyor. CHP seçim yarışından çekildiğini ve AKP’nin payandası olmayı kabul ettiğini, Libya savaşı konulu gizli oturumda AKP’ye destek olarak ilan etmiş bulunuyor. CHP liderleri, Libya saldırısına destek olarak, hem kendi halkına hem bölge halklarına, hem Cumhuriyet’in kuruluş geleneğine ihanet etmiş bulunuyor. CHP listesinden milletvekili adaylığına soyunan az sayıdaki ilerici-yurtsever-solcunun bu seçim politikası düzleminde onur kırıcı bir yenilginin ve ihanetin sorumluluğunu paylaşmaya seçim sonrasında hazır olmaları gerekiyor.

Libya konusunda Türkiye Solu’nda ikinci yaklaşım, Irak’taki emperyalist işgal sırasında “Ne Sam ne Saddam” diyenlerin yaklaşımıdır. Libya’da Kaddafi’ye karşı olan ama NATO saldırısını da onaylamayan bu siyasetin, başka konularda da benzer örnekleri ürettiği biliniyor. Ergenekon davası ve operasyonları sürecinde “yiyin birbirinizi” diyenlerin tarafsızlığı da bu türdendir. 1920’lerde 1930’larda yükselen faşizm tehdidi karşısında demokrasiye sahip çıkmayı reddedenlerin ve farklı burjuva siyasetleri karşısında tarihsel ve toplumsal somut koşullardan bağımsız olarak her durumda mutlak ve metafizik bir tarafsızlık konumunu seçenlerin (Troçkistlerin, Sol-Komünistlerin) tavrı da bu türdendir. 1920’lerin başındaki ulusal kurtuluş savaşına dudak bükenlerin, Kemalist hareketin tarihsel mirasında emperyalizme karşı mücadele bağlamında değerli hiçbir dayanak olmadığını öne sürenlerin (sol kimliğini anti-kemalizm ilkesine dayandıran Türk ve Kürt küçük-burjuva “sol”larının) tavrı da aynı yaklaşıma örnektir. Bu yaklaşım, haksız ve saldırgan büyük emperyalist güç ile mazlum, haklı ve küçük ulusal güç arasında ayrım yapmamak, haksıza karşı haklının yanında saf tutmamak, emperyalist gücün saldırganlığına direnmemek ve savaşmamakla eşanlamlıdır. Haksız ve saldırgan büyük güce karşı direnmeye ve savaşmaya çağırmayan bir siyasetin solculukla ilgisi yoktur.

Burada Türkiye Solu’nda gözlenen üç değişik yaklaşıma ve bir ters bakışa da kısaca işaret etmek gerekiyor.

Ters bakış, Arap devrimlerini ve kitlesel başkaldırılarını küçümseyen yaklaşımdır. BOP coğrafyasındaki hızlı gelişmeler üzerinde ABD’nin ve Batı’nın denetim kurma çabalarını gözleyenler, özellikle de Libya’da yaşanan ve Arap Devrimleriyle ilgisi ve benzerliği bulunmayan emperyalist sabotaj ve provokasyon girişimlerine bakarak, bütün gelişmelerin emperyalizm tarafından planlandığını ve manipüle edildiğini varsayıyor. Kitle hareketlerinin ve emekçi halk yığınlarından yükselen demokrasi, adalet ve özgürlük taleplerinin uzağında duran, daha ziyade Düzen Partisi’nin bürokratik-milliyetçi çevrelerinden gelen unsurlar ( örneğin ADD gibileri) ABD’nin gelişmelere müdahale yeteneğinden ürkerek, ABD’ye ve emperyalizme sahip olmadığı bir gücü ve etkinliği vehmediyor. Karşı olduklarını beyan ettikleri emperyalizmin gücüne ve yeteneklerine gizli bir hayranlığı ifade eden bu yaklaşımın temsilcileri aynı zamanda emperyalizme karşı gerçek bir devrimci mücadelenin sahibi olarak emekçi kitlelerin tarih sahnesine çıkmasından ve meydanları fethetmesinden de ürküntü duyuyor. Bu tavır, iyi bilinen küçük-burjuva tutumun yeni bir örneğidir.

Solda değişik yaklaşımların diğer üç örneği, BDP, TKP ve İP politikalarında gözleniyor. BDP siyaseti savaşa karşı oy kullanma çağrısı yaptığını ifade ediyor ama bu siyasetin sözcülerinin savaşa katılmanın görüşüldüğü Meclis gizli oturumunda hangi görüşleri dile getirdiği ve oylarını nasıl kullandığı bilinmiyor. BDP’nin Libya savaşı konusundaki gerçek tavrının ve siyasetinin burjuvazinin “gizli oturum” kararıyla gerdiği sis perdesinin arkasında örtülmesine boyun eğmesi kabul edilemez. BDP yönetimi sol kamuoyuna bu konuda açıklama yapmakla yükümlüdür! PKK sözcülerinden Meclis gizli oturumu ve Libya’daki savaşa dahil olma siyaseti konusunda çıt çıkmaması veya anlamı süpheli açıklamalar gelmesi ise manidar olarak kabul edilmelidir.

TKP yayınları da, Libya’daki olayların başlangıcında, bir süre için, Arap Devrimlerinin bu ülkeye de sıçradığı biçiminde yayın yapmaya devam etmiş, Kaddafi yönetimine karşı halk hareketlerinden sözeden yorumlara yer vermiş bu konuda emperyalist medyanın manipülasyonlarına kapılmış, ancak bir süre sonra, muhtemelen Chavez ve Fidel Kastro tarafından yapılan açıklamalarla birlikte “uyanmış” ve Libya’ya yönelik emperyalist tertiplere karşı daha açıktan tavır almaya başlamıştır. Buraya kadarı olumlu bir düzeltmedir ama TKP yayınları yaptıkları “düzeltme” girişiminde bu defa öbür uca doğru savrulmuş, son dönemdeki bütün kitle hareketlerinin iplerinin Arap coğrafyasındaki emperyalist tertipçilerin elinde olduğunu, devrim denilen olayların BOP planlarının uygulamasından ibaret olduğunu ve bu coğrafyadaki sınıf mücadelesinin gelişimi bakımından tarihsel ve toplumsal bir önem taşımadıklarını, 1848 Devrimlerine benzetilemeyeceğini, olsa olsa eski sosyalist ülkelerdeki Renkli Devrimlere benzetilebileceğini savunmaya başladı. Libya saldırısına ve bu savaşa Türkiye’nin dahil edilmesine karşı İstanbul’daki tekil eylem dışında hiçbir anlamlı refleks gösterememek bu yalpalamaları tamamladı. Seçime gidilen süreçte mevcut örgütlü varlığıyla TKP, yalpalayan ve geciken siyasetsizliği yüzünden AKP karşısında CHP tarafından boşaltılan muhalefet cephesini doldurmaktan uzak olduğunu gösterdi.

İP üçüncü değişik tavrın temsilcisidir. Bir yandan Libya konusunda doğru bir siyaset izliyor, üstelik elinde günlük gazete ve TV gibi araçlar mevcut, ancak siyasal muhalefet cephesini örmek için  sözü geçersizleşmiş gericilere, milliyetçi-faşist burjuva siyaset döküntülerine, Demirel-Ecevit-Türkeş-Erbakan gibi burjuva liderlerinin siyasal ömrünü tamamlamış partilerinden arta kalan tutarsız, hükümsüz, kariyerist, gerici siyasi cesetlere, Düzen Partisi’nin askeri ve sivil bürokrasiden gelen kitle mücadelesi korkaklarına ve düşmanlarına yaslanmaya çalışıyor. Örmeye çalıştığı cephe, ilan ettiği cephenin amaçlarına ve siyasetine ters düşüyor, inandırıcılığını yitiriyor. İP aynı nedenlerle AKP’nin 12 Haziran seçimlerinde yolunu açan muhalefet boşluğuna katkıda bulunmuş oluyor.

İŞÇİ SINIFI SOSYALİZMİNİN YAKLAŞIMI

Libya olaylarının gelişiminin gerçek niteliğini en erken kavrayan ve siyasal tutumunu en baştan doğru olarak belirleyip kamuoyuna açıklayan siyasal refleksi işçi sınıfı sosyalizmi gösterdi.

İşçi sınıfı sosyalizminin ideolojik ve örgütsel mirasından aldığı güçle siyasal doğrultusunu hızla ve doğruya en yakın biçimde belirleyebilmesi güçlü yanıdır. Ancak bu güçlü yanımızla övünmek için bugün fazla sebebimiz yok. Doğru siyaset ve sağlam ideoloji ancak sağlam bir örgütsel varlıkla ete kemiğe büründüğünde gerçek bir anlam taşıyabilir. Siyasetimizle ve ideolojik kimliğimizle toplumsal gerçekler arasında örgütsel varlığımızın zayıflığından kaynaklanan büyük bir mesafe mevcut duruyor.

Bu boşluğu doldurmak için sabırla ve inatla örgütlenmeyi görevlerimizin en başına yerleştirmemiz gerekiyor. Bugün işçi sınıfı sosyalizminin siyasetini ve ideolojik kimliğini mevcut muhalefet boşluğunda doğurtmanın yolu, örgütlenme için yürütülecek çabalardan geçiyor. Örgütlenmemizin başarısı, yol alması, harekete geçireceğimiz gücün taşları yerinden oynatmasıyla sınanacaktır. Gözlerimiz o hedefe kitlenmiş olarak yolumuza devam ediyoruz.

23 Mart 2011 Çarşamba

TSİP BASIN AÇIKLAMASI


Libya’nın BM kararının arkasından emperyalist güçlerce vurulması ile ilgili bir basın açıklaması yapan TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ (TSİP) Genel Başkanı Turgut Koçak, yapılan bu saldırıyı parti olarak şiddet ve nefretle kınadıklarını belirtti.
Bütün dünya halklarının baş düşmanının emperyalizm olduğunu, sonuncu yenilgiye uğratılana kadar da halkların kurtuluşunun mümkün olamayacağını, Libya’nın emperyalistlerce bombalanması bir kez daha açıkça göstermiştir. Bu saldırının baş aktörü her zaman olduğu gibi yine ABD emperyalizmi olup, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada gibi emperyalistler ABD’nin fino köpekleridir. BM şemsiyesine sığınarak Libya’nın vurulmasını haklı gösteren ülkeler hangi ülke olurlarsa olsunlar emperyalizmin işbirlikçileri ve suç ortaklarıdır. Burada artık suçlu olan sadece baştakiler de değildir. Dün Irak’ın işgalini ve milyonlarca insanın katledilmesini film izler gibi izleyen, aynı tutumu Libya saldırısında da göstererek yöneticilerden hesap sormayı akıllarına bile getirmeyen o ülkelerin halkı da suçsuz sayılmamalıdır.
BM’de karşı oy kullanmayıp çekimser davranarak emperyalistlere dolaylı olur veren Rusya ve Çin’in de suçlu olduğu bütün çıplaklığı ile görülmektedir. Emperyalistlerin neler yapabileceklerini iyi bilmelerine karşın bombardımandan sonra “üzgünüz” demenin de suçu hafifletmesinin olanağı yoktur. Türkiye başta bütün NATO üyesi ülkeler, Libya’ya saldırının suç ortaklarıdır. AKP iktidarı her zaman olduğu gibi bir kez daha emperyalistlerle birlikte davranmış Türkiye halkının eğilimlerini dikkate bile almamıştır. Bundan böyle Irak’ta olduğu gibi Libya’da da açıktan açığa emperyalistlerin katliamlarına tanık olunacaktır. Üstün teknolojilerine güvenerek kendi sınırlarının ötesinde öteki halkları katledenler bu suçlarının kesinlikle hesabını vermelidirler. Bu yüzden de emperyalistlerle dünyanın her yerinde savaşılmalı onlara hak ettikleri yanıt verilmelidir. Türkiye bu saldırıda Libya’nın yanında yer almalı, hangi nedenle olursa olsun emperyalistlerin tarafına düşmemelidir. NATO ittifakı içinde olmayı bahane ederek Libya’nın vurulması için Türkiye’nin uçak kaldırmasından söz eden bazı kendini bilmezlerin yaptıkları konuşmalarsa asla yanlarına kalmamalı kendilerinden bu sözlerinin hesabı en ağır şekilde sorulmalıdır.
Libya’nın bir şekilde vurulmasına katılan ülkelerin halkına sesleniyoruz. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi Libya’da da bu saldırıyı kabullenip oturmayın. Ayağa kalkmak ve hesap sormak sizlerin görevi olmalıdır. Obama, Sarkozy, Berlusconi, David Cameron gibi sermayenin sözcülerine ve diğer ülkelerdeki işbirlikçilerine meydanı boş bırakıp tarihi suçu omuzlarınıza almayın. Her yerde ve her zaman emperyalizmin oyununu bozun! Unutmayın ki, bu suça ortak olanlar günün birinde mutlaka bedelini bir şekilde ödeyeceklerdir.

Yaşasın dünyanın bütün mazlum halkları!

Yaşasın Libya!

Kahrolsun emperyalist – kapitalist sistem!

LİBYA'YA YÖNELİK SALDIRI DERHAL DURDURULMALIDIR!


Barış Derneği, Libya'ya yönelik saldırının derhal durdurulmasını istedi.

Arap ayaklanması, asıl anlamını bu saldırıya vereceği tepkiyle kazanacak.

ABD ve müttefikleri bugün erken saatlerde Libya’yı denizden ve havadan bombalamaya başladı. Gelen bilgilere göre Libya açıklarındaki ABD ve İngiliz savaş gemilerinden onlarca hedefe yüzlerce füze fırlatıldı. Ardından Fransız ve ABD uçakları, çeşitli hedeflere yönelik hava saldırıları düzenledi. Libya Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre saldırılarda şimdiye kadar 64 kişi hayatını kaybetti, 150’den fazlası yaralandı.

ABD: Değişen bir şey yok

ABD, Arap coğrafyasındaki isyanları izleyen kısa bir ‘tereddüt’ ya da ‘bekle gör’ döneminin ardından bu sefer ‘tek başına dünyaya meydan okuyor’ görüntüsü vermemeye de özen göstererek harekete geçti. Libya saldırısı, ABD’nin Irak’ta istediği hedeflere tam anlamıyla ulaşamamış olmasına, Afganistan’da işgal içinden çıkılamaz bir hal almış olmasına rağmen Ortadoğu, Kuzey Afrika, Akdeniz ve Kafkasları içine alan bölgeyi kendi çıkarlarına uygun olarak yeniden düzenleme hevesinden hiçbir biçimde vazgeçmemiş olduğunun açık kanıtıdır.

Türkiye: NATO varsa ben de varım

Libya’ya yönelik askeri müdahalenin gündeme gelmesini izleyen günlerde “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diyen AKP hükümeti, dün dışişleri bakanının ağzından “BM Güvenlik Konseyi kararının uygulanmasına önem veriyoruz" deyivermişti. Gün içinde gelen haberlere göreyse “NATO devreye girdiğinde Ankara da devreye girecek”. ‘Ortadoğu halklarının dostu olduğu’  yönündeki iddiası daha önce birkaç kez çöken AKP hükümetinden farklı bir tutum almasını beklemek zaten fazlaca iyimserlik olurdu.

NATO: Zaten fiilen devrede

Libya’ya yönelik saldırı, ABD'nin Afrika Komutanlığı tarafından yönetiliyor. Fransa, İngiltere ve İtalya başta olmak üzere Kanada, Almanya, İspanya, Danimarka, Norveç, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar operasyona fiilen destek veriyorlar. Çeşitli kaynaklardan edinilen bilgilere göre Avrupa ve Akdeniz’deki bütün önemli NATO üsleri operasyona dahil olmuş durumda ve saldırı esas olarak NATO imkanları kullanılarak yürütülüyor. Yani NATO, hali hazırda zaten devrede.

Emperyalistler, Ortadoğu'dan elinizi çekin!

Mart’ta yaptığımız açıklamada “Arap dünyasını saran halk ayaklanmaları bölgede tüm eski dengeleri alt üst ederken emperyalist ülkeler, bu yeni durumu kendi lehlerine kullanmak için bir yandan muhalif güçleri yönlendirme çabalarını artırıyor öte yandan Libya’yı işgale hazırlanıyor” diye yazmıştık. Emperyalizm, bir kez daha bizi yanıltmadı.

Barışseverler,

Zaman daha güçlü biçimde “ABD, Ortadoğu'dan defol !” deme zamanıdır. Zaman daha yüksek sesle “NATO, dünya halklarının ve barışın düşmanıdır !” diye haykırma zamanıdır. Zaman daha kararlı biçimde “Barış için emperyalizme karşı” mücadele etme zamanıdır.

ABD, Ortadoğu’dan defol!
NATO, dünya halklarının ve barışın düşmanıdır!
Barış için emperyalizme karşı!

25 Şubat 2011 Cuma

GERÇEK OLAMAYACAK KADAR “GÜZEL”

CHP’DE KILIÇDAROĞLU DÖNÜŞÜMÜNE NASIL YAKLAŞILMALI?- 5
1980-2000 DÖNEMECİNDEN DERSLER

Yazı dizimize, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı etrafında estirilen CHP rüzgarı hakkında tarihsel hatırlatmalara dayanan uyarılar yapma kaygısıyla başlamış, ilk yazımızda 1920-1923 dönemecinde TKP’nin kurucu kuşağının bağımsızlık savaşının burjuva önderliğine güven duymakla sürüklendiği trajik sonu aktarmış, ikinci yazımızda ise, 1946-1950 dönemecinde likidasyon bataklığında üreyen burjuva-sosyalizmi akımının soldaki etkilerini ele alarak, günümüze dek süren burjuva kuyrukçuluğu geleneğinin çıkış noktasının bu sol-liberal siyaset geleneği olduğunu belirtmiştik. Üçüncü yazımızda 12 Mart yenilgisinin, burjuvazinin ideolojik ve politik vesayetinden ve örgütsel denetiminden bağımsız bir hareketi, hem ideolojik olarak hem politik olarak hem de örgütsel olarak bağımsız bir hareketi oluşturma ve sürdürme ihtiyacının netleşmesini davet ettiğinin altını çizmiş, bu ihtiyacın örgütsel bağımsızlık güvencelerine dayandırılmasını, hareketimizin devrimci-demokrat ve geleneksel sosyalist damarlarının birliği zemininde işçi sınıfı hareketi içinde kök salmasının esas alındığı bir siyasal arayışı doğurduğunu aktarmış, bu arayışın 1965-71 dönemecinin siyasal mirasını ve bunlardan türeyen dersleri 12 Mart sonrasına devreden başlıca kanal olarak hareketimizin şekillenmesine kaynaklık ettiğini belirtmiştik. Dördüncü yazımızda ise, 1970’lerde yüzbinlerce işçiyi 1 Mayıs meydanında toplayabilen, kitlesel gençlik örgütleri çevresinde onbinlerce genci mücadeleye sevkedebilen, eli-sözü ülkenin en ücra köşelerine dek uzanabilen hareketimizin toplumsal açıdan bir dev ama siyasal açıdan bir cüce olduğu saptamasını yapmıştık. Bunun bir sonucu olarak 1970’lerde sosyalist ve devrimci hareketimizin büyük gövdelerinin ortak yanılgısının, burjuvaziden bağımsız bir siyasal örgütlenme ve mücadele çizgisi doğrultusunda birleşmek yerine, siyaseti burjuvazinin demokratik ve liberal seçeneklerine emanet etmek olduğunu savunmuş, dönemin devrimci ve sosyalist siyasal hareketlerine “siyaseti ekonomik-demokratik talepler için yürütülen hareketlerle, sendikal ve gündelik çıkarlar için mücadeleyle, öğrenci hareketlerinin okullarla sınırlı talepleriyle, faşist tedhişe karşı sokakta ve mahallelerde yürütülen tekil mücadelelerle sınırladıkları ve daralttıkları, bu mücadelelerin siyasal temsilini ve ifadesini burjuvazinin liberal-demokratik temsilcilerine terk ettikleri eleştirisini yöneltmiştik. Sonuç olarak, 1980 darbesi arefesinde döneme damgasını vuran ana eğilimlerin, CHP kuyrukçuluğu, sendikalizm, sekterlik ve sol içi rekabet olduğunu, hareketimizin 12 Eylül’de büyük sermayenin ve emperyalizmin kapsamlı ve planlı harekatı karşısında büyük bir yenilgiye uğramasına yol açan başlıca siyasal zaaflarının da bu eğilimlerden kaynaklandığını  savunmuştuk. Bu yazımızda, 12 Eylül’de yenilgiye götüren siyasal zaaflarımızdan ve direnişi sürdüren üstünlüklerimizden 1980’lere ve 1990’lara nelerin devrolduğunu göstermeye çalışacağız.

1980 12 Eylül faşist darbesi, sosyalist ve devrimci harekette 1970’ler boyunca yaygın olarak benimsenen ve savunulan kimi siyasal tezleri ve stratejik-taktik politikaları bir çırpıda çöp sepetine gönderdi. Demokrasi mücadelesini küçümseyen sürekli faşizm teorileri, örgütlü mücadeleyi küçümseyen ve partisiz programsız hareketi yücelterek devrimciliğin ölçüsü sayan politik söylemler, kırlardan şehirleri kuşatmayı öngören köylü devrimciliği temelinde kurgulanan halk savaşı stratejileri, solun bir kesimini uluslararası anti-komünist cephe ile yan yana düşüren anti-sovyetik sosyal-emperyalizm teorileri, Avrupa işçi partilerinin programlarından tercüme edilmiş ileri demokrasi ve ulusal demokratik cephe taktikleri bir gecede iflas etti. 1980’lerin ağır baskı ve zulüm koşulları altında, sosyalist ve devrimci hareket, terk ettiği politik söylem ve taktiklerinin yerine aksi yönde yenilerini geliştirmeye yöneldi. Çoğu örnekte de, aksi yöndeki düzeltme çabalarında kantarın topuzu kaçırıldı.

Devrimci-demokrat grup ve hareketlerin önde gelen militanlarının kitlesel tutuklamalara maruz kalmaları sonrasında, bu zemindeki muhalefet, demokrasi ve insan hakları mücadelesinin öne çıktığı, askeri cuntanın ve militarist despotizmin karşısında sivilleşmenin ve demokratikleşmenin savunulduğu bir siyasal çizgi geliştirdi. Komünist solun geleneksel grupları da, askeri cuntanın baskı ve tutuklamalarına maruz kaldığı ve hareket alanı kısıtlandığı ölçüde, sosyalizm ve devrim hedeflerinin fiilen terk edildiği, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılmasının merkeze alındığı benzer siyasal taktikleri esas alan bir çizgiye  yöneldi. Solun her iki kanalındaki bu yönelişler, sivil-toplumculuk, özgürlükçü-sol, yenilenme gibi söylemler etrafında 1990’larda gelişecek ve 2000’lere devrolacak reformizmin kaynağını oluşturdu. Devrimci-demokrat akım bu süreç boyunca silahlı mücadele, öncü savaşı, devrimci hareket eksenli radikalizm taktiklerini ve politikalarını terk etti, siyasal hedeflerini geri çekti, “tek yol devrim” söyleminin yerine “demokrasi” ve “insan hakları” söylemini kullanmaya başladı, feminizm, ekoloji, eşcinsel hakları, insan hakları, vicdani red hakkı gibi tekil gündemlerle kendini sınırladı. Komünist solun geleneksel grupları da Gorbaçov yönetiminin dayattığı “yenilenme” ve “açıklık” söylemlerinin etkisi altında söylem düzeyinde kalmış politik hedeflerini daha da geriye çekmeye, politik ve örgütsel likidasyon bataklığına yürümeye başladı.

Geri çekilen ve iflas eden tezlerin yarattığı boşluğun reformist politikalarla ve siyasal taktiklerle doldurulması girişimlerinin istisnaları, bu politikalara ve taktiklere karşı devrimci bir direnç oluşturma girişimleri de aynı dönemde boy verdi. Bu istisnalardan birincisi, 12 Eylül sonrasında kadrolarını yurt dışına çekerek tutuklama ve baskı dalgasını savuşturan ve 1980’lerin ikinci yarısında cuntaya karşı direnci örgütleyen örgüt ve gruplar oldu. Kürt ulusal demokratik hareketi, TSİP, bazı devrimci demokrat örgütler oldu. İstisnaların ikincisini, 1985’te yayına başlayan ve komünist soldaki tasfiyecilik eğilime karşı direnen Gelenek çevresi oluşturdu.

1980’lerde köylülüğün çözülmesinin hızlanması, köylülük temelinde halk savaşı geliştirme stratejilerini iflas ettirdi. Halkın Kurtuluşu, TİKKO vs. devrimci-demokrat eğilimler politik yönelimlerini ve söylemlerini kent merkezli işçi sınıfı hareketine yaklaştırmaya başladı. Bu akım ve gruplarda yaşanan ayrışmalar, Ekim gibi yeni komünist sol grupların doğuşuna kaynaklık etti. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Netaş greviyle ve Bahar Eylemleri’yle yeniden yükselen ve 1990’ların başlarında Paşabahçe cam işçilerinin fabrika işgali ve Zonguldak maden işçilerinin büyük Ankara yürüyüşü ile zirveye varan işçi hareketinin yükselişi, bu politik gelişmelerin toplumsal temelini oluşturuyordu.

Demokrasi mücadelesini küçümseyen ve öncü savaşını savunan grupların 1980’lerdeki ve 1990’ların başındaki askeri politik yenilgisi, bu zeminde de işçi sınıfı hareketinden uzak düştükleri ölçüde politik ve örgütsel tasfiyeciliğe mahkumiyeti, işçi sınıfı hareketine yakınlaştıkları ölçüde politik hayatiyetlerini sürdürebilmelerini mümkün kıldı.

Sosyalist sistemin 1980’lerin sonunda hızlanan çöküşünün SSCB’den Arnavutluk’a sirayet eden gelişimi, 1970’lerde anti-sovyetik siyasetin etki alanında kalan devrimci örgütlerin sosyal-emperyalizm teorilerinin iflas etmesine yol açtı. Yükselen karşı-devrimci dalga karşısında, Maoculuğu daha 12 Eylül öncesinde terk etmeye başlamış devrimci-demokrat örgütler (TDKP, TİKB vs.) sosyalist hareketin uluslararası genel çizgisiyle düşmanlaşmış politikalarını terk etmeye, sosyalist sistemden artakalan Küba ve Vietnam gibi mevzileri savunmaya ve komünist solun geleneksel örgütleriyle bağlarını onarmaya yöneldi.

Geleneksel komünist solda yer alan, UDC ve ileri demokrasi gibi şabloncu politikaları, CHP ile ittifak öngörüleri iflas eden TKP ve TİP gibi örgütler, TSİP ve TKEP ile birlikte “Sol Birlik” politikalarına yönelmekteyken, sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte dünya çapındaki karşı-devrimci dalganın etkisi altında tasfiyeciliğe yönelmeyi seçti. Bu yöneliş, Türkiye sosyalist hareketinin tarihindeki en geri ve uzlaşmacı program temelinde TBKP’nin oluşturulmasıyla ve Özal’ın liberalizmine güven temelinde her ne pahasına olursa olsun Türkiye’ye dönüş kararıyla sonuçlandı. Karar TKP’nin ve TİP’in TBKP önderleri eliyle politik ve örgütsel tasfiyesiyle noktalandı. Tasfiye sürecinden kendini uzak tutan TSİP ise sosyalist sistemin çöküşü dalgasından paniğe kapılan kendi yöneticileri eliyle aynı bataklığa sürüklenmek istendi.

1980-2000 döneminde sosyalist hareketin bağımsız bir örgütsel, ideolojik ve politik çizgiyi muhafaza etme, sivil-toplumculuğun, Özal-AKP liberalizminin, sosyal-demokrat reformizmin, burjuva sosyalizminin, milliyetçiliğin, İslamcı siyasetin kuyruğuna takılmaktan sakınma çabaları, bir dizi ara halkadan ve evreden geçerek, ileri ve geri adımlarla, kadro kayıplarıyla bugünlere devrolundu. TKP-Gelenek çevresi, kendi etki alanında sosyalist hareketin önemli bir tabanını ve kadro birikimini korumayı başardı. ÖDP likidasyon ve örgütsel konsolidasyon arasında gitgeller yaşayarak, liberalizm ve devrimcilik arasında salınımlar yaşayarak devrimci-demokrat akımın işçi sınıfı sosyalizmine yakın tarafında (küçülmek pahasına) tutunmayı başardı. TSİP kendi önderliğinin çoğunluğu tarafından tasfiye girişimini ve eşzamanlı kapatma davalarını savuşturarak işçi sınıfı sosyalizminin bağımsız güzergahına parti kimliğini ve geleneğini armağan etmeyi ve örgütsel yeniden inşa yoluna çıkmayı başardı. Ekim çevresi, 1990’larda devrimci-demokrasiden işçi sınıfı sosyalizmi saflarına ısrarlı ve işçi sınıfı eksenli bir sosyalist siyasetin temsilcisi olarak taze kan taşımayı başardı. Sorun, Ürün, Savaş Yolu gibi dergi çevrelerinde işçi sınıfı sosyalizmi eksenine bağlı direnç öbekleri gelişmeyi sürdürüyor. Bütün bu gelişmeler, 2000’lerde işçi sınıfı sosyalizminin bağımsız politik ve ideolojik çizgisinin, örgütsel güvenceler yaratmaya aday bir birikimin koşullarını oluşturuyor.

İşçi sınıfı sosyalizminin 1980-2000 sürecinden devraldığı mirasın önünde bugün iki yol bulunuyor. Bu yollardan birincisi, politik ve ideolojik bağımsızlığın tahkim edilmesi ve derinleştirilmesi, örgütsel güvencelere kavuşturulması, safların birliğinin sağlanması yoludur. Mustafa Suphi ve 15’lerin, TKP örgütlerini birleştirdiği 10 Eylül 1920 Baku kongresinden birkaç ay sonra katledilmelerinin 90. yıldönümünde, işçi sınıfımızın merkezi otoritesini oluşturmuş öncü partisinin, geleneğimize bağlı ve adına layık bir komünist partisinin eksikliği meselesi devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin derin bir rejim krizi içinde bulunduğu bugünkü koşullarda, bu eksiklik, iç çatışma ve bölünmeler yaşayan siyasal sahnede işçi sınıfımızın elini kolunu bağlıyor. Siyasal kurmaylıktan yoksun işçi sınıfımız, burjuvazinin farklı politikalarının yedek gücü olarak kalıyor, harekete geçemiyor, önünü göremiyor. Sınıf mücadelesini felceden bu meselenin halli, bugün gündemin ilk maddesidir. TKP’nin adını veya iddialarını taşıyan, kimliğini sahiplenen ama bilimsel sosyalizmden değişik derecelerde uzaklaşan, işçi sınıfının öncü partisi kimliğini tek başına taşıyamayan çeşitli örgütler, aynı nedenlerle bu boşluğu doldurmaktan uzak bulunuyor. İşçi sınıfının siyasal kurmayı işlevini üstlenmiş, burjuvazinin ideolojik-siyasal-ekonomik egemenliğinden bağımsız örgütlenmiş, işçi sınıfının ileri ve öncü unsurlarını birleştirmiş, marksizm-leninizme sımsıkı bağlı, enternasyonalist, yurtsever, devrimci, türk ve kürt halklarının ilerici ve devrimci güçlerini kendi saflarında kaynaştırmış, genç işçilerin mücadele dinamizmini seferber edebilen, sürekliliğini burjuva icazetine bağlamayan bir komünist partisinin inşası, bu boşluğu doldurmanın yegane koşuludur. 10 Eylül 1920 kuruluş geleneğine bağlı bir partiyi inşa sürecinde birleşebilecek kadroların bir bölümü yasal sol partilerde, bir bölümü dar hizip zeminlerinde örgütlüdür. Kadro potansiyelimizin ve yakın toplumsal etki halkamızın ağırlığı, 1990’lardan başlayarak, küçük burjuva demokratlarının, liberallerin, anarşist ve troçkist grupların ideolojik açıdan bozucu etkilerine maruz kalmıştır. Kitle dinamizmi sergileyen ve devrimci irade sahibi unsurlar ise halkçı-devrimci demokrat akıma tutunmuştur. Geriye kalan unsurlar ise yerel grupların ve dergi çevrelerinin sınırlayıcı zemininde hapsolmuş, sendikalarda gündelik çalışmalara kısıtlanmıştır. Kürt halkı içindeki zeminlerimiz ise kürt ulusal demokratik hareketinin savrulmalarına hapsolmuş durumdadır. Geleneğimize ve marksizm-leninizme bağlı bir komünist partisini, inşa etmek, 1990’ların tasfiyeci ruhunu altetmekle, kolektif birleştirici bir çabayla mümkün olacaktır. TSİP bu sürecin sahibi ve örgütleyicisi olmayı kendine görev seçmiştir.

Önümüzdeki ikinci yol, bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde örneklenen yanlışların tekrarlanmasıdır. 1980’lerde SODEP, SHP kuyruğunda koşanlar, bugün Saadet Partisi’nin kılıç artıklarıyla sol siyaset gütme hayalleri kuranlar, AKP gölgesinde solculuk oynayanlar,  burjuvazinin şu veya bu siyasal akımına bel bağlayanlar, kuyruğuna takılanlar, geleneğimizde defalarca düşülmüş ve sakınılması gereken bir yanlışı tekrarlama peşinde koşuyor. Bu yol çıkmaz sokaktır.

16 Şubat 2011 Çarşamba

CHP’DE LİBERAL YIĞINAĞIN AKIL HOCALARI
Deniz Baykal’ı ve Önder Sav’ı yönetimden uzaklaştıran “faili meçhul” operasyonlar sonrasında, Kılıçdaroğlu çevresinde kümelenen ve örgütteki elebaşılığını Gürsel Tekin’in yaptığı söylenen bir siyaset cuntasının CHP’de liberal bir yığınak oluşturmaya giriştiği gözleniyor. Bu liberal yığınağın unsurlarından biri de, Hurşit Güneş tarafından CHP’ye üye olmaya davet edildiği açıklanan, Sabancı Üniversitesi’nin hangi özenle ve ölçütlerle seçildiği besbelli öğretim üyelerinden, son yıllarda Radikal-Sabah gibi liberal medya organlarının kalem oynatıcılarından ve CIA ajanlarıyla yakın dostluğu dillere düşmüş Hasan Bülent Kahraman’dır.

Bir gazete röportajında, hayran olduğu babasını ve Attila İlhan’ı anlatırken, “zor uzun ve karmaşık sorunları dinler ve bir tek cümle ile… evrenin, insanlığın ve tarihin bütün sırlarını … Bazı insanlar hayatı daha basitleştirmeye, sadeleştirmeye, bazıları ise daha karmaşıklaştırmaya dönük olarak yaşarlar” diye belirttikten sonra, kendisini ikincisini yapanlar grubuna ait olarak tarif ediyor. Siyaset felsefesinde anti-politik bir yaklaşımın, genel olarak felsefede dünyayı anlamanın olanaksızlığını dile getiren bir sofizmin ve eklektisizmin, iktisat ideolojisinde ise politikadan arındırılmış bir ekonomi anlayışını savunan neo-liberalizmin ipuçlarını bu röportajındaki ifadelerinden sezmemek mümkün değil. Bu yazıda, H. B. Kahraman’ın siyaset, sanat, felsefe üzerine malumatfuruşluklarını şimdilik kaydıyla bir kenara (belki Ekin Dergisi’nin gelecek sayılarına) bırakarak ekonomi yönetimine dair vaazlarını kısaca ele alacağız ve yeni CHP’nin akıl hocalarının işaret ettiği yöne ışık tutmaya çalışacağız.
 SOL-LİBERAL YAKLAŞIMIN REÇETESİ: EKONOMİNİN SİYASETTEN ARINDIRILMASI
“Sol” liberal akımın yazarlarından Hasan Bülent Kahraman, 2000-2001 krizin döneminde Radikal gazetesindeki köşe yazılarında krizin yapısal ekonomik nedenlerden çok ekonominin “kötü yönetilmesinden” (yani siyasetten!) kaynaklandığını vurguluyor ve krizin “ekonomiyle siyasetin birbirinden kopmasına, hiç değilse bu kadar iç içe olmaması gerektiğine dönük talepleri beslediğini” ileri sürüyordu. Bu tez, neo-liberalizmin ekonominin kendi başına bırakıldığında serbest piyasanın görünmez eli tarafından kendi kurallarına göre düzenleneceği ve “siyasetin ekonomiye müdahalesinin” ekonomik düzenin işleyişini bozacağı ve aksatacağı varsayımına dayanıyor. Böylece neo-liberalizmin soldaki ve sağdaki savunucuları, “ekonominin siyasettin arındırılması” politikasına krizi gerekçe göstermiş oluyor. (2001 krizinden biyolojik ömrü izin verdiği ölçüde kendisi için yeni bir politik varoluş gerekçesi yaratmaya çalışan Süleyman Demirel’in de ekonominin siyasetten arındırıldığı takdirde krizden pekala muaf tutulabileceğini iddia ettiği unutulmamalı)
Ekonominin siyasetten arındırılması politik önerisinin arkasında burjuvazinin farklı kesimlerinin eli kolu bağlanmadan serbestçe davranabilme isteğinin meşrulaştırılması çabası sırıtıyor. Burjuvazinin iktidar haklarını kimseyle paylaşmaksızın kullanabilme ve özel mülkiyete dayalı yönetme dürtüsünün, sermayenin tarihsel kökenleri kadar eskiye dayandığı biliniyor. Krallık, feodal derebeyleri, hükümetler, rekabet eden diğer burjuvalar ya da piyasayı ele geçirmiş tekeller, yasal ve bürokratik mevzuat, işçiler ve sendikal örgütleri, tarih boyunca, burjuvazinin özel mülkiyete dayalı yönetme ve iktidar haklarını sınırlayan etkenler olarak rol oynamıştır. Ancak burjuvazi türdeş bir toplumsal sınıf teşkil etmediğinden, ekonominin siyasetten arındırılması önerisi, her tarihsel çağda ve her toplumsal bağlamda, bu öneriyi dile getiren burjuva zümresi için farklı anlamların ve içeriklerin dile getirilmesini ifade eder. 1999-2001 krizi sırasında burjuvazinin çeşitli sözcülerinin ve temsilcilerinin paylaştığı “ekonominin siyasetten arındırılması” mesajını bu nedenle dikkatli okumak ve deşifre etmek gerekiyor. Bu mesaj, her dile getirenin ağzında farklı bir içeriğin taşıyıcısı olmakla kalmıyor, mesajı paylaşanların en güçlüsü (yani Türkiye ekonomisinde aslan payını kapmak için pusuya yatmış yabancı sermaye ile en fazla kolkola girmiş büyük yerli sermaye tekelleri) mesajın “uygulanacak” içeriğini belirleyecek bir konumu işgal ediyor.
Hasan Bülent Kahraman türü liberaller, 1999-2001 dönemecinde vülger marksist bir söylem geliştirdi: Krizin tarihsel anlamını, burjuvazinin “ekonomi siyasetten arındırılsın” ortak söylemine gizlenmiş ortak ve tek bir burjuva sınıf çıkarında arayan bu söyleme göre, kapitalizmin şafağında yükselen yeni bir sınıf olarak burjuvazinin feodal aristokrasiye ve krallara karşı yürüttüğü iktidar mücadelesinin gecikmiş bir benzerini, Türk burjuvazisi TC devletine karşı yürütüyordu. Kahraman, Radikal’deki köşe yazılarında, Türk burjuvazisinin 1908, 1923, 1950 ve 1980 siyasal dönemeçleriyle ifade edilen gelişim ve dönüşüm aşamalarında ekonomik gücünü siyasallaştırmak istediğini ileri sürüyordu. Bu yazılarda, 1980’lere dek bürokratik-askeri türk devletiyle uzlaştığı söylenen burjuvazinin Özal ile birlikte devlete karşı özerkleştiği ve ekonominin siyasetten arındırılmasını gittikçe daha güçlü savunur olduğu belirtiliyordu. Kahraman’a göre, devlet bürokrasisinin denetimine ve siyasal müdahaleye karşı burjuvazi kendi içinde ayrışıyordu, büyük burjuvazi “popülist ve kollayıcı” denilen devlet politikalarının kabuğunu yarıyor ve bu gelişme bir bakıma burjuvazinin Batı’daki feodal devlete karşı tarihsel ve toplumsal serüveninin gecikmiş olarak tekrarına örnek oluşturuyordu.
Hasan Bülent Kahraman’ın 2001 krizinin tarihsel anlamına ilişkin görüşleri, marksizmin materyalist tarihsel analizinin vülgerleştirilmesinin tipik bir örneğiydi. Kahraman genç kapitalist toplumların yükselen burjuvazisini geç-kapitalist dünya sisteminin periferik bir halkası olan Türk burjuvazisine rol modeli seçerek daha baştan, incelediği toplumsal-sınıfsal yapıyı, toplumsal ve siyasal aktörleri, tarihsel bağlamı geçersizleştiriyor, böylece varsayımları anakronik ve yüzeysel kalıyordu. Bir yandan burjuvazinin ekonomik gücünü siyasallaştırma çabalarından sözederken, öte yandan da ekonominin siyasetten arındırılmasını savunmasındaki çelişki de dikkatten kaçmıyordu. Ekonominin siyasetten arındırılması söylemini paylaşan Türk burjuvazisinin bütün zümre ve tabakalarını, geç-kapitalizmin 21.yüzyıl başındaki yapılanması ve gelişimi bağlamında büyük sermaye, emperyalizm, yabancı sermaye ve devlet ile ilişkileri içinde incelemek, bambaşka sonuçlar üretmeye aday bir iştir. Ama bu iş, burjuvazinin iktidar çekişmelerine ideolojik politik malzeme sağlamayı meslek kapısı bilen Kahraman gibi liberallerin üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Zaten Hasan Bülent Kahraman’ın geçim kapısı, yazılarıyla ahkamlarıyla başarmaya aday olduğu görevin, neo-liberalizmin sol ayağını oluşturarak, burjuvazi içinden despotik devlet yapısına karşı özgürleştirici, demokratik ve sola açık bir dinamik çıkabileceği hayalini yaymak olduğu dikkat çekiyor.  Kahraman ve benzerleri, emekçi muhalefetinin bağımsız gelişme potansiyelini burjuva liberalizminin peşine takmak ve yoldan çıkarmak için marksizmin vülger bir yorumunu üretmeye bel bağlıyor.
Kılıçdaroğlu yönetimindeki Yeni CHP bu seçkinci, tercümeci hatta plajiarist akıl hocalarından medet umuyor!

8 Şubat 2011 Salı

SÖYLEYENE VE SÖYLENENE DEĞİL SÖYLETENE BAKMAK
Toplumsal eylem ve toplumsal özne hakkında Marx’tan bu yana üzerinde sıkça durduğumuz başlıklardan biri, söylem ile nesnellik arasındaki bağlantıya dair yasallıklara ilişkindir. Gerçekten de insanlar birbiriyle sözlü, yazılı, beden dilli iletişimin binbir yöntemiyle bağ kurarken, mesaj alışverişlerinin belirleyici bir nesnelliğin arka planı temelinde işlediği, bu nesnelliğin bizzat mesaj alışverişlerini de kapsayan maddi bir nitelik kazandığı bilinmektedir. Toplumsal ilişkilerin “maddesi” ile “ruhu” arasındaki bağlantının bir çok boyutu ve özellikleri arasında bir tanesi, güncel siyasal gelişmeler arasında dikkat çekici biçimde öne çıktığı için üzerinde ayrıca durulmayı hak ediyor. Bu boyut, toplumsal öznelerin söyleminin içeriği ile bu söylemin maddi koşulları ve belirleyicileri arasındaki bağlantıya ilişkindir. Buna kısaca söyleyen ve söylenen ile söyleten arasındaki bağlantı diyebiliriz. 
Toplumsal ve siyasal ağırlığı büyük eylemlerde, bu eylemlerin kapsamına, talep ve hedeflerine mesafeli hatta düşman öznelerin, eylem sahnesi önünde destek ve ziyaret kuyruğuna girdikleri iyi biliniyor. Kayda değer ölçekteki çoğu işçi sınıfı eyleminin yarattığı bir tür kütle çekimi etkisinden rahatlıkla söz edilebilir. Paşabahçe Cam Fabrikalarında 1990’larda gerçekleşen ve yankısı eylemin hedef ve kapsamını kat kat aşan iş durdurma ve işyeri işgali eylemlerinde, ilçedeki bütün burjuva partilerinin (MHP dahil) birbirlerini çiğneyerek “eylemdeki işçilerle yan yana görünme” yarışına kalkışmaları, bahsi geçen kütle çekimi etkisinin tipik bir örneği olarak hatırdadır. Benzer çok sayıda büyük ölçekli işçi eylemlerinde, son örnek olarak 2010 başlarında gerçekleşen Tekel eylemlerinde, aynı etki gözlenmişti. İşçi hareketine yabancılaşmış, işçi sınıfının güncel çıkarları için yürütülen mücadelenin sırtına kene gibi yapışmış ve işçi hareketinin içinde burjuva politikalarının şu veya bu çeşidini temsil etmeyi iş edinmiş sarı sendikacıların alayının da bu kütle çekimi etkisinden muaf olmadıkları iyi bilinmektedir.
Kütle çekimi etkisinin açığa çıktığı  bütün bu eylemlerde, burjuva politikacılarının ve sarı sendikacıların ağzından bal damlar! İşçi hakları, alınterinin yüceliği lafları havalarda uçuşur. İşçi hareketinin enerjisi ne denli yoğunsa, burjuvazinin sözcülerini, taraftarlarını ve sendika ağalarını önlerine katıp sürükleyen bir rüzgar estirmeleri olasılığı da o denli yüksektir.
2011 yılbaşında, CHP Başkanı Kılıçdaroğlu maden işçilerini anımsadı, yılbaşı gecesi maden işçileriyle yemek yedi, madenci kaskıyla gazetecilere poz verdi. AKP hükümetinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı da CHP liderinden geri kalmadı, yılbaşını işçiler beraber geçirmek üzere Karadon maden ocağına indi. İzmir Belediye Başkanı da taşeron şirketten belediye kadrosuna alınan bir işçinin ailesiyle birlikte yılbaşı yemeği yedi. Yılbaşı dönemecinde burjuva politikacılarını saran bu işçi muhipliği dalgasının sırrı nedir? Yılın 364 günü işçi düşmanlığı mesaisi yapan, işçi haklarını gasbetmek, işçileri taşeron şirketlere bölmek için binbir takla atan bu hokkabazları yılbaşı gecesi maden kuyusuna indirten, işçi kasketi taktırtan hangi popülist dürtüdür?

1789 Fransız Devrimi’nin en heyheyli günlerine doğru, ayaklanan halkın saray kapılarına dayandığı, bazı isyancıların kralın bulunduğu odaya girdiği bir anda, zoru gören Kral 16. Lui’nin ani bir kararla isyancıların simgesi kızıl serpuşu başına geçiriverdiği, bu jestten etkilenen devrimcilerin Kral’ı alkışlayarak saraydan geri çekildiği, devrimci yükselişin o aşamada ve bu nedenle durakladığı, devrimler tarihinin unutulmuş örnek olaylarından biridir.
Bütün bu örnek olaylarda, bilinçli işçilerin ve devrimcilerin akılda tutması gereken husus, söylenen sözlerin ve söyleyenlerin kıymetinin söyletenden türediği gerçeğidir. Kılıçdaroğlu’nun veya AKP’li burjuva politikacılarının ağzından bal damlayabilir! Sendikacılar mangalda kül bırakmayabilir! Yılın bir günü işçi kasketiyle, madenci kaskıyla kameralara poz verebilirler! Hareketlenen işçilerin rüzgarıyla kitlelerin yanıbaşında veya önü sıra sürüklenebilirler! Bütün bu örneklerde kıymetli olan ve harekete geçirten güç işçi sınıfıdır! İşçilerin talep ve çıkarlarını Kılıçdaroğlu veya sendikacıların diline dolayan, işçi sınıfının hareketlenmesidir. Kralların başına kızıl serpuş, burjuva politikacılarının başına madenci kaskı geçirten güç, işçi sınıfının gücüdür!
Burjuva politikacılarının, devlet yöneticilerinin ve sendikacıların aynasında kendi yansımasını gören işçi sınıfı, sudaki aksine aşık mitolojideki Narcissus gibi davranmaktadır. Politikacılarda, devlet yöneticilerinde, sendikacılarda yansımasını gözlediği gücün kendi gücü, güzelliğin kendi güzelliği olduğunu fark ettiği gün, işçi sınıfı yaşadığı dünyayı değiştirmek için devasa bir adım atmış olacaktır.

28 Ocak 2011 Cuma

DİRENME VE AYAKLANMA HAKKININ MEŞRULAŞMASI
Burjuva egemenliğinin demokratik yasal biçimleri, statükoyu değiştirme hakkını resmen tanır, ama bu hakkın fiili kullanımını çoğunlukla kağıt üzerinde bırakacak biçimde hak arayışlarını resmi ve yasal bir labirentin koridorlarında kaybetmeyi ve boğmayı da güvence altına alır. Bu nedenle, nisbeten istikrarlı burjuva demokratik parlamenter siyasal rejimlerde, hükümet politikalarına karşı her türlü muhalefet yasal olarak varolma ve hareket etme hakkını barışçıl yöntemlerle kullanabilir ama bu hakkın kullanımı, direnme ve ayaklanma hakkından feragat pahasına gerçekleşir.
Burjuva egemenliğinin az çok istikrarlı biçimlerde sürdürülmesinin zorlaştığı geç-kapitalizm evresinde ise, özellikle Türkiye gibi kapitalist sistemin hem periferisine hem merkez bölgelerine yakın orta kuşağında yeralan, kapitalist ilişkilerin orta düzeyde olgunlaştığı ve sınıfsal antagonizmaların sık sık patlayıcı bir karakter kazanabildiği ülkelerde, burjuva-demokratik anayasalara özgü direnme ve ayaklanma hakkının meşruluğunun tanınması bir yana, yasal ve barışçıl biçimlerde muhalefet etme hakkının bile giderek daha fazla çiğnenmesi ve zorlaştırılması gündeme gelmektedir. Temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasının, parlamentoların ve seçimlerin siyasal ağırlık noktası olmaktan çıkarılmasının, askeri-polisiye-bürokratik iktidar ve karar odaklarının devlet içindeki ağırlığının büyümesinin, medya ve iletişim ağları üzerinde, toplumsal hayatın akıp gittiği mekanlarda (fabrikalarda, sokaklarda, meydanlarda), hatta beden ve bilgi kaynakları üzerinde sermayenin ve özel mülkiyetin denetiminin büyümesinin, demokrasi-karşıtı bir gericileşme eğiliminin güç kazanmasının belirtileri olduğu çoktandır biliniyor. Kapitalist sistemin orta ve uzak çevresinde yer alan ülkelerde ulus-devletlerin bağımsız karar merkezlerinin güç yitirmesi, özelleştirme, yerelleştirme ve fiili bölünme politikaları üzerinden bu coğrafyalarda yaşayan halkların gelecekleri ve hayatları üzerinde karar verme hakkının Brüksel’deki AB Komisyonuna, NATO’ya, Dünya Bankası’na, IMF’ye vs. emperyalist merkezlere  devredilmesi, demokrasi düşmanlığı eğilimlerini tamamlıyor.  
Orta erimde (önümüzdeki yaklaşık 20 yıllık dönemde) geç-kapitalizmin merkezlerine yakın ikinci kuşak kapitalist halkada, demokrasi karşıtı ve gericileşme doğrultusundaki egemen sınıf yönelimlerine meydan okuyan, direnme ve ayaklanma hakkının meşrulaşmasına yaslanan yeni bir devrimci dalganın yükselişini vadeden koşulların birikimi hızlanacaktır. Daha şimdiden, Orta-Doğu’dan Kuzey Afrika’ya, Anadolu’dan Balkanlara ve Kafkasya’ya, Güney Asya’dan Güney ve Orta Amerika’ya geniş bir kuşakta adaletsizliklerin, eşitsizliklerin, sömürünün, baskı ve esareti dayatan zalim siyasal rejimlerin yarattığı basınç, sert işçi sınıfı eylemlerinin genelleşmesine, kendiliğinden halk ayaklanmalarına peşpeşe yol açmaktadır. Emperyalist egemenlik ve rekabet koşullarından kaynaklanan yıkıcı savaşların bu koşulların yarattığı birikimin üzerine eklenmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Biçimsel hukuku ve resmi yasallığı aşan toplumsal meşruluk, orta erimde yeni bir hukukun güç kazanacağı ana dek, işçi sınıfı ve emekçi halk eylemlerinin sırtını dayadığı duvar olacaktır. Geç-kapitalizmin alacakaranlık kuşağındaki halklar, onyıllardır gerileye gerileye sırtlarının bu toplumsal meşruluktan ibaret duvara dayandığını fark etme zorunluluğuyla yüzyüze gelmiştir. Artık ya bu duvarın önünde başkaldırmaya ve karşı saldırıya girişecekler, ya da duvarın cephesinde kanlarının akıtılmasına boyun eğeceklerdir. Bayraklarında bir kez daha “hic Rhodus hic salta!” yazarak karşı saldırıya geçmekten başka seçenek kalmamıştır. İkinci kuşak kapitalist halkada patlak verecek devrimci ayaklanmaların ilk elde zincirleme etkiler yaratacağı bölgeler arasında, Rusya, Güney Avrupa, Çin gibi kapitalist sistemin merkez bölgelerinin yer aldığı da kaydedilmelidir.
Türkiye direnme ve ayaklanma hakkının fiilen hayata geçeceği coğrafyanın göbeğinde bulunuyor. Türkiye’de Hizbullahçıların, mafya mensuplarının, katillerin hukuk oyunlarıyla mahpushanelerden salıverilmesi, buna karşılık cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin, muhalif gazeteci ve aydınların hukuk çiğnenerek toplama kamplarına hapsedilmesi, işçilerin, öğrencilerin, köylülerin en ufak kitlesel kıpırdanmalarının vahşice bastırılması, başbakanın ve hükümet üyelerinin ağzından sanat düşmanlığının, doğa düşmanlığının, işçi düşmanlığının biteviye vaaz edilmesi,  ıslıklama, yuhalama, yumurta atma, şarkılı türkülü eleştiriler, karikatürler ve tiyatro oyunları gibi en basit protesto ve muhalefet biçimlerinin dahi suç ilan edilmesi, burjuva siyasal rejimin halka karşı bir iç savaş ilanına hazırlandığını gösteriyor. Türkiye mahpushaneleri binlerce onbinlerce siyasal tutuklu ve mahkum ile dolup taşıyor. Rejimin zalim, haksız ve adaletsiz uygulamalarla resmi ve yasal hukuku açıkça çiğnemesi, ihkak-ı hak ilkesini, direnme ve ayaklanma hakkını meşrulaştırıyor. Son günlerde AKP yörüngesine giren mahkemelerin, 12 Eylül 2010 referandumunda “evet” diyenlerin gaflet ve dalalet içinde olduğunu söyleyen ADD başkanı Çölaşan’ı mahkum etmesi, buna karşılık “hayır” diyenleri darbeci olarak nitelendiren Tayyip Erdoğan hakkında dava açmayı reddetmesi, hukuk sisteminin hukuka karşı konumlandığını kanıtlıyor. Rejim, korumaya yanaşmadığı Kemal Türkler’in, Uğur Mumcu’nun ve Hrant Dink’in katillerini ve azmettiricilerini, yargılamaya ve soruşturmaya yanaşmadığı yolsuzluk ve rüşvet sanıklarını himaye ediyor ve kolluyor. CHP burjuva muhalefetinin bazı sözcülerinin son günlerde yargı bürokrasisini kendi emrine almaya çalışan AKP’yi “direnme hakkını” hatırlatarak uyarması ve hükümetin ülkeyi kaos ortamına sürüklediği endişelerini dile getirmesi dikkat çekicidir. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle budanan ve ilga edilen 1961 Anayasası’nın direnme hakkını tanıyan hükümleri, bu koşullarda ayrı bir önem ve değer kazanıyor.
İşçi sınıfı hareketi ve komünistler, ihkak-ı hak ilkesine, direnme ve ayaklanma hakkına dayanan yeni bir mücadele iklimine hazırlıklı olmalı, örgütlenmelerini, eylemlerini ve siyasal taktiklerini bu iklime uydurma yükümlülüğünün bilincine varmalıdır.

6 Ocak 2011 Perşembe

EKSEN KAYMASI

Son zamanlarda, siyasal gelişmelerin açıklanması için kullanılan bazı yeni kavramlar, TV gibi kitle iletişim araçları üzerinden hızla moda haline getiriliyor. Maymuncuk gibi bütün kilitleri açtığı varsayılan bu tür kavramlar, bilimsel açıdan hiçbir derinliğe ve açıklayıcılığa sahip olmasa da, skolastik bir siyaset teorisinin araçları olarak burjuva yorumcular ve yazıcılar arasında revaç buluyor.

Eksen kayması bu tür kavramların yeni bir örneği olarak son zamanlarda hızla yaygınlaştı. Dünya atmosferindeki ısınmayı ve buzul erimelerini açıklamaya yönelik ekolojik modellerden biri olan dünya ekseninde kayma varsayımlarından mı, yoksa Kilise-Cami gibi örgütlü dinsel merkezlerden yayılan dogmatik ideolojik öğretilerin vaaz ettiği “Allah’ın ipine tutunma” uyarılarından mı kaynaklandığı belirsiz esin kaynakları bir yana koyulursa, bu kavramsallaştırma çabası, emperyalist merkezlerin yüksek iktidar odaklarından aşağıya dünyanın ovalarına doğru yaygınlaştırılıyor. Kitle iletişim araçları, TV’ler, radyolar, büyük sermaye gazeteleri ve dergileri, internet üzerinden yayılan bu dil, kısa bir süre içinde, dünyanın her köşesinde, bütün siyasal gelişmeleri açıklamak için kullanılan evrensel anahtarlardan biri haline getiriliyor. Kavramın kendisi, metafizik bir ekseni varsayıyor, bu eksenden sapanlara da sık sık hiza ayarı yapmak için değerlendiriliyor. Kilise’nin, Hilafet’in yüzyıllarca hükmü sürmüş dogmatik ideolojik kurgusunun, tartışılmayan, sorgulanmayan ve yukardan buyurulan bir eksen ile bu eksenden sapmalar arasındaki bir mücadele üzerinde inşa edildiği biliniyor. Çağımızda burjuva ideolojisinin devraldığı bütün açıklama ve yorumlama çabaları, aynı kurgu temelinden yükseliyor. Egemen söyleme ve siyasete bütün karşı çıkış ve başkaldırma eğilimleri bu kurgu temelinde ele alınıyor, sapmalar ve sapık akımlar bu dilin otoritesi kullanılarak mahkum edilmek isteniyor, eksenden sapmanın tehlikeleri anımsatılmak isteniyor, hiza ayarı ve merkezkaç eğilimlerin önlenmesi bu kavramsallaştırma üzerinden gözetilmek isteniyor.

Eksen kayması kavramının kullanıldığı son güncel örneklere bu açıdan bakmayı deneyelim. İlk örnek ABD çıkarlarının temsil ettiği eksenden saptığı varsayılan Türk Hükümeti’dir. İkinci örnek, Kılıçdaroğlu yönetimindeki yeni CHP’nin eksen kayması tehlikesiyle yüzyüze olduğunu hatırlatan Baykal ve Önder Sav tarafından yapılan uyarılardır. Üçüncü örnek, Cumhuriyet Gazetesi’nin bir eksen kayması tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu hatırlatan yorumcuların uyarılarıdır.

Bu örneklerin tamamında, eksen kayması tehlikesinin muhatapları, yeni bir doğrultuya yönelmeye karşı uyarılmak isteniyor. İlk örnekte, eksen ABD emperyalizminin çıkarları tarafından temsil edildiğine göre, Türk Hükümetinin bu çıkarlara ters düştüğü ve bu çıkarlara karşı başka bir eksenin arayışı içinde olduğu kabul ediliyor. İkinci ve üçüncü örneklerde ise, ulusal çıkarları temsil ettiği varsayılan CHP’nin ve Cumhuriyet Gazetesi’nin, bu çıkarları temsil eden ulusal eksenden sapmaya meylettiği ve ulusal eksene çekilmek istendiği anlaşılıyor. Türk Hükümeti, CHP ve Cumhuriyet gazetesi üzerinden yürüdüğü varsayılan mücadelenin, eksen kayması kavramsallaştırmasıyla muğlaklaştırılan emperyalist çıkarlar ve ulusal çıkarlar arasındaki bir çatışmayı ifade ettiği belirtilmek isteniyor. Biraz daha açık seçik bir dille konuşanlar, Türk Hükümeti, CHP ve Cumhuriyet Gazetesi üzerinden yürütülen bu mücadelenin taraflarını emperyalizm ve ulusal güçler olarak ifade ediyor. Emperyalist taraf açık ve net olmakla birlikte, emperyalizme karşı olduğu ifade edilenler, kimilerine göre ulusal güçler, kimilerine göre Kemalistler olarak tanımlanan unsurlar, hangi çıkarların, hangi toplumsal sınıfların temsilcisidir? Bazılarına göre, emperyalizm ile çatışan çıkarların toplumsal temeli ulusal burjuvazi olabilir mi? CHP ve Cumhuriyet Gazetesi’nde son aylarda gözlenen değişiklikler, AKP hükümetinin son zamanlarda gözlenen yeni yönelimleri, emperyalizm ile çıkarları çatışan ulusal burjuvaziyi temsil etme arayışıyla ilişkili olabilir mi?

Eksen kayması teorisini ve dilini enine boyuna düşünmeden savruk biçimde kullanan ve her duruma uyduran, her yeni gelişmeyi bu maymuncuk kavramla açıklamaya çalışanlara bakılırsa, bu sanki böyledir. Kimilerine göre (örneğin bazı Yeni Şafak ve Cumhuriyet yazarlarına göre), AKP hükümeti Çin-İran-Rusya ekseniyle yakınlaşmaya çabalamakla ulusal burjuvazinin çıkarlarını savunmakta, emperyalizme karşı tavır almaktadır. Bu yorumculara göre, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisini izleyen AKP hükümeti İsrail’e ve AB politikalarına karşı mesafeli davranarak Batı emperyalizmine karşı farklı bir kutup arayışına girmektedir. ABD ve Batı merkezli “eksen kayması” eleştirilerinin de bu yorumları desteklediği iddia edilmektedir. Öte yandan Yeni CHP’de ve Cumhuriyet Gazetesi’nde İlhan Selçuk sonrasında beliren yeni eğilimlerin de ters yönde bir “eksen kayması” gidişatına işaret ettiğini varsayanlar (Yalçın Küçük, İP, Baykal, Önder Sav vs.) aynı yorumları tersinden doğrulamakta, Kılıçdaroğlu ekibinin ve Cumhuriyet Gazetesi’nin yeni doğrultusunun ulusal burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekten uzaklaştığını, emperyalizme yanaştığını iddia etmektedir. Kılıçdaroğlu ve Cumhuriyet Gazetesi eleştiricileri, emperyalist merkezlerden devraldıkları ideolojik kavramları düşüncesizce kullanarak AKP yanlısı yorumcularla benzer bir yaklaşımda birleşmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, “eksen kayması” söylemi, emperyalizm ile çatıştığı varsayılan Türkiye’deki birbiriyle mücadele halindeki özneleri, AKP’yi ve AKP’nin burjuva karşıtlarını aynı ideolojik zeminde birleştirmektedir.

Son siyasal gelişmeleri doğru yorumlayabilmek için, ABD emperyalizminden yayılan ideolojik kurguları ve dili reddetmek, bilimsel sosyalizmin unutturulmak istenen kendi dilini, kavramlarını, diyalektiği ve materyalizmi esas almak gerekiyor. Siyasal gelişmeleri sise boğan, süregiden çatışmaları muğlaklaştıran ve sınıfsal temellerini görmezden gelen burjuva ideolojik yaklaşımların kirinden elimizi yıkayarak işe başlamak gerekiyor.

2009 yıl sonunda ve 2010 yaz ortasında yayınladığımız iki yazımız (“AKP Hükümetinin Doğu Politikası” ve “Mevcut Siyasal Durum ve Gelişmeler Üzerine Tezlerimiz”) içinde ifade edilen görüşlerimizin, aradan bir yıl geçmeden büyük ölçüde doğrulanmış olması nedeniyle, 2010 sonundaki siyasal gelişmeleri bu yazılarımız ışığında yeniden ele alma gereğini duyduk. Bu yazılarımızdaki temel saptamalarımızı bir kez daha vurgulamayalım, altını kalınca çizerek yinelemekle yetinelim.
AKP hükümetinin “Doğu” politikası açılımı, pek çok bakımdan Alman sosyal-demokratlarının “Ostpolitik” siyasetiyle benzerlikler taşımaktadır. AKP’nin “Doğu” politikası, Batı emperyalizminin Müslüman halklar coğrafyasına yönelik politikasının işgal ve şiddet araçlarıyla yürütülmesini tamamlayan ve destekleyen, bu siyaseti başka araçlarla bütünleştiren bir yöneliştir. Türkiye, Müslüman halklar coğrafyasında Batı emperyalizminin Truva atı rolünü sürdürmekte, bu rolü daha sinsi bir açılımla tamamlamaktadır. AKP’nin “Doğu” siyasetini Kemalizmin ilk evresindeki “Doğu” politikasına benzeten Kemalistler ve bu siyaseti emperyalizmden uzaklaşma ve mazlum Müslüman halklarla yakınlaşma olarak tasavvur eden küçük-burjuva demokratlar aynı yanılgı düzleminde birleşiyor. AKP hükümetinin “Doğu” açılımı, mazlum Müslüman halklarla değil Müslüman coğrafyasındaki gerici güçlerle, ABD işbirlikçileriyle yakınlaşmayı temsil ediyor. “Doğu” coğrafyasında şu an en büyük askeri ve politik güç, Irak’ı işgal etmiş, oraya üsleriyle ve kukla Kürdistan devletiyle kalıcı olarak yerleşmiş, Hazar, Karadeniz ve Doğu Akdeniz çevresi ülkeleri elde etmeye yönelmiş, Afganistan’da ve Pakistan’da kanlı bir savaş yürüten ABD ve Batı emperyalizmidir. “Doğu” bugün artık ABD’dir. AKP’nin “Doğu açılımı” ABD emperyalizmine açılımdır.
AKP içinde Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisi, ABD planlarının zaferinin kendilerinin siyasal ve ideolojik bakımdan sonu olacağını görmüştür. Tayyip Erdoğan bir yandan ABD’nin kucağında şekillenmiş bir siyasal hareketin önderi olarak ABD planları için “sonuna kadar” kullanılmaya elverişlidir, bir yandan da günü geldiğinde “kullanılıp atılmasını engellemek için” edindiği siyasal güce yaslanarak Bonapartist bir diktatörlüğün tesisini sağlamaya mahkumdur. Mayıs 2010’daki bazı siyasal gelişmelerin, AKP içindeki Tayyip Erdoğan- Ahmet Davutoğlu çizgisinin eseri olduğunu belirtmiştik. Deniz Baykal’ın tasfiyesi, Tayyip Erdoğan’ın siyasal konumunu ve gücünü pekiştirmeyi amaçlayan bir kişilik suikasti örneği olarak CHP’ye yönelik emperyalist  operasyonun da işaret fişeği olarak 2010’a damgasını vurmuştu. İran-Brezilya-Türkiye işbirliğiyle gerçekleşen nükleer takas anlaşmasının, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisinin operasyonu olarak, ABD planlarına karşı Tayyip Erdoğan adına manevra alanı edinmeyi, İran’a karşı bir ABD saldırısının hayata geçirilmesi için Türkiye’nin Doğu bölgesinin harekat üssüne çevrilmesini zorlaştırmayı, böylelikle Tayyip Erdoğan’ın siyasal konumunu ve gücünü pekiştirmeyi ve “kullanılıp atılmasını” engellemeyi, pazarlık gücünü artırmayı amaçladığını savunmuştuk. Rusya ile yapılan nükleer işbirliği anlaşmasının da Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisinin operasyonu olarak aynı amaçları gözettiğini belirtmiştik. Hamas ile işbirliğinin ve Gazze’ye yardım için Mavi Marmara gemisinin gönderilmesiyle İsrail ile çatışmanın göze alınmasının, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisinin operasyonu olarak, bir yandan aynı amaçları gözettiği, bir yandan da Siyonist katliam provoke edilerek ülke kamuoyunda oluşan İsrail ve ABD karşıtı haklı tepkiden meşruiyet devşirmeyi, aynı zamanda İslamcı-gerici dinamikleri Tayyip Erdoğan kutbu arkasında birleştirmeyi amaçladığının da anlaşıldığını vurgulamıştık. İsrail karşıtı atmosferin güçlendiği bugünkü koşullar, ABD’nin İran’a yönelik planları çerçevesinde Tayyip Erdoğan’a ABD nezdinde vazgeçilmezlik kazandıracak biçimde şekillendirildi. Eşzamanlı bu operasyonlarla Tayyip Erdoğan’ın tasfiye edilmesini veya siyaseten bitirilmesini engellemeyi gözettiği belli oldu. Ordu Genelkurmayı, şimdilik sessiz onay vererek bu süreci izlemekte, kendi saatinin gelmesini dışlamayan hesaplarını muhafaza etmektedir. NATO Lizbon Zirvesi’nde Abdullah Gül tarafından atılan imza, Yeni CHP yönetiminde Kılıçdaroğlu’nun yönetim çevresinin İsrail ve ABD muhipleri tarafın doldurulması, Ordu’nun ve MHP’nin emperyalizm ile hiza kollamayı sürdürmesi bu tabloyu tamamlamaktadır.
Sürecin yoğunlaşan ve hızlanan gelişimi, AKP’nin bölünmesi dinamiklerini besliyor. AKP içindeki liberal ABD yanlısı unsurlar, Abdullah Gül, Fetullahçılar, Yeniden Milli Mücadele kökenli faşist-gerici kesimler Tayyip Erdoğan kanadıyla hem işbirliği hem rekabet halindedir. Tayyip Erdoğan kanadı, Saadet Partisi’nde kümelenen Milli Görüş’çü aslına rücu etmeye hevesli grupla flört ederek ve rejim içindeki iktidarını tek elde toplamayı gözeterek gücünü korumayı amaçlıyor.
Yakın coğrafyadaki gelişmeler, Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisinin arabuluculuk siyasetinin arabozuculukla iç içe geliştiğini, Türkiye’nin içte ve dışta tehlikeli çatışmalara ve savaşlara sürüklendiğini gösteriyor. Türkiye’nin bütün burjuva siyasal aktörleri, emperyalizmin kucağında oturmalarına ve bağımsızlıklarını yitirmiş olmalarına bağlı olarak, ülkeyi ve ülkede yaşayan halkları kendileriyle beraber büyük bir felaketin girdabına sürüklemeye mahkumdur.
CHP’de ABD cephesini temsil eden Baykal’ın tasfiyesinin, muhtemelen Tayyip Erdoğan’ın hamlesi olmakla birlikte ve Fetullah hareketine karşı Tayyip Erdoğan’ın konumunu korumayı gözettiği anlaşılmakla birlikte, 12 Eylül’ün restorasyonu siyasetinde ABD nezdinde rol arayışı içindeki CHP’ye karşı bir balans ayarı anlamına da geldiği belli oldu. Önder Sav’ın karşı hamlesiyle Baykal ekibinin tasfiyesinin ve Kılıçdaroğlu’nun başkan seçilmesinin, Tayyip Erdoğan’ın amaçlarını boşa çıkartmayı ve CHP’nin ABD nezdinde yeniden rol ve etkinlik kapmasını gözettiğini savunmuştuk. Nitekim Kılıçdaroğlu yönetimiyle CHP, ABD nezdinde yeniden pazarlık gücü kazandı. Önder Sav’ın da tasfiye edilmesiyle birlikte, Kılıçdaroğlu operasyonunu yönetenlerin Fetullah hareketine karşı tutumu başlangıçtaki belirsizliğinden sıyrıldı ve tahmin ettiğimiz gibi Ordu-Polis-bürokrasi tepelerinde örgütlenmiş, ABD’nin açık desteği ve himayesi altındaki Fetullah hareketi CHP siyaseti içinde de  temsil ve etki gücü kazandı.
Cumhuriyet gazetesinin, 2010 yılı boyunca düzen partisi saflarındaki bozgun ve çözülme ikliminden etkilenmekte olduğu gözleniyordu. Rejimin çözülmesinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan Cumhuriyet gazetesi’ndeki gelişmelerin, liberal ve gerici eksende bir yeniden yapılanmanın “gençleşme” görünümü altında yürütülmekte olduğunun işaretlerini verdiği anlaşıldı.
Anılan burjuva öznelerin hiç biri, emperyalizme karşı değildir, zaten nesnel çıkarları emperyalizm ile çelişen ve bağımsız bir siyasal program çerçevesinde kendine özgü toplumsal talepleri savunan bir ulusal burjuvazi Türkiye’de yarım yüzyılı aşkın bir süreden beri kalmamıştır. Ulusal pazar üzerinde tekellerle ve emperyalist sermaye ile bir rekabete girişme şansı olmayan ve hızla işçi sınıfı saflarına yakınlaşmak dışında bağımsız bir siyasal toplumsal seçeneği bulunmayan küçük-burjuva emekçi kitleler (kentli küçük-burjuvazi ve köylü küçük toprak sahipleri) bir yana bırakılırsa, Türkiye’de anti-emperyalist bir ulusal-burjuva akımı yoktur. Kürt ulusal-demokratik hareketi de hapisteki lideri aracılığıyla emperyalizmin yörüngesine giderek daha belirgin biçimde hapsedilmektedir. Bu koşullarda, ne Kılıçdaroğlu, ne Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu çizgisi, ne de Ordu-Genelkurmay (ne de Kürt halkı açısından Abdullah Öcalan) böyle bir akımı temsil edebilir.

Anayasa referandumu, siyasal düğümü İskender’in kılıç darbesiyle kesen bir etki yarattı. AKP içinde ayrışma eğilimi gösteren Tayyip Erdoğan ve Fetullah kutupları, anayasa referandumunu yetersiz bir siyasal çoğunlukla kazandıktan sonra, bugün ABD emperyalizminin bölgeye ve ülkeye dair planlarının hayata geçirilmesinde Düzen Partisi saflarına karşı nihai bir zafer peşindedir. 2011 Haziran seçimlerinde, AKP kendisini ABD’ye ülkedeki biricik ve uzun dönemli siyasal ortak olarak kabul ettirmeyi deneyecektir. Eğer seçim sürecinde AKP yenilgiye uğratılabilirse, AKP içindeki ayrışmanın kesinleşmesi ve sırasını bekleyen Genelkurmay-Düzen Partisi güçlerinin ABD’ye kendilerini kabul ettirmeyi amaçlayan arayışlarının gündeme gelmesi beklenmelidir. Ilımlı İslamcılık-ılımlı laiklik sentezini savunan, “ılımlı” (amerikancı) Türk milliyetçiliği ile “ılımlı” (amerikancı) Kürt milliyetçiliğini birleştiren, İran’a düşman, NATO’ya, AB’ye ve diğer emperyalist odaklara yakın duran amerikancı bir darbe olasılığını da dışlamayan bu arayışlar, burjuvazi cephesinde derin bir siyasal yönetim krizinin doğuşuna eşlik edecektir. Provokatör medya organlarında listeler halinde yayınlanarak hedef gösterilen Kemalist aydın yazar ve gazeteci isimleri, kişilik suikastlerinin fiziki suikastlere dönüşebileceği, öncü işaretleri çoğalmaya başlayan etnik ve dinsel çatışmaların tırmandırılabileceği bir kaos sürecinin 2011’e sarkarak yaşanabileceğini düşündürüyor. Kürt illerini “yerelleşme” ve “özerkleşme” talepleriyle emperyalizm hesabına kapatan gelişmeleri tamamlayacak biçimde ABD askeri birliklerinin ağır silahlarıyla “Irak’tan çekilme” görünümü altında Kuzey Irak’tan 2011 seçimleri sonrasında Türkiye sınırları içine kabul edilmesi olasılığı, 2011 yılının ikinci yarısının Türkiye için bir siyasal kriz yılı olacağını açıkça gösteriyor. 

Bu koşullarda “eksen kayması” söylemleri gelişmeleri açıklamıyor. Türkiye onyıllardan beri Batı emperyalizminin eksenine sağlamca demirlemiş durumdadır. Şimdi emperyalist eksene bağımlılık, Türkiye’yi hızla dibe çekme ve parçalama aşamasına varmıştır. Eksen kayması söylemiyle gelişmeleri açıklamaya çalışanlar Türkiye’yi dibe çeken emperyalist operasyonların bilinçli veya gafil suç ortaklarıdır. Yakın geleceğin acil görevi, ilerici yurtsever cumhuriyetçi güçlerin işçi sınıfı çevresinde oluşturacağı bir devrimci cephe yoluyla Türkiye’nin emperyalist eksene bağımlılığını kırmasıdır. Daralan zaman, ülkenin geleceği ile kendi geleceği arasındaki bağı gören herkese bu görevin kaçınılmazlığını dayatmaktadır.

1 Ocak 2011 Cumartesi

ŞEYTAN TAŞLAMA AYİNLERİ VE KURBAN TÖRENLERİ
İslamiyette “şeytan taşlama ayini” olarak adlandırılabilecek bir dinsel ritüelin varolduğu biliniyor. Hac ziyareti sırasında Müslümanlar şeytanı temsil ettiği varsayılan bir putu taşlayarak şeytana karşı kolektif bir simgesel tavra bireysel olarak katılıyor, böylece ideolojik olarak “safını seçmiş ve duyurmuş” oluyor. Bu taraflaşma ritüelini tamamlamak üzere canlı hayvanlar kurban edilerek verilen armağanlar karşılığında tanrıya bağlılık simgesel olarak kanla imzalanıyor. Ayinin Müslümanlık öncesinden gelen bir pagan putperest töreninin devamı olması, başka inanışlarda hatta din dışı törelerde benzer örneklerine rastgelinmesi şaşırtıcı değil. Gökyüzünde tanrı ile soyut mücadelenin soyut zirvesini temsil eden ve kötülüğün ve tanrıya başkaldırının simgesini oluşturduğu varsayılan şeytan kayasının somut gözüken ama kendisi de soyut sembolizm içeren bir eylemle taşlanması, iyiliği ve gücü temsil ettiği varsayılan tanrıya kurban armağan ederek biat etmenin yine somut gözüken ama kendisi de soyut sembolizm içeren bir eylemle duyurulması, bütün bu ritüellerin yeryüzündeki başka bir somut mücadelenin tersyüz edilmiş ve simgeselleştirilmiş görünümünü oluşturması, başka inanışlarda ve din dışı (örneğin siyasal ideolojik) başlıklarda benzer biçimlerde tekrarlandığının bilinmesi, bu tür simgesel ritüellerin gerçek hayatta maddi karşılıklarının olduğunu ve bu maddi karşılığın tersyüz edilmiş biçimde de olsa somut maddi bir tavır ihtiyacına denk düştüğünü doğruluyor.
Şeytan taşlama ayinlerinin ve kurban törenlerinin binlerce yıllık pagan geleneklerinin basitliğini günümüzün modern ve kitlesel ölçeklerinde tekrarlamaya çabalayan niteliğinin zaman zaman bu tören sırasında arkadan atılan taşlarla veya izdiham sebebiyle çok sayıda Hacı adayının ölümüne yol açmasının, kurban kesimi sırasında çok sayıda kesen kişinin kendilerini yaralamasının ya da kurbanlık hayvanların kesiminin günümüz değerlerine göre bir vahşet ve şiddet gösterisine dönüşmesinin, bahis konusu ritüellerin simgelediği varsayılan inanç ve düşünceleri de simgesel olarak tersyüz ettiği gözden kaçmıyor. Ritüelin binlerce yıllık tarihsel gelişiminin diyalektiği, günümüzde “şeytanı taşlayanların kendilerini taşladığı” veya “kurban kesenlerin kendilerini kurban ettiği” hatta “iyiliğin temsilcisi olanların kötülüğü temsil edenlere dönüştüğü” bir aşamaya işaret ediyor.
Pagan inanışlarında ve tek tanrılı dinlerde şeytan taşlama ve kurban kesme törenlerinin simgelediği safını seçme ve tarafını ilan etme tavrının din dışı örnekleri de biliniyor. Tavrın somut bir eyleme denk düşmesi, soyut bir simgeselliğe dayanmasıyla bir arada düşünüldüğünde, “gökyüzündeki” kavramların “yeryüzündeki” mücadeleleri temsil ettiği, bu mücadeleleri ve çatışmaları simgeler üzerinden ifade ettiği anlaşılıyor. “Yeryüzündeki” çatışmaların ve çelişkilerin anlaşılması, şu halde, şeytan taşlama ve kurban kesme ritüellerinin simgesel dilini anlamanın anahtarıdır. “Yeryüzündeki” çatışmalarda saf tutma ve taraf belirleme ihtiyacı, toplumsal ilişkilerin bağrında yatan çatışmaların doğurduğu iktidar mücadelelerinden kaynaklanmaktadır. Nitekim “şeytanlaştırma”, şeytan olarak tanımlanan putun simgelediği düşmanı taşlama, biat edilen tanrıya kurban armağan etme, bu mücadelelerde taraf seçmenin gerektirdiği simgesel tavırları temsil etmektedir. Modern tarih, bu ihtiyacı insanlığın antik tarihindeki dinsel kalıplardan devralarak günümüzde din dışı biçimlerde de sürdürüyor, hatta bugünün dünyasında hükmü süren dinsel kalıplar ve ritüeller bile dış görünümü bakımından “dine özgü” ama içeriği bakımından “din dışı” özellikler kazanıyor.
Aydınlanma sonrası yüzyıllarda toplumsal, siyasal, ideolojik mücadelelerde “şeytanlaştırma” pratiğinin hükmünü sürdürmesi, şeytan taşlama ve kurban verme uygulamalarının din dışı modern biçimlerinin ortaya çıkması, bu pratiğin binlerce yıldan beri devam eden pre-modern toplumsal davranış biçimlerinde etkili olagelmiş ideolojik reflekslerde gözlenen hayatiyetini bugün bile koruduğunu doğruluyor. Modern bilimin yerine dogmaların, hikmetin, inançların ağır bastığı düşünce ve davranış biçimleri, modern insan üzerinde hala etkinliğini koruyor. Geç-kapitalizm gericiliğe, kör inançların bağnazlığına uygun vasat oluşturan özellikleriyle insanlığı hala kendi tarih öncesinde esir tutma doğrultusunda ideolojik rüzgarlar estiriyor. Günümüzün sınıf mücadelelerinde, bu yüzden, sorgulamaya, özgür düşünceye ve bilimselliğe değil kendinden menkul hikmetin geçerliliğine inanç, ağırlığını koruyor, dogmatizmin ve bağnazlığın tartışmaya kapalı rahatlatıcı gücünü dayanak  yaparak safını seçme ve taraflaşma eğilimleri ağır basıyor. Bu eğilimlerin etkinliği, içinde yaşadığımız toplumun bir parçası olan işçi sınıfında, geniş küçük-burjuva kitlelerde, hatta sosyalistlerde de gözleniyor.
Sosyalist saflarda son zamanlarda ülkemizde örneklerine az rastlamadığımız (ama elbette son zamanlarla ve ülkemiz ile sınırlı olmayan) “şeytanlaştırma”, “şeytan taşlama” ve “kurban kesme” pratikleri, bu yazımızın esas konusunu oluşturuyor. Saflarımızda bilim-dışı eğilimlerle mücadele etmek, dogmatizm ile savaşmak, kendinden menkul hikmet arzedenlerin yaydığı görünüşte din dışı ama içeriği bakımından kadim dinlerden beslenen ideolojik eğilimleri altetmek, insanlığın gerçek tarihine doğru ilerleme mücadelesinde önderlik yapmanın zorunlu koşuludur. Sosyalistlerin, işçi sınıfı ve emekçi kitleler saflarında hükmünü sürdüren ideolojik bağnazlıkla ve bilim-dışı hikmetlerle yol alamayacağını biliyoruz, bu zayıf noktalarımıza kararlı darbeler indirmek zorunda olduğumuzun farkındayız. Dinci gerici ideolojik eğilimlerin bilim-dışı dogmatizmiyle tutarlı bir hesaplaşmayı yürütebilmenin koşulu, görünüşte din dışı bir kisve altında aynı bağnazlığı ve dogmatizmi sürdürenleri ve savunanları da bu hesaplaşmanın hedeflerine dahil etmekten geçmektedir. Türkiye’de Nazım Hikmet’in “vatan hainliği” ile başlatılan, Aziz Nesin ve Turan Dursun’la devam ettirilen ve son zamanlarda Emir Kusturica, Attila İlhan gibi kişilikler üzerinden ya da meyhane müdavimleri üzerinden sürdürülen şeytan taşlama ayinleri işaret edilen tavrın birbiriyle ilişkili örnekleridir. Bu yazımız, işçi hareketinde, geniş emekçi kitleler arasında, sosyalist ve ilerici saflarda hükmü süren dogmatizmin bütün biçimlerine karşı bir “kalk borusu” olarak tasarlanmıştır.